Kese Kagidi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kese Kagidi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.9.07

Acieed Devrimi!

Kese Kağıdı dergisi için Acid temelli House ve Techno türlerinin 20. yıldönümü adına yazdığım yazıyı aşağıda bulabilirsiniz. 1980'lerin sonlarında ve 1990'lar boyunca Acid mi Metal mi tartışmasının tarafı olan ve aslında bence büyük ölçüde yanlış anlaşılan bir hareket olan Acid Devrimi'nin kısmi olarak anlatımı ve örneklemelerini okuyabilirsiniz. En altta ise 10 adet klasikleşmiş, 5 adet yeni Acid kökenli parçayı bulabilirsiniz. Herkese iyi okumalar. Notasız gününüz geçmesin.

Sühan Gürer

ACID DEVRIMI!

Trafik ışıkları toplumsal hayatın bazen can sıkan ama mutlak düzen gerektiren öğelerinden. Hele bir de İstanbul ve Türkiye’nin yağız şoförleri söz konusu olduğunda elzemliği en ufak şüpheye dahi yer bırakmıyor. Arabadakiler için kırmızı, sarı yeşil, yürüyenler için ise sarısız bir kırmızı yeşil. Kırmızı herhalde en antipatiği. Yeşil ise görüldüğünde (Renk körü değilseniz) insanda hafif bir mutluluk yaratıyor. Ama ya sarı? Ben en çok sarıyı seviyorum aslında. Bunun iki sebebi var. Birincisi seçimi bana bırakıyor. Gazlayıp devam da edebilirim, yavaşlayıp kırmızının yanmasını bekleyebilirim arkamdakinin “Niye geçmedin lan?!” nidalı kornasını göze alarak. Ama belki de sevmemin altında yatan asıl sebep bana bir devrimi anlatması, Acid devrimini.

Acid deyince herkesin aklına ilk gelen şey Mr. Hoffman’dır. Mr. Hoffman alabildiğine sempatik sırıtkan bir sarı şey. Şey çünkü sadece, hiçbir özelliği yok. Don’t Worry, Be Happy’nin çizimsel versiyonu. Ama Acid devrimi Mr. Hoffman’dan çok daha yönü olan bir olaydı. Modern müzik ve eğlence anlayışında yepyeni bir akımın başlamasına ön ayak oldu ve bu zorlu yolda devletlerden dahi çok sert tepkiler aldı.

Her şey 1987 yılında başladı. Aslında önceden de sesi geliyordu ama resmen hem kitlelerin tanıması, hem de adının koyulması bu dönemde gerçekleşti. Acid House ismini kimin koyduğu ve neden koyulduğu hala tartışma konusu olsa da bu konudaki en temel kaynak Roland 303 bas makinesinin çıkardığı sesler temel alınarak 1987 yılında koyulduğu yönünde. Tamam ismini anladık da nedir Acid house?

Acid house, house türünün 1980’lerin başında Chicago’dan çıkıp yayılmasının ardından ortaya çıkan bir türevi. Ama belki de bugüne kadar ortaya çıkan müzik türevleri arasında en etkin olanı. House parçaları baz alınarak Roland 303’ün etkisiyle apayrı bir hale sokuluyordu ve bu dans etmeyi amaçlayan kitleyi çılgına çeviriyordu.

Yine Chicago’da başlayan akım Phuture’ın “Acid Trax”, Frankie Knuckles’ın “Your Love”, Armando’nun “Land For Confusion”, Lil Louis’in “French Kiss” ve Marshall Jefferson “Move Your Body” adlı parçalarıyla herkesin dilinde dolaşıyordu. Acid House akımı kısa sürede kendini New York’un devasa kulüplerinde buldu. Arkasından yoğun bir ilgi doğdu. Bu ilgi beraberinde birçok şeyi getirdi. Bunlardan ilki yine aynı dönemin popüler uyuşturucusu Ecstacy’nin (Nam-ı diğer EX) bu müzikle ilintilenmesi başladı. Elbette bu haksız bir görüş değildi çünkü gerek Chicago’da, gerekse New York’ta Acid House akımıyla birlikte Ecstacy kullanımında yoğun bir artış yaşandı. Bu noktada devreye devlet girdi ve Acid House kötülenmeye başladı. DJ’ler suçlular gibi gösterildi ve birçoğu tepkilerden sıkılıp soluğu Ibiza’da aldılar. Tatil için mükemmel bir imkan sunan Ibiza bir anda eğlencenin de merkezi haline geldi. Akım Ibiza’ya tatile gelen Danny Rampling, Paul Oakenfold (Oakey), Nicky Holloway ve Johnny Walker (Evet isim benzerliği) sayesinde kendini Ingiltere’de buldu. İngiltere Amerika’nın aksine büyük bir kucak açtı akıma ve her ne kadar Ecstasy’nin benzer etkisi burada yaşandıysa da akım inanılmaz derecede güçlendi. 4’lünün Ingiltere’ye dönmesinin ardından 6 ay geçmeden bütün büyük kulüplerde Acid House çalınıyor, gelen kitle kulüpleri hınca hınç dolduruyordu. 808 State “Pacific”, The Shamen “Ebeneezer Goode” ve D Mob İngiltere’de listeleri karıştıran “We Call It Acieed” adlı parçalarıyla bu akıma destek oldular.

Acid House akımı İngiltere’de en tepelere vurduğunda Amerika boş durmuyordu. Detroit daha önce house akımına karşı techno’yla cevap verdiği gibi Acid House’a da Acid Techno’yla cevap verdi. Daha güçlü ritmlerin yanında Roland 303 ve 808 melodileriyle bir anda ortalık karıştı. Bu resmen öyle olmaz asıl böyle olur niteliğinde bir cevaptı. Josh Wink, Joey Beltram, Richie Hawtin ve Jeff Mills doğrudan olaya el attılar ve bu akımı çok hızlı bir şekilde yükselttiler. Bunlar arasında özellikle Josh Wink’in “Higher State Of Conciousness”’ı bu türün resmi parçası haline geldi. Hala çalınsa şimdi de kulüpleri yıkacak yapıda. Zaten şu ana kadar yaklaşık 80 adet düzenleme plağı çıkmış durumda resmi ve gayri-resmi.

Acid Techno daha sonra kendini minimalist akımla birleştirdi ve karşımıza Richie Hawtin’in projesi Plastikman ile çıktı. Aslında Acid devriminin ağırlığını yitirmeye başladığı bir dönemde bu ilaç gibi geldi. Logosundan müziğine kadar birçok şekilde yepyeni bir tarz ortaya çıkardı. Ayrıca Ecstacy ile özdeşleştirilen Acid House artık yerini LSD ile özdeşleştirilen Minimalist Acid Techno’ya bırakmıştı. Yani Acid’in başı uyuşturucudan kurtulmadı.

Belçika’da da benzeri bir akım çıktı aynı dönemde. Bu ise Acid Trance olarak adlandırıldı. Daha sonra hemen Alman’lar olaya el attılar Kai Tracid, Emmanuel Top ve Phobia’yla. Acid Trance’i endüstriyel kültürleriyle birleştirdiler. Klasik trance’e göre daha yavaş, uzaysal melodiler ve hafif ambient havası vardı. Bu akım daha sonra yerini tamamen Ambient’a bıraktı ama hala Pete Namlook, Uwe Schmidt gibi sanatçıların çalışmalarında yer buluyor zaman zaman. Uyuşturucu bu sefer de Orta Avrupa’yı fethetmişti.

Uyuşturucuyla yaşanan bu problemler zamanla bu tarzlara karşı yoğun bir kamuoyu tepkisine dönüştü. Gençleri yoldan çıkartan kaka çocuk pozisyonuna düşen DJ’ler dünyanın birçok yerinde tepkilere maruz kaldı. İngiltere’de kendini akımın öncüsü ilan eden ama aslında sadece aklıevvel bir fırsatçı olan Tony Colston-Hayter inanılmaz bir tepki aldı. Arkasından İngiliz gizli servisi MI6 tarafından takip edilmeye başlandı ve daha sonra kendisine 1 yıllık bir tatil ayarladı, İngiltere’den kaçtı. Benzerleri diğer ülkelerde de yaşandı. Sonuç olarak Acid günümüzde hala varlığını koruyan, uyuşturucunun elektronik müzikle bağdaşlaştırılmasında büyük katkısı olan bir müzik türü. 20. doğum yılında her trafik ışığına yaklaştığımda sarıyı görünce aklıma gelmesi ve saygı gösterip de durmam boşuna değil. Artık kornaya basmayın lütfen.

Dinlenmesi gereken klasik Acid House ve Acid Techno parçaları:

Adonis - No Way Back
Armando - Downfall
D-Mob - We Call It Acieed
Fast Eddie - Acid Thunder
Hithouse - Jack To The Sound Of The Underground
Lil Louis - French Kiss
Phuture - Acid Trax
Phuture - Got The Bug
The Housemasterz Boyz - House Nation
Josh Wink - Higher State Of Conciousness

Yeni örnek parçalar:

Rob Acid - On Fire (R U OK Acapella Mix By Suhan)
Roberto Rodriguez - The Days We Lost
Shlomi Aber - Freakside (Gel Abril Acid Rework)
The Ace Of Clubs - Fruitacid
The Ace Of Clubs - Patriotic Acid

23.8.07

Minimalizm

Yeni kurulan genç ve enerjik amatör bir dergi var, Kese Kağıdı. Bu derginin kurucusu Zeynep Koçak ile aynı liseden mezun olmamız paydasından tanıştım ve dergiyi bana gösterdiğinde aynı şeyi düşünüyorduk. Ben Trendsetter'dan ayrıldıktan sonra rahatça yazabileceğim, konuları belirli bir temaya da bağlı olsa kendim seçebileceğim bir dergiye yazmak istiyordum. Zeynep de bu konuda tamamen özgür olmam konusunda benimle hem fikir olduğunu belirttikten sonra tüm gücümle bu yeni oluşuma destek vermeye başladım. Derginin 2. sayısında çıkan benim merhaba yazım aşağıda. 2. yazım ise Ağustos sayısında var ve o da "Yaratıcılık" konsepti içerisinde bana göre müzik dünyasının en verimli 10 yılı olan 1990-2000 arasını inceliyor. 3. yazımı ise bu hafta başında 1 gün gecikmeyle verdim ve o da... Neyse Eylül sayısında görürsünüz. Dergiyi Taksim'deki kitapçıların çoğunda bulabilirsiniz.

Neyse lafı uzatmadan, buyrun merhaba yazım...

Minimalizm akımı teorik olarak başladığı 19. yüzyıl sonlarından itibaren günümüze gelene kadar son dönemin en kalıcı ve hakim akımı olmayı başardı. Ne Popart ne de herhangi bir başka akım bu derece yoğun olarak sanatta yerini alamadı uzun süreyle.

Minimalizmin bu denli güçlenmesindeki temel sebep teknolojik gelişmelerin ortaya çıkardığı farklılık ve sadelik arayışı olarak da nitelendirilebilir. Bu arayış o denli yoğunduki kendini akıl almayacak derecede çok alanda gösterdi. Ancak bizim konumuz müzik ve olayın bu yönüne ağırlık vermek daha doğru olacak.

Aslında müzikal açıdan minimalizmi incelerken atlanmaması gereken ilk detay 20. yüzyılda teknolojik gelişmelerin yanında doğu mistisizmine olan eğilim. Bu eğilim kimi yerde kendini Feng Shui ve Mevlevilik (Özellikle Amerika’da) gibi akımlarla gösterdiysede müzikal açıdan bunların bir bütünü olarak minimalizme döndü. Ancak 19. yüzyılın ortalarında Robert Schumann’ın minimalizm üzerine teorik çalışmalar yaptığını da atlamamak gerekir.

Minimalizm ilk olarak birçok akımda olduğu gibi kendini resim ve müzikte gösterdi. Müzikteki başlangıç noktası ise haliyle klasik müzik bağlantılıydı. Bu akımın öncüleri arasında 20. yüzyılın en önemli 4 bestecisi karşımıza çıkıyor, John Adams, Philip Glass, Steve Reich ve Terry Riley. Elbette La Monte Young gibi daha az ön planda olan besteciler de var ancak mahşerin bu dört atlısı minimalizm akımını çok geniş kitlelere yaymakta çok büyük bir etkiye sahipler. Bu arada La Monte Young’ın daha az tanınması, onun klasik müzikte minimalizm akımını ortaya çıkaran insan olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Her ne kadar tam anlamıyla minimalist denilmese de John Cage’in bu akımdaki yerini de yadsımamak lazım. Örneğin Philip Glass ve Steve Reich Cage’e ciddi anlamda saygı duyuyor ve kendisinden edindikleri bilgi ve bakış açısının gelişimlerinde büyük bir payı olduğunu belirtiyorlar.

Klasik müzikte minimalizm ilk olarak 1950’lerin sonunda ortaya çıkıyor. Her ne kadar daha önce bu türü andıran çalışmalar olduysa da bu akımın ilk örneği olarak La Monte’nin “String Trio”’su gösteriliyor. 12 ton tekniğiyle aranje edilen kompozisyonda bir nota döngüsü çalışmanın başından sonuna kadar altyapıda yerini alıyor. Bu çalışmayı 1960’ta Terry Riley, 65’te Steve Reich ve 68’de sınıf arkadaşı Philip Glass’in çalışmaları izliyor.

1970’lere geldiğimizde ise minimalizm akımı klasik müzikte hakimiyeti eline almıştı. Philip Glass’in budizme dönmesi ve en verimli çağında olmasının da etkisiyle 3 CD’lik “Einstein On The Beach” bestelemesi, Steve Reich’ın da “Music For 18 Musicians”’ı bugüne kadar gelen en önemli minimalist kompozisyonlar olarak arşivlerdeki yerini aldı. Minimalizm bu dönemden sonra kendini ilk olarak yeni doğan elektronik müzikte de göstermeye başladı. Kraftwerk’in ilk çalışmaları her ne kadar elektro türü olarak nitelendirilse de minimalizm akımından etkilendiği ve hatta daha da ileri gitmek gerekirse bu akımın etkisi altında ortaya çıktığını söylemek mümkün.

Kraftwerk’in açtığı yolu takip eden ancak kendilerine farklı bir bakış açısı seçen prodüktörler arasında en önemlisi Klaus Schulze. Çok sonradan ambient olarak adlandırılan türde elektronik müziği klasik müzikle birleştirdi ve senfoni benzeri minimalist elektronik çalışmalar sergiledi. 1970’ler boyunca “Moondawn”, “Mirage” ve “X” gibi çalışmalarıyla bu akıma öncülük etti.

1980’lere gelindiğinde ise minimalizmin doruğa ulaştığını düşünen bazı besteciler “Postminimalizm” ve “Totalizm” gibi daha dar akımlara yöneldiler ve minimalizmin genel almanda perspektifini genişlettiler ancak bu akımların bir uzantı olması ve büyük destek görmemesi sebebiyle fazla uzun sürmediler.

1980’lerdeki bir diğer önemli gelişme ise Klaus Schulze’a paralel olarak Brian Eno ve Mike Oldfield’ın çalışmalarında bu akımı temel almaları oldu. Bu çok önemli iki prodüktör minimalizm etrafında kendilerine özgü yollar çizdiler ve minimalizmi yeni doğan elektronik müzik akımlarıyla birleştirdiler. Her ne kadar Brian Eno yine müziğin daha alternatif ve deneysel yönünde kaldıysa da Mike Oldfield temelleri Chicago ve Detroit’te atılan House akımına minimalist bir bakış açısı kazandırdı ve dünya çapında üne kavuştu.

Minimalizmin etki alanını genişletmesi bununla da kalmadı. Philip Glass, Terry Riley ve Steve Reich’ın yeni kompozisyonlarıyla gittikçe geniş gitlelere ulaşırken Atlantik’in diğer tarafından cevapların gelmesi uzun sürmedi. Yoshi Wada bu akıma hayranlığı sebebiyle Amerika’ya taşındı ve çalışmalarını burada sergiledi. Ancak Japonya’da hem onun çalışmalarından, hem de Amerika’da Detroit’te doğan tekno akımından esinlenen bir isim minimalizme yepyeni boyutlar kazandırdı ki bu isim Susumu Yokota oldu.

Susumu Yokota 1980’lerin sonundan itibaren minimalizmi bu yeni doğan tekno kültürüyle birleştirdi. Her ne kadar gerek Detroit’ten gerekse de minimalizmin merkezi olan Amerika’dan uzak olsa da yaptığı çalışmalarda Amerika’daki birçok minimalist tekno bestecisine öncülük etti. Bu etkileşimden yola çıkan Ryuichi Sakamoto, Ryoji İkeda gibi Japonların yanında Richie Hawtin (Plastikman) minimalist teknodaki yeri sebebiyle oldukça önemli ve bugüne kadar bu türün yayılmasında en büyük promosyon potansiyeline sahip olan kişi. 1990’lar boyunca minimalist tekno akımını tüm dünyaya yaydı ve birçok insanı peşinden sürükledi. Sutekh, John Avquaviva ve Jeff Mills gibi isimler kendilerine ayrı yollar açarak bu akıma destek verdiler. Daha sonra Almanya’da Tresor plak şirketinin kurulması ve daha sonra kulübünün da açılarak bu akımlara destek vermesiyle Almanya uzun bir süre sonra minimalist teknoya dönüş yaşadı. Bu dönüşüm inanılmaz bir etki yarattı ve tüm Avrupa’yı kısa sürede sardı (İngiltere hariç).

Avrupa’da ise bu dönüşümün yansımaları farklı oldu. Bir grup sanatçı bunu daha çok popüler kültüre yönelik bir yola döndürürken Christian Fennesz gibi bazı sanatçılar da akustik rock’la birleştirerek kendilerine özgü nota denizleri yarattılar. Ancak bu akımda minimalizmden farklı olarak deneysellik çok daha ön plandaydı. Daha sonra Ryuichi Sakamoto ve Alva Noto Fransa’ya taşınınca bu akıma destek olmaya başladılar ve bu üçlü aralarında birçok ortak çalışmaya imza attılar.

2000’li yıllara geldiğimizde ise minimalizm kendini yeniden house akımıyla fakat bu sefer farklı şekillerde birleştirdi. Ricardo Villalobos, Akufen, Vladislav Delay, Michael Mayer, Dimbiman ve Isolee minimalist house akımının yeni öncüleri oldular. Ancak Almanya’da yeşeren bu akım günümüzde kendini minimalist tech house (Tekno ve house ağaçlarının aşılanmış bir türevi) olarak ortaya koymaya başladı. Bu akımla birlikte minimalizmin ne yazık ki temellerine artık fazla bağlı kalınmaması ve popülerizme kayması geniş çevrelerde tepki doğurdu. Bu tepkinin en yoğun olduğu yer yine minimalizmin anavatanı Amerika’ydı. Amerika elektronik müzikte özgün deneysel minimalizme geri döndü ve bu konuda tekrar öncülük bayrağını eline aldı.

Günümüzde minimalizm birçok koluyla önümüze çıkıyor. Gerek elektronik müzikte, gerek rock müzikte, gerekse klasik müzikte hala ağırlığını devam ettiriyor. Philip Glass, Steve Reich ve Terry Riley ise hala kompozisyonlar besteleyip bu akımın özünün ne olduğunu insanlara anlatmaya devam ediyorlar. Onları takip eden Max Richter ve Johann Johannsson gibi yeni nesil besteciler ise bu akımın popülerliğe kaymasını ve benliğini koruması açısından farklı ama etkili yöntemler belirliyorlar. Bu da minimalizmin geleceğinin bozulmadan korunabileceği umudunu doğuruyor.

Minimalizm açısından tarihi önemi olan ve takip edilmesi gereken plak şirketleri arasında Deutsche Grammophon, Shandar, Mule Musiq, Raster/Noton, Nonesuch, Mille Plateaux, M_nus ve Line var.