Temmuz 2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Temmuz 2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.10.08

The Bug - London Zoo (Ninja Tune, 2008)

Üstad-ül Kevin Martin, projesi The Bug ile 1997 yılından kelli Dub ekseninde gönülleri ferahlatıyor. Bu adama normal bir giriş olmamalıydı. 2003 yılından aklımda kalan "Pressure" albümü bile buna yeterli sebeptir.

Döneminin benzer isimleriyle ortak bir noktası var Kevin Martin'in. Öncelikle Beat ustası. Boşuna üstad demiyoruz herhalde. George Evelyn aka Nightmares On Wax'ten çok aşağı kalır bir yanı yok. Bu da yeterince övgü.

Bugünlerde Dubstep olarak adlandırılan türün cılkını sittin sene önce çıkarmış bir isim kendileri. Dubstep'in yükselişte olması ve diğer elektronik müzik türevlerinin belirli oranda duraklamaya girmesi de The Bug'ı bu sene bir hayli öne çıkardı.

Temmuz ayında London Zoo adlı yeni albümünü çıkaran Martin hala İngiltere'de ziyadesiyle konuşuluyor. Kaiser Chiefs ve Oasis'in çocukça atışmasının yanında tabii. Albüm daha önce de olduğu gibi yine dinletiden ziyade Dancehall tabir edilen ve bana göre kalça sallatma temelli bir tarzda. Daha dakika 1 gol 1 modeli "Angry" adlı parça buna örnek teşkil ediyor. İleride karşımıza çıkacak "Insane" de tıpkısının aynısı. Albümdeki ikinci parça "Murder" da aynı tempoda olmasa da çok geride değil. Albümde ilk eli yüzü düzgün Dub "Skeng" ile karşımıza çıkıyor. Bu noktada vuruş yapısı sebebiyle aklıma Muslimgauze ve Rootsman'in albümü "City Of Djinn" geldi. Vokalde de Shaggy tarzı Killa P'nin olması parçayı biraz daha genele yakın yapmış.

Farklı Dub yaklaşımları tüm albüme etkisini seriyor. Bir başka dikkat çeken nokta da parçaların yapısına göre uygun bir şekilde vokallerin seçilmiş olması. The Bug'ın güçlü (Ya da yetenekli diyeyim) olduğu konulardan biri oldu her zaman vokal seçimi. Karşısına da iyi insanlar çıkmış olsa gerek. Ancak albüm boyunca hiç sırıtmadan gayet güzel gidiyor müzik altyapısıyla vokaller. Flowdan ve Ricky Ranking üçer parçaya vokal yapmış, Warrior Queen ise iki parçada yer alıyor. Hepsinin yanında vokalsiz tek parça var 12 parçalık albümde.

İlginçtir, albümde Dubstep'e çok geç uzanmış The Bug. Spaceape'in vokalini yaptığı "Fuckaz" taa 7. parça. Ama gereksiz örnek sergilemektense başarılı bir parçayla katkısını yapmış. Dub türevlerinis evenler için her zaman olduğu gibi mutlaka dinlenmesi gereken bir albüm yapmış The Bug.

MP3: The Bug Feat Tippa Irie - Angry
MP3: The Bug Feat Spaceape - Fuckaz

The Bug @ MySpace
Albümü satın almak için

8.9.08

Klaus Schulze & Lisa Gerrard - Farscape (Synthetic Symphony, 2008)

Klaus Schulze'a olan sevgim ve saygımı belirtmeme gerek yok. Her ne kadar onunla röportaj yaptığımda (Buradan bakabilirsiniz) bir nebze yaşlı ve huysuz ihtiyar modeli yaklaşımını gördüysem de müziğin son 40 yılda yaşadığı devinime birebir şahit olmuş ve bunun önemli bir bölümüne etki edebilmiş bir isim. Bunun yanında Lisa Gerrard'a geldiğimizde ise "Dead Can Dance" ile hayran kaldığımız, solo projesiyle de saygımızı her vokal performansıyla sonuna kadar hak etti.

Peki bu ikilinin bir araya gelmesinde önemli olan nokta ne dersek öncelikle Klaus Schulze'un ölümün eşiğinden döndüğü hastalığını atlatarak yeniden stüdyoya girmesi bile başlı başına önem taşıyor. Arkasından bugüne kadar insan seslerini sadece bir müzik enstrümanı olarak kullanmış ve böyle olmasını seven bir ismin Lisa Gerrard gibi bir vokal virtüözü ile çalışması güzel bir deneyimin ilk habercileri.

Müzikal açıdan altyapı gerçekten çok başarılı. Aslında albüm için 300 dakikalık müzik hazırlayan Klaus Schulze'dan da daha azı beklenemezdi. KS bu kadar materyali 2 haftada hazırlamış. Lisa Gerrard ise kayıt için buluştuklarında hayran kalıp 2 gün içinde 150 dakikalık bölümüne vokal yapmış. İki büyük yeteneğin buluşması hızlı ve bereketli sonuç vermiş. Bu da şaşırtmamalı bence. KS'nin kendi tabiriyle, bir albüm hazırlığı uzun sürerse illa ki içinde bazı yanlışlar vardır. İnsan gerçekten üretken olduğunda işler çok hızlı gelişir kendiliğinden.

Destansı yapı albümün tamamında mevcut. Müzik vokale kapıyı açıyor, vokal da o kapıdan giriyor, bizi de sürüklüyor. Synthesizer kullanımı hayranlık uyandıran kalitede. Zaten şu anda Pete Namlook, Move D ve KS söz konusu olduğunda bu noktada herhangi bir şüphe de olmuyor.

Albüm 2 CD'den oluşuyor. 7 parçalık bir ziyafet sunuyor bizlere. Sanki her saniye karşımızda bir resmin darbeleri vuruluyor. Parça bitmeye yakın da resmin tamamlanmış hali tüm güzelliğiyle size betimleniyor. Mutlaka dinleyin. Özellikle seyahat sırasında dinlediğinizde (Ben ilk öyle yaptım) mükemmel bir rahatlama ve mutluluk hissi aşılıyor.

MP3: Klaus Schulze & Lisa Gerrard - Liquid Coincidence 1

Klaus Schulze'un resmi sitesi
Klaus Schulze @ MySpace
Lisa Gerrard'ın resmi sitesi
Lisa Gerrard @ MySpace
Farscape @MySpace
Albümü satın almak için

19.8.08

One Day As A Lion - One Day As A Lion (Anti, 2008)

Ülkemizde güzide Rage Against The Machine ile birlikte seyretme ve aşka gelme şansına varamadığımız isimlerden biri Zach De La Rocha. Daha önce RATM'in dağılma durumuna göre zaten yeni projelere ışık yakmıştı. Şimdi RATM birleşik ama yine de yeni projeler peşinde koşuyor kendisi.

Jon Theodore ile birlikte kurduğu "One Day As A Lion" projesiyle Anti'den ilk plaklarını çıkardılar. Elbette grup yine Zach De La Rocha'nın daha önce RATM'in sözlerinde de vurguladığı gibi belirli bir politik duruş temelinde. Bu projenin bir uyarı ve daha da öncelikli olarak verdikleri bir sözün karşılığı olduğunu belirtiyor. Grubun adı da "Bin yıl koyun gibi yaşayacağıma bir gün aslan gibi yaşamayı yeğlerim" sözünden geliyor.

Grupta Zach hem vokalde hem de klavyede yer alıyor. Jon ise bateride. Tabii bu RATM'in yapısından ziyadesiyle farklı. Gitar doğal yollardan elde edilmiyor ve Zach klavyeyle karşılıyor bu durumu. Bu noktada Tom Morello'nun eksikliği haddiden fazla hissediliyor. Ama bunun dışında çok ciddi bir fark yok. Yine distortion'lar, güçlü bateri yapısı ve mikrofonu eline aldığında ortalığı karıştırma gücüne sahip bir Zach De La Rocha vokali.

Gerek parçaların yapısı, gerekse Zach'in vokali daha agresif ve deyim yerindeyse militarist. Bunun sebebi RATM'in artık öyle ya da böyle genel bir dinleyici kitlesi olması ve insanların sadece belirli bir kısmının verilen mesajı alması. Bu noktada Tom Morello da benzeri bir şekilde geçen sene çıkardığı solo albümünde daha farklı bir çalışmayla yine öze dönüşe yol açmaya çalışmıştı. Sözlerini tam anlamıyla seyirciyle paylaşmak ve mesajlarını verebilmek istiyorlar. Mesaj iletme mecrası biraz sekteye uğradığında hemen araçta düzenlemeye gidiyorlar.

Plakta 5 parça var. "Wild International"'da savaş ve savaşın insanlar için anlamını sorgulamanın yanında, kendince Los Angeles'tan başlayacak bir savaş özlenimi var. Doğrudan damara saldırı bu. Müslümanlık ve Hristiyanlığı da hiç unutmadan işin içine katıyor ve her şeyin basit bir aldatmacadan ibaret olduğunu vurguluyor. "Ocean View" ise sistemin geneline karşı yoğun bir eleştiri bombardımanından sonra masumların da önyagılar sebebiyle damgalandığını vurguluyorlar. "Bir korku okyanusu onları parçalayacak yangını yaratacak."

"Last Letter" ise genel tanrı anlayışını baştan sonra yeriyor. Dünyada bu kadar haksızlık ve cinayetler varken bu yerme konusunda elinde birçok malzeme de var. Tanrının elini attığı yerlerde toplu mezarlardan başka bir şey yok diye vurgulamayı da ihmal etmiyor. Benzeri George Carlin'de de vardı bu bakış açısının. "If You Fear Dying" Venezüela'ya olan desteğiyle başlayıp Hristiyan Beyaz Amerikalı'ya nefretiyle devam ediyor. "Zaman yaklaşıyor, kırmızı güneşin doğduğu gibi. Ölümden korkuyorsanız zaten ölmüşsünüzdür." Son olarak grupla aynı ismi paylaşan parçaya geldiğimizde dünyanın genelindeki sorunlar için kendilerinin geleceklerini, aç kalan, çıplak ayaklı insanlar için savaşacaklarını söylüyor. "Güneş battıktan sonra şehrim fitil gibi ve bir gün diyeceğim ki aslanlar gibi yaşayalım".

Tabii bunca laftan sonra plağı Anti'den çıkartıp parayla satınca elbette ben de parçalardaki sözlerin bir yere kadar takipçisi olurum. Bu noktada albümünü sitesinden bedavaya indirmiş olsam da plağını ve CD'sini aldığım Radiohead'e daha saygı duyuyorum dengeli duruşlarından dolayı. Ha Zach De La Rocha albüm paralarıyla bir ordu hazırlıyorsa o zaman özür dilerim kendisinden. O zamana kadar görüşüm sabit.

MP3: One Day As A Lion - One Day As A Lion

One Day As A Lion'ın resmi sitesi
One Day As A Lion @ MySpace
Plağı satın almak için

11.8.08

Ryoji Ikeda - Test Pattern (Raster Noton, 2008)

Yeni bir "normal kafayla dinlenemeyecek" müzikler bölümümüze hoş geldiniz. Emin olun bunu boşuna demiyorum. Neyse isteyen okur da anlar, isteyen dinler de anlar. Ama bir şekilde anlaşılacağı kesin.

Ryoji Ikeda ham müziği seviyor. Hamdan kastım, insanların önüne bir kütük koyup onu kendi hayal güçlerine göre şekillendirmeleri. Müzikal açıdan ise önümüze basit bir yapı koyup onu bizim algılamadaki seçiciliğimizle şekillendirmemiz. Çok edebi oldu, evet.

Albümde adından da anlaşılacağı üzere çeşitli şablonlar üzerine oturtulmuş drum machine vuruşları ve basit sentetik tınılar var. Sentetik tını derken çook eski IBM bilgisayarların çalışırken çıkardıkları Bip seslerinin bir benzeri.

Bu şablonlar albüm boyunca farklı şekillendirmelerle ve farklı kombinasyonlarla karşımıza çıkıyor ama temelde kendi özlerini kaybetmiyorlar. Elbette Ryoji Ikeda'nın bu ham öğelerle yarattığı örgüler dikkat çekiyor ancak bu tamamen sizin içine girip girmemenizle bağlı. Kimine göre hoparlörlerin jakı tam yerine oturmamış havası verebilir dinlenilen şey. Hoparlörlerinizin ayarlarıyla oynamayın.

Daha önceki bir albümünün kapanış parçasında fark edilmesi zor yüksek bir frekansta tek notanın yer alıyordu ve nota bitene kadar notanın varlığını anlamak zordu. Bu tür farklı yaklaşımlara sahip birinden yine deneyselliğin temellerine inen güzel ve ham bir çalışma olmuş. Bu arada hani illa tür belirteceksek atlamadan geçmeyelim Techno'nun en saf hali bu.

Parçaların içinden örnek seçmek de zor olmadı zira hepsi dinleyenin algısına ve kafasında yaratacağı anlayışına bağlı. Bu güzel olmuş demek bu albümde tam anlamıyla kişisel bir olgu.

MP3: Ryoji Ikeda - Test Pattern #0100
MP3: Ryoji Ikeda - Test Pattern #1111

Ryoji Ikeda'nın resmi sitesi
Ryoji Ikeda @ MySpace
Albümü satın almak için

27.7.08

Beck - Modern Guilt (Intersope/XL, 2008)


Underworld'e kendimi kaptırdığımdan Rock Werchter'de bir notasını bile dinleyemediğim Beck'e gönül borcum var. Bu sebeple incelenecek çok albüm olmasına ve sırasına aslında bir süre daha olmasına rağmen ufak bir iltimas durumu söz konusu. E olsun o kadar da.

Son 2 albümüyle bekleneni veremedi. Nerede "Odelay" nerede "Guero" ve "The Information" demek gayet mümkün müzikal açıdan. 37 yaşına gelen Beck Hansen'dan beklentiler her zaman yüksek oldu ve belki de böyle eleştirilebilmesinin sebebi de bu. Bizi yüksek bir kalite seviyesine alıştırmasaydı.

Yeni albümle eski hazzı vermeye çalışmış. Şöyle bir durum bakıyorum albümü bir hayli dinledikten sonra. Kesin olan şey son iki albümden çok daha iyi. Bir "Odelay" mi? Değil tabii, zaten onun üzerinden 10 yıldan fazla geçmiş. Üretkenlik ve müzikalite olarak bir hayli yakın ama.

Albümün prodüktörü Brian Burton bu sene bir hayli yoğundu. Gnarls Barkley, The Black Keys, The Shortwave Set derken inanılmaz bir sürede sabahlara kadar çalışıp Beck'in albümüne de imzasını attı.

Albüm Beck'in daha önceki Alternative Rock yapısından birkaç adım ötede. Tabii Beck pop yapmış demiyorum. Çok farklı tarzlardan esinlenmelerle yine kendine özgün bir ortaya karışık müzikal oluşturmuş. Mesela bir "Replica" var ki tüm albüme göğüs germiş tek düze ezberinden uzak yapısıyla parıldıyor Aphex Twinselliğiyle. O kadar yoğun olmasa da elektronik altyapılar "Volcano"'da da var. Buna bir gıdım ek olarak da marjinal Blues dalında yarışmaya katılan "Soul Of A Man" (Hayır Breakbeat değil) de var.

Albümde zevk aldığım parçalar arasında Cat Power vokalli "Orphans"'i es geçmeyeyim. Basit ve zevk dolu bir çalışma. Arkasından gelen ve Beach Boys klasiklerini andıran "Gamma Ray" de beni mest etmeyi başardı. "Profanity Prayers"'da da filtrenin suyunu çıkarıyor gitarda. Güzel de çıkarıyor ama mübarek. Hepsine rağmen albüme adını veren "Modern Guilt" sıradan bir Indie Pop parçası olmaktan öteye gidememiş. Niye albüme adını verdiyse artık anlamadım.

"Modern Guilt" çok değişik yorumlar aldı. Çok iyisi de var, bir nebze kötüsü de. Ama genele bakarsak yorumlar olumlu. Bende de pek farklı diyemem. Yılın en iyi çalışmalarından değil. Beck'in en iyi albümü de değil. Ama Beck'e uygun, yakışan bir albüm. Gerisini yorumlamak da size kalmış.

MP3: Beck - Gamma Ray
MP3: Beck - Modern Guilt

Beck @ MySpace
Albümün resmi sitesi
Albümü satın almak için

20.7.08

Rock Werchter 2008 - 4 - You Bring Light In

4 günlük festivalin son gününe gelmiştik artık. Cep telefonlarında ne şarj kalmıştı ne de bizde derman. Gruplara bakıldığında en zayıf gün olarak duruyordu bugün zaten. Ama 12:50'de sahneye çıkacak DeVotchKa'yı kaçırmaya niyetim yoktu. Sabah kahvaltıyı Werchter kasabasında bulduğumuz sote bir kafede yaptıktan sonra arkadaşımı telefonları bir nebze şarj etmesi için orada bıraktım ve doğrudan güneşin altında yanan omuzlarım sebebiyle gölgelerden sekerek festival alanına doğru yöneldim.

Alana girdiğimde insanların erkenden girdiğini gördüm. Ama hala kitapçık kaldığına göre daha çoğunluk dışarıdaydı. Çadıra yöneldim. Bu arada çalmaya başlamış olan John Butler Trio ana sahnedekileri bir hayli eğlendiriyordu. Fakat hedefe odaklanmıştım ve sadece 5 dakika dinledim.

DeVotchKa sahneye çıktığında çadır doluydu ama kendilerini tanıyan bir avuç insan vardı içeride desem yeridir. Çalmaya başladıklarında fotoğraf makinemin hafızasında bir önceki günden yer kalmamış olmasına ve cep telefonumun da şarjının bitmişliğine giydirdim habire. Şarkılara eşlik ederken bir baktım insanlar da kopmuş halde. Çok başarılı bir performans ve umarsız eğlence vardı çadırda. "Head Honcho", "Basso Profundo", "Along The Way", "Transliterator", "The Clockwise Witness" ve "Comrade Z" yeni albümden çaldıkları parçalar oldu. Doyamadım valla. Keşke videolarını kaydetmiş olmayı diliyordum hala çadırdan çıkarken. Bu arada grubun Black Cat White Cat'e gönderme yapmaları da hoşmuş.

Daha sonra Recep'le çadırda buluştuk ve erzakları tamamlayıp Tim Vanhamel'e doğru koyulduk. Alana tekrar girdiğimizde Panic At The Disco ana sahnede şenlendiriyordu ortalığı. Ona birer bira eşliğinde göz attıktan sonra hedef yine çadır oldu. Hem de bu sefer uzun süreliğine. Tim Vanhamel sahnedeydi ve yeni albümünden parçaları söylüyordu. Belçikalı olduğundan arada konuşmaları Flemenkçe yaptı ve bir kelime dahi anlamadım. Kıl oldum. Parçalarda gitar sololarını biraz abarttı ama genel olarak uygun bir performanstı.

Misak'ın da biraz etkilemesiyle Hercules & Love Affair'e şans tanımaya karar verdim Anouk yerine. İyi ki de öyle yapmışım. Sahneye çıktılar ve tüm seyirciyi kapsayan bir performans sergilediler. New York'un barlarından çıkan grupların aslında bu işte uzman olduklarını geçen sene görmüştüm. Parçaları ciddi oranda uzatarak ve albüme pek de bağlı kalmayarak Live PA performans sergilediler ama vokallerin emeklerini es geçmemek lazım. Andy Butler'ın yönetmenliğinde vokalde seksi transseksüel Nomi ve gay Kim Ann gerçekten etkileyici. Albümdeki tüm parçaların daha disko versiyonları vardı karşımızda. Hatta albümü tekrar dinleyince "Bunları mı dinledik yahu biz?" diyesim geliyor. Video da yok kimseyi inandıramam. Bu arada geçen hafta da yeni single'ları çıkmış ve ITunes'da bedava dağıtılıyordu yanılmıyorsam. Biz Türkler account alamadığımızdan öyle uzaktan izliyoruz.

Çadırda kalmaya devam ettik Mark Ronson'ı dinleme heyecanıyla. Sahneye çıkmadan önce birkaç Belçikalı'yla muhabbet ettim ve kitapçıktan okudukları sebebiyle izlemeye karar verdiklerini söylediler. Ben de çok eğlenceli geçeceğini tahmin ettiğimi söyledim. Zaten sahneye çıktıkları an bunu açıkça ortaya koydular. Mark Ronson prodüktörlükten gelen tecrübesini çok başarılı bir şekilde sahne performansına ve albüme dönüştürmüş. Albümde birçok ünlüyle çalışmış ve bunlar elbette tura katılmamış (Ummadım değil ne yalan söyleyeyim) fakat yerlerine gelen vokaller de oldukça yetenekli. Özellikle isimlerini hatırlamadığım rap vokalisti ikili muhteşemdi. Bir tanesi sonlarda yanıma kadar gelince daha da bir ısındım adamlara. "God Put A Smile Upon Your Face", "Oh My God", "Stop Me", "Toxic", "Valerie", "Apply Some Pressure", "Pretty Green" ve "Just" yorumları ortalığı yıktı geçti. Hele bir önceki gece Radiohead'i dinlemiş ve kendinden geçmiş seyircilere "Just"'ı çalması ile yer yerinden oynadı. Mark Ronson çıkacak albümünden de yeni bir parça çaldı ama ne olduğunu hatırlayamadım şimdi. Bu arada Kaiser Chiefs'ten Ricky Wilson'ı da sahneye çıkartıp tef çaldırması ve mikrofona uzandığında "sen tef çalmana bak" der gibi bir hareket yapması herkesi yerlere yatırdı.

Bu kadar eğlenceden sonra ağırlaşan program sebebiyle önce ihtiyaç molası ve arkasından da The Raconteurs'den Jack White'a bir saygı duruşu için ana sahneye yöneldik. Yaklaşık yarım saat dinledikten sonra mahsun bir şekilde Grinderman'e yöneldim. Açıkçası The Raconteurs'daki hayal kırıklığım doğrudan Grinderman'e de yansıdı ve hatta sonrasında Justice'e de. Grinderman'de Nick Cave yine güçlü bir performans sergiledi. Ama dikkatimi toplayamadım bile.

Justice başladığında çadır dışından izlemeyi yeğledim çünkü inanılmaz bir çılgınlık vardı çadırın içine girmeye yönelik. Milletin elinde plastik bira şişelerinden, kartonlardan, şundan bundan yapılmış haçlar ve bir adet kocaman dildonun arasında biz usulca biramızı içiyorduk. Justice çıktı, parçalarını çalmaya başladı, millet zıpladı, ben hala elimde yedekte tuttuğum 2. biramla öyle kalakaldım. Bunca zamandır öve öve bitirilemeyen performans buysa vay halimize. Geçen sene Daft Punk'ı, Underworld'ü gördükten sonra şöyle ukalaca etrafı süzdüm ve "Siz buna eğlence diyorsanız akşam Underworld'ü görün lan veletler" diye bağırasım geldi. Bağırmadım.

Beck ve Underworld arasındaki program aranjmanım geçen sene seyrettiğim için yaklaşık yarım saatlik bir Underworld hasreti giderme çalışması ve arkasından hiç görmediğim ve görmeyi de istediğim Beck'i izlemekten oluşuyordu. Underworld sahneye çıktığı an Beck yalan oldu. Hem de ne yalan. Aklıma geldiyse şerefsizim. Yaklaşık 30.000 kişi (Çadır dışı kum gibi insandı, sayamadım) akıl almaz derecede ulvi bir performansa şahit olduk. Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemedim. Aklıma geldikçe geçen sene kıçlarını kaldıramayıp bu efsaneyi Efes One Love Festival'da izlemeye gelmeyen hödüklere giydirmeden edemedim. Orada 2-3.000 kişi yerine 10.000 kişi olsaydı o zaman tam tadını çıkarırdı herkes. Çadır kendinden geçti. Böyle çığlıklar, böyle alkış, böyle her şeyi bir arada az görür insan. Geçen seneki Beastie Boys halt etti bunun yanında. Karl Hyde en sonunda dayanamadı, "Bu gece çadırı ana sahneye çevirdiğiniz için size teşekkür ederim" dedi. Ortalık yine yıkıldı. Yemin ederim, hayatımın en güzel anlarından birini yaşadım. Kendimi kaybettim 1.5 saat boyunca. Doyamadım, doyamam. Videolarını seyredin. Hele en son videoda performans bittiğinde insanların yerde nasıl tepindiğini ve kameranın artık kontrolden çıkışını izleyin. Olmadı "Born Slippy", "King Of Snake" ve "Rez"'de insanların delirişini, elden ele uçan devasa balonları ve "Two Months Off"'ta 30.000 kişinin "You Bring Light In" diye tüm festivali inetişini dinleyin.

Underworld'ün aslında dEUS'tan sonra çıkması gerektiğini düşünerek ana sahneye yöneldim. Yaklaşık 2 saattir ne yeme ne içme hiçbir şey düşünemediğimden dEUS başlamadan hemen depoları doldurmaya yöneldik. dEUS başladığında ise hala aklımda Underworld vardı ama tüm Belçikalı'lar tek bir ağızdan dEUS'a eşlik ediyordu. Aslına bakarsanız dEUS gerçekten başarılı bir performans gösterdi. Yeni ve eski albümlerden birçok parçayı önümüze güzel bir şekilde koydular. Ama olmadı, olamadı, ben hala "You Bring Light In" diye mırıldanıyordum. Her şey bitip de A3'e döndüğümüzde bile avazım çıktığı kadar "You Bring Light In" diye bağırıp dans ediyordum. Yatmadan önce önümüzdeki senenin Line Up'ına dair hayaller üzerinden konuşarak ve hala ama hala "You Bring Light In" diye mırıldanarak zaman geçirdik. Bu arada önümüzdeki sene için istek listemizi oluşturduk:

U2, Rammstein, Red Hot Chilli Peppers, Daft Punk, Foo Fighters, Massive Attack ve tabii ki Portishead.

Günün performansı:

Underworld

Günün hayal kırıklığı:

Justice

Günün parçaları:

MP3: Underworld - Born Slippy (Live At Tokyo)
MP3: Underworld - Two Months Off (Live At Tokyo)
MP3: Hercules & Love Affair - Athene
MP3: Mark Ronson Ft Amy Winehouse - Valerie

Günün videoları:

Underworld

Beautiful Burnout


Two Months Off


King Of Snake


Kapanış - İnanılmaz!!!

19.7.08

Rock Werchter 2008 - 3. Gün - Weird Fishes

Radiohead'in adı geçen sene Ekim'de resmi olarak açıklandığından beri beni heyecanla dolduran güne geldik çattı. Üstelik Radiohead'in yanına Sigur Rós, Ben Harper ve Editors da eklenmişti. Önceki gün iyice dinlenmek istememin sebebi sanırım iyice ortaya çıkmıştır.

Güne yine ne yaptığını veya yapacağını bilemediğimiz bir havayla başladık. Yarım saat çiseleyen yağmur daha sonra hiç konuyla alakası yokmuş gibi yerini güneşe bırakıyordu. Biz de yarım saat üstümüzü çıkarıp kalan yarım saatte yağmurluklarımızı alıyorduk üzerimize. Ama hiçbir şey bu günü bozamazdı.

Yine her zamanki gibi ilk performansı kaçırdık. Gossip'i ana sahnede görünce biraz takıldık ama bu takılma uzun sürünce MGMT'yi kaçırdık. Etti 2. Bir güne bu kadar yeter de artar. O yüzden doğrudan programıma geri döndüm. Band Of Horses (BOH) sıradan bir performansla bizi karşıladı. BOH biterken doğrudan yapabileceğimiz kadar yemek ve içecek takviyesine giriştik zira bu saatten sonra hepsi oldukça zorlaşacaktı.

Ana sahnede Editors için yerimizi aldık ortalarda. Bu konser itibariyle de adım adım ilerilere doğru yönelmeyi planladık. Editors çok başarılı bir şekilde sahnede yerini aldı. Enerjisini seyirciye aktarma konusunda yetenekliler. Özellikle Tom Smith'in takdire şayan performansının hakkını vermek lazım. Ülkemize de 4 Ekim'de R.E.M.'le beraber gelme ihtimalleri de bayağı bir güzel. "Smokers Outside Hospital Doors"'a ayrı bir hayran kaldım konserde. "The Weight Of The World" ve "All Sparks"'ı da unutmamak lazım.

Editors'dan sonra arada ciddi biçimde ilerleyerek geçen sene de seyrettiğim Kings Of Leon için önlerde yerimizi aldık. Artık buraya girdik ve çıkış yoktu. Kings Of Leon'un bu performansı geçen seneye oranla daha başarılıydı. Belli ki geçtiğimiz 1 sene içerisinde konser tecrübeleri bayağı artmış. Seyirciyi daha rahat kontrol ettiler. Followill sülalesi beğeni topladı. Caleb'in saçlarını kesmiş olması da dikkatlerden kaçmadı. Zaten Jack Daniels içen bir sülale kötü müzik yapamaz.

Ben Harper Amerika'nın böğründen esen bu rüzgarı muhteşem bir şekilde devam ettirdi. Bir anda kendimi Blues festivalinde hayal ettim. Seyirciyi muhteşem bir şekilde avcuna aldı, mesajlarını iletti, The Innocent Criminals ile hayran bırakan müziğini sundu ve devasa bir şekilde sahneden indi. Soloların bol olduğu bir şov vardı karşımızda. Gitarı kucağına koydu ve 2 parçada bize öyle bir müzik sundu ki tarif edilemez.

Ben Harper bittiği an yakıt ikmali ve boşaltımı için kenardaki kabinlere ve yiyecek bölümüne geçtik. 2 muz ve 2 bira önümüzdeki Sigur Rós ve Radiohead konserleri için bana yetmek zorundaydı. Sigur Rós'u beklerken yorgunluk emarelerini gösterdiğinden artık koyverdim ve serdim yağmurluğumu oturdum ıslak zemine. Sigur Rós başladığında ise ne yorgunluk kaldı, ne ıslaklık, ne de başka bir şey. Zaman durdu. Güneş batıyordu. Bulutların azaldığı gökyüzünde ise güzel bir manzara bize unutamayacağımız dakikaları işaret ediyordu. Önce çok ağır 2 parçayla başladı Sigur Ròs. "Svefn G. Englar" desem yeterli açıklama olur herhalde. 2. parça da "Ny Batteri" idi. Bu parçalarda Jonsi'nin vokal tekniğine hayran kaldım daha en baştan. Daha sonra "Glosoli" ve "Saglopur" geldi. E hani nerede derken yeni albüme el attılar, "Viğ Spilum Endalaust", "Festival", "Fljótavík" derken kendimizden geçtik.

"Gobbledigook"'ta tüm seyircileri apayrı bir neşe kapladı önce. Daha sonra havaya atılan binlerce minik kağıt parçasının oluşturduğu o inanılmaz şov geldi. Kelimelerin anlamsızlaştığı an o andı. Aşağıda videosu var ve mutlaka seyredin. Zaten sonunda bir "Aah ah" çekişim var ki her şeyi açıklıyor.

Derken günün en özel anına geldi çattı saatler. Yıllardır Türkiye'ye gelecek mi acaba, gelmez kesin, belki gelir be abi diye hayıflandığımız Radiohead'i sonunda izleme anı. Konser başladığında herkes put kesilmişti. Nefes alan da pek yoktu. Weird Fishes/Arpeggi ile başlayan maraton "The National Anthem", "Lucky" ve "All I Need" ile devam etti. "There There" ve "Nude" ile bir anda yeniden kendimizden geçtikten sonra "Climbing Up The Walls" geldi. "The Gloaming"'de etkilenmem biraz azaldı. "15th Step"'te Thom Yorke iki noktada sözleri es geçti. Daha sonra ilk defa adam gibi konuşarak Neil Young'a saygısını belirtti. "Faust Arp" ve "How To Dissapear Completely"'nin hazırlığından sonra "Jigsaw Falling Into Place"'te tabiri caizse ortalık yıkıldı. "Optimistic" ve "Just" da keza "Reckoner"'a hazırladı. Efsanevi parçalar nerede derken "Idioteque" suratımıza bir tokat gibi çarptı. "Bodysnatchers" ise performansın ilk bölümünü tüm enerjisiyle kapattı ama seyirciye bu yetmeyecekti.

Bisten sonra "Videotape" ile döndüğünde melankoli sınırlarımızı doldurmuştuk artık. "You And Whose Army?" ve "2+2=5" fırtınadan önceki sessizliği andırırken "Paranoid Android" geldi ve yeniden tüm seyircilerin kalp atışı tek bir ritme oturdu. "Everything In It's Right Place" ile kapanışı yaptıklarında Radiohead'e doyamamış, yorgunluktan bitap düşmüş herkes biraz daha uzar mı acaba diye hala umutlu bekliyordu. Ama olmadı. Çadıra dönerken boşalan o devasa kitlenin içerisinde birçok insan hala konseri mırıldanıyordu kendi kendine.

Günün performansı:

Radiohead

Günün hayal kırıklığı:

Ben Harper konseri sırasında basın sesini öküz gibi açan dingil teknisyen

Günün parçaları:

MP3: Editors - The Weight Of The World (Live @ Glastonbury)
MP3: Sigur Rós - Gobbledigook Live @ Benicassim 2008
MP3: Radiohead - Recroker Live @ West Palm Beach 2008

Günün videoları:

Editors

The Weight Of The World


Kings Of Leon

Fans


Ben Harper


Sigur Rós




Viğ Spilum Endalaust


Gobbledigook


Inní Mér Syngur Vitleysingur


Radiohead

Weird Fishes/Arpeggi


Just


Idioteque


Paranoid Android

17.7.08

Rock Werchter 2008 - 2. Gün - Bitter Sweet Symphony

2 gündür rezalet bir havayla karşılaşmış olmanın verdiği burukluğu sabah kalkınca doğrudan üzerimizden attık tepemizde parlayan güneşle. Daha sonra festival için önceden yaptığım planı bir kenara atıp geniş bir kahvaltı seansından sonra iş sosyalleşmeye ve top oynamaya geldi. Tabii bunca yanımızda kümelenmiş İspanyolların ve yeni bitmiş olan Avrupa Şampiyonası'nın da etkisi vardı.

Öyle böyle derken bir anda güneşte kavrulduğumuzun farkına varamadık, vardığımızda da geç olmuştu zaten. Ondan sonra "Amanın Slayer kaçtı" nidalarıyla festival alanına yönlendik. Babyshambles şaşırtmadı ve müzikten çok magazin grubu olduğunu gösterdi gelmeyerek. Pete'in Amy Winehouse'tan öğreneceği çok şey varmış. Velhasıl ana sahnede yine Air Traffic olduğundan hiç kendimizi yormadan çadıra yöneldik. Çadırda ise My Morning Jacket'in hazırlıkları vardı. Daha sonra performans başladı ama kayda değer bir nokta bulamadığımdan es geçiyorum.

Ana Sahnede Jay-Z olduğundan çadırda kalmayı yeğledik. Hakkında birkaç şey duyduğum ama o ana kadar hiç dinlemediğim Duffy çıktı bu sefer karşımıza. 2 şarkıdan sonra beynim şişmiş olarak çadırdan kaçtığımı biliyorum. O tiz sesi bu kadar yüksekten dinlemek (Hem de çadırda) bir anda beynimi döndürdü açıkçası. Bu arada bu kaçışlar sebebiyle güneşe çıktıkça daha da bir yandık. Neyse biraz dinlendikten sonra The Verve'e yöneldik.

Richard yine aynı edasıyla hiç değişmedim ben der gibi sahnede şovunu yaptı. Eski parçaların yanında 2 tane de yeni parça söyledi ama Glastonbury performansının biraz gölgesinde kaldı gibime geldi ve alınmadım değil. Ama yeni parçaları hakkında yapabileceğim yorum çok güzel oldukları yönünde. Internet'ten yayınladıkları ilk çalışmalarını da çok beğenmiştim. Albüm gayet güzel olacağa benzer. Zaten ön satışı da başlamış durumda "Forth"'un. Bu arada Richard performansın sonlarına doğru Jay-Z'ye inceden giydirdi, Neil Young babaya da saygıda kusur etmedi.

Biraz dinlendikten sonra Neil Young'ı beklemeye başladık. E bir daha görememe endişesiyle kaçırılmaması gereken bir konser olduğundan içimi bir heyecan kaplamıştı. Ama şans o ki zibidi kameramın pilleri bitti. Yeni bir fotoğraf makinesi almanın vakti geldi sanırım.

Neil Young'ın performansı hakkında Harun İzer'den biraz bilgi almıştım ve konser o çerçevede başladı. Akustikle başlayan efsane daha sonra klasikleri ardı arkasına döşedi, seyirciyi çılgın attırmadıysa da eski günlere götürdü, müziğe ve kendine doydurdu. Hey Hey, My My'ı canlı dinlemek de bu kadar leziz olabilirdi.

Neil Young'ın bitmesine yakın biz de bittik. Güneşten bu kadar yanmış olmamızın vermiş olduğu yorgunluğun yanında havanın soğuması ve bizim dımdızlak giyinmiş olmamız çadıra yönelmemize sebep oldu. Çadıra gittiğimizde ise giyinip çıkmak yerine giyinip yatmayı tercih ettik. Moby sahnedeydi, duyuyordum. İnsanlar eğleniyordu, duyuyordum. Ama çok yorgundum, yarın uzun bir gün olacaktı ve Neil Young'ın üstüne tüm sevgime rağmen Moby dinleyesim gelmedi.

Bu arada herkesteki genel kanı Pazar gününün en zayıf gün olduğuna dairdi. Bana göre The Verve ve Neil Young'a saygısızlık olmayacaksa en zayıf gün kesinlikle 2. gündü.

Günün performansı:

The Verve

Günün hayal kırıklığı:

Babyshambles rezaletini saymazsak Duffy

Günün şarkıları:

The Verve - Bitter Sweet Symphony (Live @ Glastonbury 2008)
Neil Young - Dance Dance Dance (Live)

Videolar:

The Verve (Yeni parçası)


The Verve - Bitter Sweet Symphony

12.7.08

Rock Werchter 2008 - 1. Gün - Supernatural Superserious

Çakallık yapıp 1 gün önceden gittik ancak kamp alanlarının Perşembe sabahı açılacak olmasıyla ufak bir sendrom yaşadık Leuven'deyken. Neyse daha sonra Werchter kasabasının bir ucunda bulduğumuz "Klokkeberg" özel kamp alanına yerleştik. Bu alanın Rock Werchter'le hiçbir alakası yok ancak çok güzel bir yere konuşlanmış ve festival öncesinde güzel ve minik bir tatil imkanı sunabilir önümüzdeki senelerde gitmek isteyenlere.

Yağmurlu bir havada sabah başladığımız taşınma işlemlerinden sonra A3'te yerimizi aldık ve ufak bir dinlenmeye çekilme moduna girdik sabah yorgunluğunun ardından. Daha sonra Carrefour zincirinin bir halkası olan "1" adlı kamp alanlarına özel marketten eksikleri aldıktan sonra yemek ve festival alanına girmek kaldı geriye. Hava düzeliyor muydu ne? Yok canım.

İçeri girdiğimizde ilk "Air Traffic"'i izledik. Festivalin açılışı açısından idare eder bir performanstı ama daha ileride mecburen onları tekrar izleyeceğimi bilmiyordum henüz. Arkasından "Vampire Weekend"'e geçtik. Beklentilerimin azını karşılayan bir performans oldu bu. Belki de daha ısınamamıştım festival ortamına bilemiyorum.

"The National" ise ciddi anlamda baydı beni. Yağmur yağıyor olması her ne kadar çadırı çekici hale getiriyor olsa da içerideki müzik sebebiyle ben yine de dışarıda kalmayı ve ihtiyaç molalarını (Yemek+bira) gidermeyi tercih ettim. Üzerime biraz da kola döktüm tam festival havasına girebilmek için.

Daha sonra Shameboy'a kısa bir kulak kabarttım. İlk araya yerleştirildiğinde (Chris Cornell yerine!) yabancı seyirciler yadırgamış, Belçikalılar doyasıya sevinmişti. Daha sonra sebebini anladım oradayken. Electro House ve Electro Trance çalan ikili çadırdakileri bir hayli coşturdu.

Zaman kaybetmeden Lenny Kravitz'e geçtik ve eğlence başladı. Timsah derisinden botları, güneş gözlüğü ve nidalı duruşlarıyla müziğinin yanında ayrıca mesut eden bir havası vardı. Bir hayli ağırdan aldığı performansı sonlara doğru "American Woman" ve bisten sonra patlattığı "Are You Gonna Go My Way" ile doruklara çıktı. Kısa kaldı ama birçok insanı yağmurun altında ısıtıp gitti. Sonradan R.E.M.'i beklemeye koyulduk.

Festivale girdiğimde hemen R.E.M.'in tur t-shirt'ünü aldığımdan ve arkasında 4 Ekim 2008 Istanbul, SOS Festival haberini gördükten sonra daha bir rahat davrandım. Zaten 29 Ağustos'ta Rock En Seine'de de tekrar izleyeceğimden çok önlere gitme çılgınlığım olmadı. Ama orta yaşlı kurtlar uzakta da olsam beni tüm güçleriyle içlerine çektiler. Yeni albümden "Living Well Is The Best Revenge" ile başlayan yolculuk "What's The Frequency Kenneth" ile devam etti, arkasından "Drive", Man-Sized Wreath", "Accelerate", "Hollow Man", "Driver", "Houston", "The One I Love", "Until The Day Is Done", "Let Me In", bir konser klasiği "I'm Gonna DJ" geldi. Bis verdiklerinde bir hayli kıyamet koptu. Geri döndüklerinde de "Supernatural Superserious", e haliyle "Losing My Religion", "Man On The Moon" ve Los Angeles'ın gece görüntüsüne adadıkları "Electrolite" beni benden geçirdi. Özellikle "Losing My Religion"'da seyirci desibel rekoru kırmış olabilir.

İlk güne ait elimde bulunan birkaç videoyu da ekledim. Daha da ekleyeceğim. Youtube yasaklı olduğundan Google'a yüklüyorum. Artık idare edin. Açıldığında Youtube'a da ekleyeceğim.

Günün hayal kırıklığı:

The National

Günün en güzel performansı:

R.E.M.

Günün şarkısı:

R.E.M. - Losing My Religion

Videolar:

Shameboy



Shameboy (Çadır dışı)



Lenny Kravitz - American Woman



Lenny Kravitz - Are You Gonna Go My Way?



R.E.M. - Living Well Is The Best Revenge



R.E.M. - Losing My Religion

1.7.08

Ratatat - LP 3 (XL, 2008)

Ratatat daha önce Proodos'a hem "Classics" albümünün incelemesiyle, hem "Remixes" albümüyle, hem de onlarla yaptığım röportajla konuk olmuştu. Elbette bu konuk olmalardan bellidir herhalde onları çok sevdiğim.

Kendi hallerinde, gayet sıcakkanlı bu ikili ile röportajımda Ağustos 2007'de yeni albüm çalışmalarına başlayacaklarını söylemişlerdi. Albüm çalışmaları biraz geç başladı ve tüm detaylar ancak Nisan ayı sonunda bitmişti. Hal böyle olunca albüm de Temmuz ayının başında çıkacak.

Albümü daha dinlemeden plak olarak sipariş verdim. Dinlediğimde ise doğru bir hareket yaptığımı görmüş oldum. Önceden belirteyim, albümü "Classics" kadar sevemedim ama ondan çok da uzak değil. Hakkını yemeyeyim. "Classics"'te "Loud Pipes" beni benden almıştı. Normalde yapmayacak olsam da sadece o parça yüzünden albümün gerisi kötü olsa bile çok eleştiremezdim.

İlk single olan "Shiller" ile açılan albüm gayet güzel bir giriş sağlıyor. Ratatat olduğu daha ilk andan itibaren belli albümün. "Falcon Jab" ile kendi bazı özelliklerini taşıyan nükteler koymuş olsalar da bir nebze Royksopp havası sezinlemek mümkün Electro Pop edasında. "Mi Viejo" adından da anlaşılacağı gibi Hispanik ezgileri altında geliyor. Yine yumuşak başlı Ratatat'ı dinliyoruz burada. Filtreli elektrik gitar yerine klasik gitar daha çok karşımızda. Parçadaki ağırlık ise tabla benzeri vuruşlarda.

"Mirando" ile kendimize dönüyoruz. Elektronik altyapı güzelliklerin habercisi gibi. Gitar girdiğinde ise tüm endamıyla Ratatat karşımızda. Dub türündeki "Flynn" değişik bir tad bırakıyor ağızda. Ve yine Ratatat özüne dönüyor "Bird Priest" ile. Bu hava aynı şekilde "Shempi" ile devam ediyor. Dürüstçe söyleyeyim neşem de iyice yerine geliyor. "Impreials"'a geldiğimizde ise artık iyice rahatlamış durumdayım. Bir nevi fırtınadan önceki sessizlik havası var parçada. Arada bir sertleşen rüzgar ama koro bölümleri haricindeki minimalist duruş bana bunu düşündürdü. "Dura" Ortaçağ'dan kalma bir melodiyle başlıyor. Daha sonra Hip Hop vuruşlarıyla birlikte yerleşiyor ve arkasından çoştukça çoşuyor. Sonrasında "Brule3" daha da bir coşturuyor. Artık iyice Ratatat albümü oldu. "Mumtaz Khan" ise Doğu ritmleriyle birleşmiş bir parça ve kesinlikle Ratatat'ın bu albümünde sözü edilecek çalışmalardan biri olacak. Önceki dörtlüyle birlikte tabii. "Gypsy Threat" ise biraz modifiye edilmiş Roman ezgileriyle başlıyor koşarcasına. Zaten o koşu başlıyor ve akabinde de kısa olan parça bitiyor. Geldik albümün sonuna. "Black Heroes" onca harala güreleden ve enerjiden sonra sakince kapatıyor albümü. Sanırım bir albümün daha geride kalmasının hüznüyle yer alıyor en sonda bu parça.

MP3: Ratatat - Mirando
MP3: Ratatat - Dura

Ratatat'ın resmi sitesi
Ratatat @ MySpace
Albümü satın almak için

29.6.08

Rock Werchter 2008

Birçok kişi için Glastonbury bir hac seferidir. Benim içinse yağmurun ortalığı her sene duman ettiği, organizatörlerin ellerinden geleni yapmadığı, Radiohead'in olmadığı ve biraz fazla pohpohlanan bir festivaldir. Ha şimdi gitmediğim için giydirmiyorum. Gitmeme sebebim bunlar.

Diğer önemli festivallerden Benicassim line up'ı açısından zayıf kalıyor. Coachella desen dünyanın öbür ucunda. Pink Pop desen bu sene çok iyi bir kadro açıkladı ama sırık Hollandalılarla benim gibi ortalama bir Türk'ün hiçbir zevki olamaz. Rock Am Ring ise ciddi anlamda tek düze geliyor bana. Arada bir çeşni gerekiyor. T In The Park ve türevleri konusuna hiç girmiyorum geçen sene Kaiser Chiefs'i en tepedeki isim olarak gördükten sonra. Oxegen desen Glastonbury'den beter ancak bir arkadaşa verdiğim söz sebebiyle belki seneye diyorum. Elektronik konusunda tartışmasız en büyüğü Dour Festival ama o da sadece elektronik. Festival dediğinde bol bol gitar sesi olacak.

Bunca festivali sakince inceledikten sonra bu sene yine Rock Werchter'e gideceğim. Aslında Pink Pop planım da vardı fakat işlerimin yoğunluğu ve o dönemdeki seyahatlerim sebebiyle daha başlamadan bitti planlar. Bir de özel bir plan gereği Rock En Seine'e katılacağım. Elbette bu büyüklerin arasında sayılamayacağı için es geçtim onu önceki karşılaştırmada. Daha ufak kendisi abileri ablaları.

Neyse uzun lafın kısası bu sene Rock Werchter'de olacağım kısmetse. Rock Werchter'de benim olmam çok da önemli değil ama öyle isimler var ki tadında yenmeyecek. Radiohead, REM, Sigur Ros, Lenny Kravitz, Ben Harper, Deus, Chemical Brothers, The Verve, Moby, Neil Young, Underworld, Beck vs. derken of anam of.

Gelelim tahmini izleme programıma (Sarhoşluk, muhabbet, yemek ve futbol oynama gibi sebeplerden ufak değişiklikler ya da kaymalar olabilir).

1. Gün:

Ana Sahne:

Lenny Kravitz: 20:50 - 22:20
REM: 23:00 - 00:30
Chemical Brothers: 01:00 - Ne kadar enerji kaldıysa oraya kadar

Pyramid Marquee:

Vampire Weekend: 17:35 - 18:25
The National: 19:00 - 20:00

2. Gün:

Ana Sahne:

Slayer: 14:35 - 15:35
The Verve: 19:15 - 20:15
Neil Young: 20:50 - 22:50
Moby: 23:30 - 01:00

Pyramid Marquee:

Patrick Watson: 14:10 - 15:00
My Morning Jacket: 16:45 - 17:45
Duffy: 18:15 - 18:45 (Anca yarım saat, sonra ana sahneye)

3. Gün:

Ana Sahne:

The Whigs: 12:15 - 13:00
Editors: 16:25 - 17:25
Kings Of Leon: 18:00 - 19:00
Ben Harper & The Criminals: 19:40 - 20:55
Sigur Rós: 21:35 - 22:50
Radiohead: 23:30 - 01:00

Pyramid Marquee:

MGMT: 13:45 - 14:30
Band Of Horses: 15:00 - 15:50

4. Gün:

Ana Sahne:

Panic At The Disco: 14:10 - 14:35 (Bu kadar kalıyor)
Anouk: 15:05 - 16:05
The Racounteurs: 18:15 - 19:00 (Diğer tarafa kaçılacak)
Beck: 22:05 - 23:20 (Kesin değil)
dEUS: Belirsiz

Pyramid Marquee:

DeVotcKa: 12:00 - 12:45
Tim Vanhamel: 13:15 - 14:00
Hercules And Love Affair: 16:15 - 16:40
Mark Ronson: 17:15 - 18:00 (15 dakika eksik)
Grinderman: 19:10 - 19:50
Justice: 20:25 - 21:40
Underworld: 22:15 - 23:45

Harcananlar:

Soulwax ve 2 Many DJs (REM yüzünden), Gnarls Barkley (Sigur Rós yüzünden), Underworld veya Beck (Ruh halim yüzünden).

Şimdi de herkesin ağzı tatlansın diye birkaç parça paylaşacağım dinleyeceğim gruplardan. Herkese iyi eğlenceler.

MP3: Radiohead - Reckoner
MP3: Sigur Ròs - Festival
MP3: REM - Supernatural Superserious
MP3: The Raconteurs - Salute Your Solution
MP3: dEUS - The Architect
MP3: DeVotchKa - Head Honcho
MP3: Gnarls Barkley - Whatever
MP3: Neil Young - Heart Of Gold
MP3: The Verve - Bitter Sweet Symphony
MP3: Lenny Kravitz - American Woman
MP3: Mark Ronson Ft Amy Winehouse - Valerie

Rock Werchter'in resmi sitesi