Eylul 2007 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eylul 2007 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.1.08

LCD Soundsystem - A Bunch Of Stuff (Digital Release) (DFA, 2007)

Chk Chk Chk'ten sonra aynı hızla devam etmek amacıyla LCD Soundsystem'a geçiyoruz. Bu geçişte karşımıza albümdeki 5 parçaya yapılmış toplam 6 düzenleme/yorum çıkıyor. James Murphy ise bizi şaşırtmaya devam ediyor. Yine karşımızda dijital ortamda yayınlanan bir plak var ve tüm enerjisiyle ortalığı yıkıyor.

Plakta Franz Ferdinand, Carl Craig ve Soulwax gibi dinlemekten zevk aldığımız isimlerin imzaları var LCD Soundsystem'ın parçaları üzerinde. Ciddi anlamda güzel imzalar hem de bunlar.

Plak "All My Friends (Franz Ferdinand Version)" ile açılıyor ve parçanın temeline bağlı kalmak kaydıyla güzel bir yorum çıkmış parçaya. Biraz daha Indie mantalitesi eklenmiş elbette. Ancak bunun yanında bu yorumun kısa zamanda ne denli ünlendiği düşünülürse başarısı anlaşılır. Arkasından "Get Inccocuous! (Soulwax Remix)" geliyor ve daha elektronik bir yapıyla enerjiyi bir üst kademeye taşıyor. Electro House modunda güçlü synth'lerle kolonların hakkını veriyor. Geldik Detroit Techno'sunun üstadlarından Carl Craig'in yaptıklarına. "Sound Of Silver (C2 Remix Rev 3)" doğrudan endüstriyel havasıyla sarıyor. Elbette Murphy'nin standartları düşünüldüğünde çok farklı bir yapısı var ama Detroit Techno'sunu sevenler için çok güzel bir çalışma.

"Us V Them (Any Color U Like Remix By Windsurf)" daha farklı bir moda giriyor de Deep House yapısıyla tüm enerjimi tüketiyor. Açıkçası çok sıradan, prodüksiyon açısından herhangi bir özellik de ifşa etmiyor. "Time To Get Away (Gucci Soundsystem Remix)" bizi havamıza yeniden sokmaya yetip de artıyor. New York'a dönüyoruz sayelerinde ve her noktada bunu hissettiriyorlar. Funk'a ciddi ağırlık vermişler parçanın yapısında. Daha sonradan bir ara Techno'ya da dönüyorlar. Farklı türlerde dolanarak güzel bir düzenleme yapmışlar. Son parça ise "Us V Them (Live On KCRW's Morning Becomes Eclectic)". Bu canlı performans gerçekten LCD Soundsystem'ın konserlerinin neden izlenmesi gereken müzikal bir şölen olduğu konusunda her fikri sağlıyor dinleyene.

MP3: LCD Soundsystem - All My Friends (Franz Ferdinand Version)

LCD Soundsystem'ın resmi sitesi
LCD Soundsystem @ MySpace
Plağı satın almak için

18.12.07

Les Savy Fav - Let's Stay Friends (French Kiss, 2007)

Bazı gruplar vardır, albümleri güzel ama hele bir canlı performanslarını izlesen, süper diye anlatılır durur. Bu gruplardan bir tanesi de Les Savy Fav. Elbette bu anlatımda mesela vokalistleri Tim Harrington'ın bir konserleri başlarken 2 metrelik kukla köpeğin içine girip seyirciler arasında dolaşması ve daha sonra kimse ne olduğunu anlayamadan sahneye çıkıp şarkı söylemeye başlamasının da etkisi olabilir. Ama her şey bir yana, grup her canlı performansında sürekli anlık anekdotlar katıyor ve bunları ellerinde bulunan bir diğer güzellik olan müzikleriyle birleştirip eğlenceli geceler yaşatıyorlar.

Les Savy Fav son dönemde New York'un geleceğe yönelik umutla baktığı gruplardan biri. Ancak kendine has özellikleri de yok değil. Bir kere hayatlarında müziğe öncelik vermedikleri çok açık. Son olarak 2004 yılında Single'larını topladıkları albümle kulaklarımıza konuk olan grup daha sonra bir anda sessizleşti. Grubun bütün üyeleri özel hayatlarına ve kendi deyimleriyle "gerçek işleri"ne döndüler.

Şimdi de yeni albümleri geldi bu Punk Rock grubunun. Hani önceden belirteyim, Punk Rock'ın pek bir hayranı değilim. Ama Les Savy Fav ne yapıyorsa beğendiriyor bir şekilde bana kendini. Bunda parçaların sözlerinde hem geçmişte yazdıkları şarkılara, hem de kendilerine gelen eleştirilere değinmek de yer alıyor. Bu sempatik atışmalar oldukça sıcak bir ortam yaratıyor.

Müzikal açıdan da New York'tan gelmenin belirli etkilerini görmek mümkün. Hani birçok noktada gerek Funk, gerekse Disco kültürünün verdiği o "Haydi eğlenceye" hissiyatı var. Chk Chk Chk ve LCD Soundsystem'da da gördüğümüz bir yaklaşım ve hepsi kendi türlerinde önemli yerlerde. İngiliz pesimizminden uzak. Hah işte bunu seviyorum galiba ben.

Albüm genelinde güzel ve eğlenceli. Dozajını iyi ayarlayarak sunmuşlar ama açık olan nokta canlı performanslarda kesinlikle bu dozajı artırabilecek yapıda parçalar. En iyi albümleri değil bence ama bu iyi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. E albümde nazar boncuğu olmaz mı, tabii var, "Comes & Goes". Apaçık bir gereksiz parça.

Bu New York'lular işini biliyor. Aralıklarla albüm çıkarıyorlar sanki yılı parsellemiş gibi. Sırayla da almak gerekiyor çünkü dinlettiriyorlar, aldırıyorlar. Daha fazla söze ne hacet.

MP3: Les Savy Fav - The Year Before The Year 2000
MP3: Les Savy Fav - Patty Lee

Les Savy Fav'in resmi sitesi
Les Savy Fav @ MySpace
Albümü satın almak için

14.12.07

Jean-Jacques Perrey & Luke Vibert - Moog Acid (Lo Recordings, 2007)

Jean-Jacques Perrey elektronik müzik konusunda erken dönem çalışmalarına sahip başarılı bir isim. Özellikle Fransa'da elektronik müziğin bir kültür olarak yerleşmesinde çok değerli katkıları oldu. Luke Vibert ise çeşitli projeleri ile İngiltere'den gelen elektronik müziğin geleceğe dönük yüzünü bize sunuyor. Her zaman yenilikçi çalışmalarıyla dikkat çekiyor.

2001 yılında tanışan elektronik müziğin iki ucundaki yetenekler o zamandan başlayarak birlikte nasıl bir albüm çıkarabilecekleri üzerine çalışmalar yapmışlar. Sonuç ise bu yılın Eylül ayında karşımıza çıktı.

Luke Vibert'in Acid Devrimi'nin 20. yılında bize Acid tarzında sunduğu 3. albüm oldu bu. Albümün adı da zaten doğrudan "Moog Acid" ismini taşıyor. Bunun yanında hem JJP'nin hem de LV'in seslerinin de konuşma babında parçalar içerisinde ses kesiti kıvamında yer alması.

Albüm ikilinin tüm yeteneklerini bir potada eritmesiyle müzikal açıdan dışarı fışkıran bir memba gibi. Tür açısından çok çeşitli bir sentez var. Luke Vibert'in her zaman bize sunduğu Ingiliz kültürü tandanslı elektronik müzik altyapıları JJP'nin Moog ustalığı ile birleşerek farklı bir yapıya bürünmüş. Bunun yanında deneysellik açısından Funk'tan, DnB'e, Oldskool Electro'dan Big Beat'e kadar uzanan bir yapıda.

Albümdeki Moog melodileri inanılmaz derecede güzel bezenmiş. Bir bakıma 60'ların ve 70'lerin Space Music'ini andırsa da hiçbir yabancılık çekilmiyor günümüz şartlarında. Bazı noktalarda Hague konseptini andıran Electro Disco'lar insanı tebessüme yöneltiyor "Analogue Generique"'te olduğu gibi. Legowelt imzası olsa pek şaşırmayacağım bir çalışma.

Albümün her yerinden üretkenlik fışkırıyor. Parçaların bir seferde yapılmadığı da tür de kullanılan aletlerin değişkenliğinden anlaşılıyor. Bu da albümde kısır döngüyü engelleyip zenginliği artırıyor. "Dream 106" çevresindeki tüm parçalardan bu şekilde sıyrılmış.

Her şekilde tavsiye edeceğim bir albüm ve yılın ağırlığını hissettiren çalışmalarından biri. Geçmiş ve geleceğin güzel bir kombinasyonunu sunuyor Monsieur Perrey ve Mr. Vibert.

MP3: Jean-Jacques Perrey & Luke Vibert - Schwing
MP3: Jean-Jacques Perrey & Luke Vibert - Analogue Generique

Jean-Jacques Perrey'nin resmi sitesi
Luke Vibert @ Warp Records
Albümü satın almak için

20.11.07

Federico Aubele - Panamericana (Eigteenth Street, 2007)

Gotan Project'i özleyenler için dönemsel olarak ilaç olan isimlerden biri Federico Aubele. Tarz olarak Tango, Dub Reggae ve Bolero'yu karıştırıyor. Amerika'ların göbeğinde ve alt tarafında kalmayı seviyor ama üst tarafında beğeniliyor.

Arjantin asıllı sanatçı müzik hayatına Tango'yla başlayıp daha sonra diğer müzik türlerinin etkisinde kalıyor. Zaman geçtikçe de kendine has bir yaklaşımla Tango'ya yorumlamalar getirmeye başlıyor. Ayrıca destek de pek esirgenmiyor kendisinden. İlk albümü "Gran Hotel Buenos Aires"'in prodüktörü çoğumuzun bildiği Thievery Corporation. Aslında Thievery Corporation'ın eli 2. albümde de var ama ilkinde olduğu kadar değil.

Panamericana'da ilk albümüne oranla daha fazla müzik tarzına kucak açmış durumda. Zaten albümün adında da bu izlenimi vermeyi amaçlıyor. Başta saydığım tüm müzik türlerine dokundurmadan geçmiyor. Hatta "En Cada Lugar" gibi çalışmalarda elektronik altyapıdan da faydalanmış çekinmeden ki bunda sanırım Thievery Corporation'ın eli var.

Albümün açılış parçası "La Esquina" Gotan Project'in albümünde yer alsa bir saniye düşünmem, yadırgamam. Çok güzel bir çalışma. Ruhu okşayıcı bir etkisi var. "Maria Jose"'de ise hafif Dub havasıyla birlikte güzelim bir Karayip yeli var. Bende benzer hissiyatı albümün ilerleyen dakikalarında "Pena" yarattı ama bu sefer esen meltemdi. Biraz daha hareket açısından "Corazon" da ilaç gibi geliyor.

Dinlenesi çok güzel bir albüm yapmış Federico Aubele. Vokal seçimleri de yaptığı parçalara tam anlamıyla oturmuş diyebilirim. Mutlaka dinlenilesi bir albüm. Özellikle Güney Amerika'nın müzikal anlayışını takdir edenler için kaçırılmaması gerekiyor.

MP3: Federico Aubele - La Esquina
MP3: Federico Aubele - Maria Jose

Federico Aubele'nin resmi sitesi
Federico Aubele @ MySpace
Albümü satın almak için

17.11.07

Jose Gonzalez - In Our Nature (Mute, 2007)

Pek bir İspanyol duruyor ismen. Hatta pek kelimesi fazla. Ama kazın ayağı öyle değil. İsveçli bu adam. Garip ama gerçek. Ama bu adamla alakalı tek gariplik bu. Bundan sonrası gayet güzel geliyor.

Akustik gitara karşı eskiden beri bir zayıflığım var. Bana göre gerçekten sade ve müziğin kendisini dinletmek için kullanılan bir çalgı. Bunun yanında sıcak, içten ve romantik geliyor. Eğer iyi bir eldeyse o zaman harikalar yaratılabiliyor.

Jose Gonzalez de albümlerindeki müzikal yapıyı bu düşüncenin üzerine inşa eden bir isim. Ülkemize bu sene IKSV Caz Festivali kapsamında geldi ve Antony & The Johnsons konseri öncesi dinleyenlere güzel bir ziyafet çektirdi.

Parçaların yapısındaki basitlik dikkat çekici. İddialılığa yer yok albümde. "Benim işim müzik ve işte yapıyorum" derecesinde kararlı ama popüler kültüre baş eğmeden yumuşak bir duruş sergiliyor. Bu arada basitlik demişken, bu Jose Gonzalez'in vermek istediği duyguları basit bir dille anlatabilme kabiliyetinden ileri geliyor, yoksa becerememiş parçaların yapısını doldurmayı anlamında değil. Kimisi 100 fırça darbesiyle anlatır resimdeki bir dokuyu, kimisi 10 fırça darbesiyle. Jose Gonzalez de 10'culardan.

Albümdeki yoğun folk yapısı akustik gitarın kanının son damlasına kadar destekleniyor. Ancak akustik gitarda denemelerin de sıkça yapıldığını söylemek lazım. Zaman zaman sertleşen, sesini yükselten, vurgudan kaçınmayan gitar rifleriyle dolu albüm.

Gelelim "Teardrop"'ın yorumuna. Daha önce Patti Smith'te de söylediğim gibi ben efsaneleşmiş parçaların tekrar yorumlanmasına sıcak bakmayan muhafazakar bir adamım. Evet bazen beklenmeyecek derecede güzel sonuçlar çıkabiliyor ama %75 oranda başarısızlıkla sonuçlanan bir deneme bu nezdimde. Tori Amos'u hala affetmiş değilim "Losing My Religion"'ı piç ettiği için, dayanamadım küfrettim yine. Jose Gonzalez'e gelince, küfretmeyeceğim ama yorumunu dinlemeyeceğim herhalde bir daha. Gidip bir modern ozanın çalışmasını ya da Amerikan folk rock benzeri bir sanatçının çalışmasını ele alsaydı daha iyiydi. Nereden çıktı be kardeşim Massive Attack'in "Teardrop"'ı. Otur, 1.

Bu kazanın haricinde albüm gerçekten güzel. Rahatça dinlediğimi ve ciddi anlamda zevk aldığımı söyleyeyim de hakkını yiyormuşum gibi görünmesin. Jose Gonzalez'e de verdiği huzur için teşekkür etmek düşüyor bana. Eline sağlık.

MP3: Jose Gonzalez - Down The Line
MP3: Jose Gonzalez - In Our Nature

Jose Gonzalez'in resmi sitesi
Jose Gonzalez @ MySpace
Albümü satın almak için

28.10.07

Devendra Banhart - Smokey Rolls Down Thunder Canyon (XL, 2007)

Phonem geliyor. Gümbür gümbür geliyor. Halihazırda Akbank Caz Festivali de var. Herkese tavsiye edip Soil & Pimp Sessions'ı da kaçırmışım. Üstüne herkes geri aramış konserden sonra ve güzelliğini yüzüme vurmuş. Biraz kendime geleyim dedim ben de. Ve karşımızda Phonem kapsamında 3 Kasım Cumartesi akşamı Garajistanbul'da konser verecek olan Devendra Banhart var.

Devendra Banhart benden küçük bir folk müziği sanatçısı. Country demedim dikkat çekerim. Hatta Folk'a da gerçekten farklı bir yaklaşımı var. Bazen sürrealist, bazen naturalist. Albümlerinde genel olarak dingin bir havayla ilerlemesinin yanında bazı noktalarda inceden Rock N Roll esintileriyle de dinleyenleri hareketlendiriyor.

Amerika'daki farklılığa olan ısınmanın yavaşlığı düşünüldüğünde ve Folk'un Country versiyonu hatta bunun da daha çok Pop'a yakın noktaları byük beğeni kazandığından Devendra Banhart'ın Avrupa'da daha çok beğenilmesine şaşmamak lazım. Bu beğeni özellikle Fransa'da daha da dikkat çekici bir hal alıyor.

Sözleri açısından hani doğru bir betimleme olur mu bilemem ama bazı noktalarda Jimmy Morrison'ı andırıyor. Bazen vokalde de ona benziyor ya da sözler benzer temalarda yer aldığı için bana da öyle geliyor olabilir. Ancak sözlerin yoğunluğu dikkat edilesi bir öğe her zaman. Hayatı, toplumu ve ilişkileri sürrealist bakış açılarıyla yarattığı hikayelerle anlatmaya çalışıyor dinleyiciye. Bunun için zaman zaman gerçek, zaman zaman fabl türü karakterler kullanıyor. Ama tarz genelde benzer ve etkileyici.
Albüm çok güzel dinleniyor. Hani dinlerken deneysel ve kendine has bir Folk dinleyeceğinizi baştan özümserseniz o zaman muhteşem bir şekilde gidiyor albüm. Albüm aslında ikiye bölünebilir. Rockabilly'ler ve Folk'lar. Genelde güzel incelenmiş iki yönü de. Folk bölümü daha çok rahatlatma ve dururken zevk aldırma tabanlı çalışmalardan oluşurken Rockabilly ise havayı biraz daha yumuşatmak ve eğlenceyi artırmak için. Elbette söylediğim gibi "Shabop Shalom" ile Rockabilly'ye el uzatması albüme enerji ve alternatif his katmış ama ne gerek var Elvis triplerine şimdi. Orjinallik bozulmuş bence burada. "Lover" gibi bir Rockabilly çok daha uygun kalıyor albüme hafif Pop havasını çaktırmadan gözardı edersek. Ama albümde bir "Seahorse"'un yarattığı havadan çok uzaklar. O hava ne öyle. Ağzım açık dinledim. Daha hareket sahibi parçalardan da en beğendiğim İspanyolca vokalli "Carmencita" oldu.

Sonuçta hem oturarak, hem de hafifçe sallanarak dinlenebilecek güzel bir albüm. E Phonem kapsamında Türkiye'ye de geliyorlar. Garajistanbul'da kendileriyle biraz duygulanıp biraz dansetmek için gün sayıyorum ben de. Güzel müzik dinlemek ve bu arada eğlenmek isteyenler için uygun bir konser olacak. Bu arada aşağıda Conan O'Brian'ın şovunda "Love" adlı parçasının performans kaydı da var. Konser öncesi ufak bir göz atmak isteyenlere.

Albümden örnekler:

MP3: Devendra Banhart - Seahorse
MP3: Devendra Banhart - Carmencita

Ayrıca:

MP3: Devendra Banhart - Don't Look Back In Anger
Video: Devendra Banhart & The Spiritual Boner - Lover (Conan O'Brian Show 26.09.2007) @ YouTube

Devendra Banhart resmi sitesi
Devendra Banhart @ MySpace
Albümü satın almak için

25.10.07

Edwyn Collins - Home Again (EMI, 2007)

"Girl Like You" parçasıyla bizlere kendini tanıtmış, klibindeki gölgede duran seksi kadın figürüyle ergenlik dönemimizde dikkat çekmişti. Aradan uzun yıllar geçti. Albüm çıkardı, sesi çıkmadı, yine o başarıyı yakalamaya çalıştı ama dikkatleri üzerine çekemedi. Sonuç olarak da 12 yıl geldi geçti.

Edwyn Collins Eylül ayının 2. yarısında yeni albümü "Home Again"'i çıkardı. Aslında bu albümü çıkarması pek de kolay olmadı. 2 kere beyin ameliyatı oldu kanama sebebiyle. Ölümden döndü. Uzun süre yürüyemedi ve konuşamadı. Albümdeki parçaları önceden hazırlamıştı ancak sağlık problemleri sebebiyle beklemedeydi. Ve sonunda uzun bir terapinin ardından aldı eline gitarı ve albümü tamamladı.

Bu sefer "Girl Like You" ile olduğu gibi tek parçayla vurmak yerine tüm albümle bir şeyler yapmayı hedeflemiş görünüyor. Genel olarak Blues ekseninden Rock ve Pop'a dirsek temasıyla devam etmiş albümde. "Superstar Talking Blues" albümün en hareketli ve eski Blues havasını yansıtıyor temelinde. Folk'la birlikte karşımı güzel olmuş. "7th Son"'da da benzerlikler var ancak onda Folk daha baskın bir noktada.

Albümde Indie Pop olarak tek parça var, "Then I Cried" ama onda da derinden Folk yapısı ağır hissediliyor. Blues ve Folk'u albümde oldukça güzel kullandığını söyleyebilirim. Hani albüm olarak şaheser değila am dinlenebilirliği gayet yüksek. Hatta araba kullanırken veya kitap okurken çok da güzel dinlenir, en ufak rahatsızlık hissi vermez. Hele "You'll Never Know (My Love)"'da biraz daha Chris Rea tarzı bir vokal yaratabilseydi o zaman benim için tam olurdu.

Edwyn Collins bu albüm sayesinde 1995'te yaşadığı popülerlik patlamasına kesinlikle ulaşamaz. Ama çok daha sağlam bir adım atmış oldu profesyonel müzik hayatı açısından ve ileride kendisinden bir beklentim olmasını sağladı. Umarım böyle devam eder. Tek parçalık albüm yapmaktansa öne fırlayan bir parça olmadan bir bütün albüm yapmak çok daha iyi bana göre.

Beğendiğim parçalar:

3) You'll Never Know (My Love)
4) 7th Son
7) Superstar Talking Blues
10) Written In Stone
12) Then I Cried

MP3: Edwyn Collins - You'll Never Know (My Love)
MP3: Edwyn Collins - 7th Son

Edwyn Collins resmi sitesi
Edwyn Collins @ MySpace
Albümü satın almak için

22.10.07

The Orb - The Dream (Traffic Inc, 2007)

3 haftalık süre içerisine bu kadar güzel müzik sıkıştırıp bizleri şapşala çevirmenin sebebi ne gerçekten çok merak ediyorum. Radiohead, Mark Knopfler ve Beirut sanki yılda başka zaman yokmuş gibi ard arda albümlerini çıkardılar ve şimdi de The Orb onları izliyor. Bu kadar güzel müziğe böylesine kısa sürede maruz kalmak psikolojimizi bozabilir.

The Orb Alex Paterson ve eski KLF üyesi Jimmy Cauty'nin kurmuş olduğu bir grup. 1990'lar boyunca bana elektronik müziği sevdirmede önemli bir mihenk taşı. Daha sonra Jimmy ayrılıyor ve birkaç değişimden sonra The Orb son halini alarak Thomas Fehlmann'la devam ediyordu. Bunun bir açılımı olarak da bundan önceki albümlerini Kompakt'tan yayınlamışlardı zaten. Derken bu albüm için Fehlmann'ın da ayrıldığını öğrendikten sonra grubun şu anda eski üyesi Orbster Youth ve Dreadzone'dan Tim Brian ile yola devam ettiğini söyleyelim. Ancak değişim sadece 2. elemanlarda oldu her zaman. Albümlerin prodüktörü ve müzik yönetmeni Alex kaldığından The Orb değişimlere rağmen müzik anlayışında her zaman sabit kaldı. Techno ve Ambient'ın eşsiz bir bileşimi.

The Orb'un müziğini tanımlamak için en uygun şey After Party müziğidir. Ama bunu elbette basit olarak algılamamak lazım. Kruder & Dorfmeister'le birlikte en güzel parti sonrası rahatlama müziğinin yaratıcılarıdır kendileri. Hatta daha da ileri gitmek gerekirse Türkiye'de 2002'de Solar Beach'te düzenlenen Bughole festivalinde yer aldıklarında onları seyreden bir avuç insandan biriydim. Aldığım haz o denli yüksekti ki kendimi bir anda yanımda tanımadığım 45-50 yaşında bir adamla The Orb'u tartışırken buldum. Oradaki herkes hipnoz olmuş gibi bu güzel müziği dinliyordu.

"The Dream"' gelelim şimdi de. Grup bildiğimiz müziğini yapıyor. Dönemsel olarak oryantal öğeler katmışlar parçalarına. Ama temelde bildiğimiz ve sevdiğimiz The Orb. Albümde yine Alex Paterson'un yönetmenliği mevcut. Vokaller yine her zamanki o uzaysal melodiler hazırlayacak biçimde yer alıyor. Techno asla atlanan bir öğe değil ancak Ambient'ın havasını da bozmayacak bir biçimde varlığını sürdürüyor. Zaman zaman yerini diğer türlere de bırakıyor. Örneğin DDD (Dirty Disco Dub)'da biraz trip hop moduyla başlıyor ve tabla vuruşları da eşlik ediyor. Daha sonra synth'lerle durumu biraz eşitliyorlar. Benzeri "Lost & Found"'da da var. Ama bu sefer biraz daha Dub ağırlıklı. Biraz Rootman esintisi var diyelim. "Mother Nature"'da ise hip hop etkisi oldukça açık. Zaten vokal de bu yönde.

Melodisel anlamda yine dinleyeni alıp başka yerlere götürmesi an meselesi. Dikkat etmek gerekiyor. Çabucak kapılabiliyorsunuz albümün yörüngesine. Aman kapılın ne olacak. Böyle albümler insanın karşısına her zaman çıkıyor. Tadını çıkarmak lazım.

Beğendiğim çalışmalar:

1) The Dream
2) Vuja De
4) A Beautiful Day
5) DDD (Dirty Disco Dub)
11) Katskills
12) High Noon
14) Codes

MP3: The Orb - Vuja De
MP3: The Orb - A Beautiful Day

The Orb resmi sitesi
The Orb @ MySpace
Albümü satın almak için (Tükenmiş ama gelecek)

Not: Albümün Japonya'da yayınlanan versiyonunda "Let The Music Set You Free" adlı bir bonus parça var. Ama bir şey kaybetmiş değilsiniz. Sevmedim hiç.

19.10.07

SuperMayer - Save The World (Kompakt, 2007)

Kompakt elektronik müzikle alakalı olanların yakından tanıdığı bir plak şirketi. Kompakt adının yanında Kompakt Extra ve Kompakt Pop gibi uzantıları da var ve geçen sene itibariyle Kompakt Mp3 adlı siteyi de kurarak elektronik müzik açısından önemli bir satış mecrası haline geldi.

E bunların başında kim var, Michael Mayer. Bu oluşumda önemli bir pozisyonda yer alan bir diğer kişi kim, Superpitcher. Ortalamalarını al, SuperMayer. Elbette Minimalist elektronik müziğin bu denli iki önemli ismi bir oluşuma giriştiklerinde bu gerçekten dikkat çekici bir hal alıyor. Elbette kendilerinin de gaza gelip SuperMayer, Save The World gibi Superman moduna girmeleri de ayrı bir mesele.

Elbette ikiliden beklenen doğal olarak minimalist eksende inanılmaz çalışmalar ortaya koymalarıydı. Aslında ilk başlarda ortaya koydukları setler ve düzenlemelerle bu yönde bir sinyal verdiler. Daha sonra albümlerinin çıkacağı haberi beklentilerin yükselmesine yol açtı.

SuperMayer'in albümü 17 Eylül'de piyasaya çıktı ve genel anlamda şaşırtıcı bir yapısı var. Albümde Indie pop'tan, Minimal House'a, Synth Pop'tan, Disco'ya kadar çeşitli türler mevcut. Aaa pardon Minimal Tekno'yu unutmuşum. Albümdeki en beğendiğim parça olan "Two Of Us"'ı nasıl unuturum, ayıp oldu şimdi.

Evet albüm biraz çorba. Müzikal açıdan genel olarak beklenen seviyelere yaklaştıysa da albümün kendi içindeki tutarsızlığı bir nebze rahatsız ediyor. Ancak açıkça söylemek gerekirse ikilinin uzman oldukları türlerde yaptıkları çalışmalar dikkat çekici. "Saturndays" ve "Two Of Us" çok başarılı. Bunun yanında "The Lonesome King", "Us And Them" ve "Planet Sunrise" oldukça sıradan çalışmalar. Indie Pop türündeki "The Art Of Letting Go" ise farklı ve kaliteli tek deneme olarak dikkatimi çekti.

Sonuç olarak plak olarak çıksa da çok üzülmeyeceğim, fazla bir şey kaybetmeyeceğim bir çalışma olmuş. Keşke böyle iki arada bir derede kalacağına minimalist olanları bir plakta birleştirip tamamen farklı bir albüm çıkarsalardı. Neyse artık başka bahara diyoruz.

MP3: SuperMayer - The Art Of Letting Go
MP3: SuperMayer - Two Of Us (Extended Version)

SuperMayer @ MySpace
Albümü satın almak için

14.10.07

Mark Knopfler - Kill To Get Crimson (Warner, 2007)

Nasıl anlatılır bu adam? 1977'de git sen Dire Straits'i kur, sonra tam biz ısınmaya başlamışken 1991'de grubu dağıt ama kendi kendine çalışmaya devam et. Bu arada gelmiş geçmiş en iyi 27. gitarist seçil, film müzikleri yap, onu yap bunu yap. Arkanda benim diyen gitaristlerin bile şapka çıkardığı bir kariyer bırak.

İskoç Mark, bizde çok iz bıraktı. MTV'de yayınlanan ilk klip "Money For Nothing"'di ve son döneme kadar çok sık yayınlanırdı. Klibi o kadar çok seyrettim ki hala ezberimde. Bir "Sultans Of Swing", bir "Love Over Gold", "Brothers In Arms", "Tunnel Of Love", "So Far Away", "Walk Of Life", "Calling Elvis", "Heavy Fuel". Gider bu liste daha.

Mark Knopfler 91'den sonra solo kariyerine başladı ve içlerinde en sevdiğim "Wag The Dog"'unki olmak üzere birçok film müziğine imza attı. Bunun yanında stüdyo albümleriyle de bizi mahrum bırakmadı yeteneğinden. Geçen ayın ortasında da yeni albümüyle bizlere tekrar merhaba diyor.

"Kill To Get Crimson" bizlere anıları hatırlatmak amacıyla yapılmış bir albüme benziyor. Elbette Dire Straits enerjisinden uzak ancak bu sefer de göz pınarlarını hedef alıyor. Aile muhabbetlerinde şarkı söyleyen aile büyüğü edası var. Albüm bu derece sıcak ve samimi.

Albümün genelinde akustik gitarın ağırlığını görüyoruz. Bunlarla yağmurlu bir sonbahar gününde pencere önünde kitap dinlerken insanı mutlu edecek bir müzik yapmayı başarmış. Başarmış demeye pek gerek görmüyorum aslında, bekleneni karşılamış sadece.

Bazı noktalarda, özellikle "We Can Get Wild"'da ciddi bir Chris Rea havası var. Benzeri "Punish The Monkey" adlı çalışmada da var ama parça o kadar güzel ki bir laf edesim yok. Bunun bir sebebi de eski Dire Straits havasını da içinde barındırması. Doğrudan Dire Straits hayranlarını mutlu edeceğine emin olduğum bir parça.

Kitapçıktaki resimlerden Mark'ın artık yaşlandığını ve biraz da kilo aldığını görmek mümkün ama formundan hiçbir şey kaybetmediğini söylemeliyim. Yine aynı karizma, yine aynı yetenek, yine o tanıdık sesle kulağımıza esen güzel melodiler. Sonuçta dinlenesi, güzel bir albüm.

MP3: Mark Knopfler - True Love Will Never Fade
MP3: Mark Knopfler - Punish The Monkey

Mark Knopfler resmi sitesi
Albümün Türkiye distibütörü Topkapı Müzik
Albümü satın almak için (Türkiye'de DnR'larda var ama Internette yok)

6.10.07

Hard-Fi - Once Upon A Time In The West (Warner, 2007)

Hard-Fi Staines merkezli bir İngiliz İndie Rock grubu. Grup Richard Archer'ın vokalde, Kai Stephens'in bas gitarda, Ross Phillips'in gitarda ve Steve Kemp'in bateride yerlerini almasıyla oluşuyor. Kendilerini 2005 yılında birçok derginin en iyi albümler listesine giren "Stars Of CCTV" albümleriyle de tanıyoruz. Aslında ben Harun İzer sayesinde tanımıştım ne yalan söyleyeyim. Hem niye söyleyeyim. Kendisi Best Of 2006 listesine bile sokmaya çalışmıştı bu albümü.

İlginçtir ki 2005 yılında çıkardıkları albüm önce bir furya ile büyük ilgi gördü, daha sonra ilgi azalırken bir anda tekrar bir akım başladı ve albüm çıkışından 6 ay sonra İngiltere'de 1 numaraya fırladı. Hani açıklamakta zorlanacağım bir durum.

Grubun müziği bildiğimiz enerjik İndie Rock gruplarına ek olarak biraz Punk Rock havası da taşıyor. Sanırım beğenisindeki temel öğe de bu iki türü güzel bir şekilde birleştirmesi. Zira özellikle İngiltere'deki Punk Rock beğeni potansiyeli göz önünde bulundurulduğunda bunu moda olan İndie Rock ile birleştirmek pek de sihirli olmayan bir formül. Ama Hard-Fi gibi başarılı bir şekilde yapmak işin püf noktası. Bu arada Hard-Fi grubu The Clash hayranlıklarını da açıkça belirtiyor.

Yeni albümleri Eylül ayının 2. yarısında çıktı. Albümün kapağı bir tartışma konusu oldu. Hani daha önceki albümlerinin kapağı düşünüldüğünde bu çok da şaşırtıcı bir şey değil aslında ama yine de büyük plak şirketleri ortalığı karıştırmayı ve farklı olana karşı çıkmayı seviyorlar. Ama sonuçta vız gelmiş tırıs gitmiş. Albümde kapak resmi yok.

Müzikal açıdan eskisinin devamı bir havadalar. Bunun yanında bir nebze Killers vari enerjik İndie Poppy Rock benzerliği dikkatimi çekiyor. "Television" adlı parçayı da birine benzetiyorum ama nedense çıkaramadım. Ama birine çok feci benziyor. Albümün açılış parçası "Suburban Knights" zaten ortalığı inletiyor yeterince. Çok güzel ve enerjik bir parça. Festivaller için biçilmiş kaftan misali. Heeeeeey, Ooooooo. Gider böyle deliler gibi valla.

"I Shall Overcome" bana bir Pop şarkının altyapısını almış gibi geldi. Enrique Inglesias mı desem bilemiyorum ama güzel yakışmış parçanın üstüne sonuçta. Parçada da klasik şehir hayatının zorluklarından bahsediyor gençler. Bu onların sözlerinin en temel konusu herhalde. Nadiren romantizmin zorluklarına da giriyorlar. Zorluk nerede varsa oradalar bir bakıma. Ama sözlerle parçaları uygun kotarıyorlar.

"Watch Me Fall Apart" albümdeki ciddi anlamda tek farklı parça ve çok sevdim. Senfonik Rock türündeki parçayı gerek vokal, gerek melodisel anlamda çok iyi bir temele oturtmuşlar. "I Close My Eyes"'da ise birebir modern The Clash karşımızda. Çok güzel bu da. Amanın "Can't Get Along (Without You)"'da da var bu durum. Ama bu sefer hoş, tam güzel diyemem. E eskisini (The Clash) yaptığım gibi yenisini de kucaklıyorum haliyle. Çaktırmayın.

MP3: Hard-Fi - Tonight
MP3: Hard-Fi - Watch Me Fall Apart

Hard-Fi resmi sitesi
Hard-Fi @ MySpace
Albümü satın almak için

5.10.07

Ay Tutulması - Eylül 2007

Daha önce de söylediğim gibi her ay bittikten sonra o ay incelediğim albümlerden akılda kalan en önemli parçaları tekrar sizlerle paylaşacağım. Eylül ayının en beğendiğim parçaları liste halinde aşağıda.

1) Guts - Sweet Love
2) Guts - Nightmare Of Paris
3) Porn Sword Tobacco - Giftwrap Yourself, Slowly
4) Ben Harper - Fight Outta You
5) Modeselektor - 2000007
6) Spoon - Don't Make Me A Target
7) James Blunt - 1973
8) SWOD - Insects
9) Vector Lovers - Hush Now
10) EZ-Rollers - We Got Vibes

3.10.07

Guts - Le Bienheureux (Wax On, 2007)

Equinox Müzik'ten bana promosu yaklaşık 4-5 ay önce gelen bir albüm bu. Albüm çıkana kadar akla karayı seçtim kendimi tutmak için. Yılın en iyi albümleri listemde doğrudan yer alacağını söyleyeyim. Albümü alıp ilk dinlediğimden beri kendimde değilim.

Şimdi Guts kim onu söyleyeyim. Adı Fabrice. Fransız bir sanatçı ve Ibiza'da yaşıyor. Daha önce Alliance Ethnik adlı grubu kurmuş ve bu grupla başarı kazanmış ama artık solo kariyerini izlemeye karar vermiş. İlk albümüyle de ortalığı ciddi anlamda karıştıracak.

Fabrice'in en iyi arkadaşlarından biri Nightmares On Wax yani DJ Ease. Türleri de çok benziyor, yaptıkları işlerin kalitesi de. Ama işin en güzel noktası bu değil. Ben bu albümün gazıyla Fabrice'le konuştum ve kendisiyle Skype'tan bir röportaj yaptım. Zaten albümü dinledikten sonra siz de neden röportaj yapma isteğiyle kavrulduğumu anlayacaksınız.

Albüm Nujazz, Groove türlerinde. Nightmares On Wax'e ciddi yakınlığı var. Onun dışında Saint Germain, Bonobo ve nadiren De-Phazz benzerliği var. Bu saydıklarım iddialı isimler elbette. Parçalar da öyle.

Şimdi bu kadar övmenin suyunu çıkarmadan parçalara geçeyim.

Albüm Intro'nun ardından "Good Morning" ile başlıyor. Jamaika merkezli bir vokalin etrafında aksak ritmler ve güzel bir gitar melodisiyle başarılı bir girizgah. Vokal gerçekten çok hoş. Arkasından "Everybody Know" ile giriyoruz artık albüme. İlk parçanın temel olarak benzeri bir yapıda vuruş ve melodilerde. Bu sefer Nujazz'e uygun bir vokal var. Vuruşlar çok etkili. "You Know Dat Shit!!!" Fabrice'in Hip Hop geçmişi konusunda izlenimler taşıyor. Albümün genelindeki aksak ritm uygulaması burada Big Beat benzeri bir havada. Naif piyano melodisiyle mükemmel uyum sağlamış. "Escucha Me" ile devam ediyoruz ve trompetler geliyor. Bir Big Beat daha. Of. Masamı sallıyor sublar. Devamında tam tersi bir havada "Metis" geliyor. Çok etkileyici melodilerle içine çekiyor. Yorum yapamıyorum. Basit ama o kadar güzel bir gitar melodisi var ki evlere şenlik. Ve şimdi de albümün öte çalışmalarından "Nightmare Of Paris" geliyor. Karşımızda yine gitar ve aksak ritm. Müziğin en güzel halleri bunlar işte. Moral bozukluğu falan hak getire. 2 kere dinleyin dünya umrunuzda olmaz. Parçanın tek eksiği kısa olması.

"Take A Look Around You" ile yolumuza bakalım biz. Atın ayak sesleriyle uyumlu bir vuruş kompozisyonu ile girip arkasından aksağına kavuşuyor. Güzelce devam ediyor. "Pura-Vida" Hispanik bir havayla giriyor vokallere de dayanarak. Arkasından Hip Hop havalı bir hale bürünüyor. Orishas vokali gelse yadırgamam. Gelmedi, yine yadırgamadım güzelliğinden dolayı. "Skunkfunk" ile biraz daha Trip Hop havası yakalıyoruz. Daha detaylı olmak gerekirse Massive Attack havası. Gerek vokal, gerek melodi bunu anlatıyor. "Cry & Smile" yine güzel bir gitar melodisiyle karşılıyor. Melodi, aksak vuruşların da önünde güzelliğini sergiliyor adeta. Sırada "And The Living Is Easy!!!" lalayların eşliğinde bir erkek vokaliyle geliyor ve eğlence kopup gidiyor. Mutlu mutlu sırıtıyorum. Albümün en uzun parçası ve kesinlikle süresinin hakkını veriyor.

Sonunda geliyor "Sweet Love" albümün son çeyreğinde. Yılın en güzel parçalarından biri. Kulağa fısıldanan Sweet Love nakaratı ilahi bir gitar melodisi ve aksak ritmlerle birleşip Nirvana'ya ulaştırıyor beni. Trompetin de hakkını yememek lazım. Ben bir daha dinleyeceğim devam etmeden önce. Bu parçayı bir kere dinleyip geçmek günah. Ancak şimdi "Endless Night"'a geçiyorum. Bitmiyor eziyet. Ağlamak istiyorum sayın seyirciler. Albümden örnek olarak koyacak parça seçemiyorum. Big beat temelli muhteşem bir melodi karşımızda. Balalayka olduğundan şüphelendiğim bir melodi ek geliyor. Nirvana'ya ulaştım inemiyorum. "Narco Trip" ile sakinleşiyoruz. Biraz De-Phazz moduna giriyoruz trompet melodisi ve ağır, aksak ilerleyen vuruşlarla. "I Love You (It's So Hard To Say)" ile "Everybody Know" benzeri bir vokal anlayışıyla Nujazz'e geri dönüyoruz giderayak. Albüm bitiyor ama Tanrı Winamp'i icat etmiş, o da repeat'i. Daha ne isterim.

Açıkçası Equinox Müzik albümü getirecek mi bilmiyorum Türkiye'ye ama umarım getirir. Getirmezse baskı yapın. Böyle güzel müzikler mutlaka Türkiye'ye de gelmeli, sanatçılar da keza. Bu arada Guts ile yaptığım röportajı da umarım en kısa zamanda hazırlayıp size sunacağım.

MP3: Guts - Nightmare Of Paris
MP3: Guts - And The Living Is Easy!!!
MP3: Guts - Sweet Love

Guts @ MySpace
Albümü satın almak için

28.9.07

Kısa Kısa Plaklar... (16)

Uzun zamandır ara verdiğim bu "Kısa Kısa" serilerini biraz ihmal ettim. Kendimizi affettirmenin zamanı geldi.

(Am 025) Robert Babicz - Pingpong In Moonlight

Genel olarak başarılı çizgisiyle dikkat çeken iki isim, Robert Babicz ve Audiomatique Recordings. Bu ikilinin buluşmasından ortaya çıkan plak ise benim son iki aydır dinlediğim en iyi çalışmalardan birini sundu. Plağa adını veren "Pingpong In Moonlight" muhteşem bir techno olarak karşımıza çıkıyor. Babicz'in ince acid nidalı melodisi güçlü vuruşlarla destekleniyor. Yılın en iyilerinden olacak türünde. B yüzündeki "Hope" ise daha sakin bir Techno var. Ancak yapısının çok iyi olduğunu söyleyebilirim. Tek hoşuma gitmeyen orta bölümlerdeki trancevari melodi. Onun haricinde güzel.

Plak için

(Eminor 008) Alessio Mereu - Never Forget Remixes

Alessio Mereu ilk defa karşıma çıkan bir isim ancak bu yeniden düzenleme plağıyla ciddi anlamda takdirimi kazandı. Aslında parçalar onun "Never Forget" adlı çalışmasından farklı ama yine de adamcağızı boş geçmeyelim. Gelelim parçalara. A1'deki düzenleme Björn Stolpmann'a ait. Minimal Tech House kıvamında ve sürükleyici. Vuruş kullanımı Terry Lee Brown Jr.'ı andırıyor. Bu da güzel demek. A2'deki Canson düzenlemesi ise plaktaki açık ara favorim. Biraz daha Minimal Techno havasında. Daha kararlı vuruşlar ve minik ses kesitleriyle güzel bir hale gelmiş. B1'e geldiğimizde Philipp Wolgast Minimal techno tarzı bir düzenlemeye yapmış. Ses kesiti seçimi ve kullanımı biraz yersiz. Bu yüzden pek beğenmedim. B2'de karşımıza Polarte çıkıyor düzenlemesiyle. Yine Minimal Techno tür olarak hakim ancak diğer ikisine göre çok daha naif bir halde. Eski Schranz Techno gibi tek düzeliğe yenik düşüyor dinlerken.

Plak için

(Dtp Ltd 010) Anthony Rother - So Good

Geldik başımın belasına. Artık kurtulamadığım için de koyverdim. Bir süredir sessiz kalan Rother albüm hazırlığında olduğundan beklentiler o yöndeydi ama öncesinde plağı çıktı karşımıza. Plak tamamen klasik Rother tarzının bir örneği. Öncelikle A1'de parçanın enstrümental versiyonu var. A2'de ise karşımıza bu sefer sadece vokal kısmı (Acapella'sı) geliyor. Yani işin özü tek parçalık bir plak bu, içinde ne bir düzenleme var ne de ek parça. B1'de sonunda parçanın bütün halini dinleme şansını buluyoruz. Aksak ve keskin vuruşlar, metalik vokal ve altta klasik bir synth melodisi. Bir insan bu kadar benzer tarzda altyapıyla parça üretip sürekli farklı sonuçlar çıkarıyorsa tebrik etmek gerek. Ama yine de sanırım yakında farklı birkaç adım atması gerekiyor.

Plak için

24.9.07

Swod - Sekunden (City Centre Offices, 2007)

Bu aralar City Centre Offices'a (CCO) iyice takmış durumdayım. Ama elimde değil. Elektronik müziğin böylesine güzel varyasyonlarını karşıma çıkardıkça elimde olmadan tutulup gidiyorum. Bu sefer karşımızda 7 Eylül'de albümü çıkan Oliver Doerell ve Stephan Wöhrmann (Swod) var. Swod adı da isim ve soyadlarının ilk harflerinin birleşmesinden geliyor.

Oliver, CCO'dan Dictaphone takma adıyla birçok plak ve albüm çıkardı. Grupta elektro gitar, bas gitar çalıyor ve elektronik müzik altyapılarıyla ilgileniyor. Stephan Wöhrmann ise piyano ve bateride yerini alıyor. Her ikisinin de neo klasik müzik geçmişi var. Bu da tüm çalışmalarına yansıyor doğal olarak.

Swod 2004 yılında ilk "Gehen" albümüyle karşımıza çıktı. Açıkçası o albümü dinlediğimde tutulmuştum onlara. Piyano, gitar, elektronik müzik birleşiminden çıkan çok güzel bir neo klasik müzik kompozisyonu albüm boyunca yoğun etkisini sürdürüyordu. "Sekunden" albümünde de bu aynı başarı ve güzellik devam ediyor.

Albümde tüm parçalar piyano melodisi üzerine kurulmuş. Bu melodi genel olarak klasik müzik ekseninde gelişiyor. Onun üzerine örneğin "Deer"'da Fennesz benzeri geniş gitar melodileri yerleşmiş. Altta ise elektronik vuruşlar ve ses kesitleri ile desteklenmiş. Bu kombinasyon değişik melodiler, vuruş yapıları ve ses kesitleriyle diğer parçalarda da yer alıyor. Ritm genel olarak yavaş. Bu da melankolik ve duygusal bir hava yaratıyor. Bunun haricinde gitarın geniş melodilerle kullanması da puslu bir hava yaratmış. Bazı noktalarda depresifliğe yaklaştığını söylemek gerek.

Minimalizme de göz kırpıyor. Terry Riley tarzı bir minimalizm dinlemek mümkün. Özellikle piyano bu konuda oldukça belirgin. Sonuçta genel olarak hayranlıkla dinlenen, çok güzel bir albüm. Tavsiye ederken saniye bile düşünmeyeceğim bir çalışma.

MP3: Swod - Deer
MP3: Swod - Insects

Swod resmi sitesi
Albümü satın almak için

20.9.07

Acieed Devrimi!

Kese Kağıdı dergisi için Acid temelli House ve Techno türlerinin 20. yıldönümü adına yazdığım yazıyı aşağıda bulabilirsiniz. 1980'lerin sonlarında ve 1990'lar boyunca Acid mi Metal mi tartışmasının tarafı olan ve aslında bence büyük ölçüde yanlış anlaşılan bir hareket olan Acid Devrimi'nin kısmi olarak anlatımı ve örneklemelerini okuyabilirsiniz. En altta ise 10 adet klasikleşmiş, 5 adet yeni Acid kökenli parçayı bulabilirsiniz. Herkese iyi okumalar. Notasız gününüz geçmesin.

Sühan Gürer

ACID DEVRIMI!

Trafik ışıkları toplumsal hayatın bazen can sıkan ama mutlak düzen gerektiren öğelerinden. Hele bir de İstanbul ve Türkiye’nin yağız şoförleri söz konusu olduğunda elzemliği en ufak şüpheye dahi yer bırakmıyor. Arabadakiler için kırmızı, sarı yeşil, yürüyenler için ise sarısız bir kırmızı yeşil. Kırmızı herhalde en antipatiği. Yeşil ise görüldüğünde (Renk körü değilseniz) insanda hafif bir mutluluk yaratıyor. Ama ya sarı? Ben en çok sarıyı seviyorum aslında. Bunun iki sebebi var. Birincisi seçimi bana bırakıyor. Gazlayıp devam da edebilirim, yavaşlayıp kırmızının yanmasını bekleyebilirim arkamdakinin “Niye geçmedin lan?!” nidalı kornasını göze alarak. Ama belki de sevmemin altında yatan asıl sebep bana bir devrimi anlatması, Acid devrimini.

Acid deyince herkesin aklına ilk gelen şey Mr. Hoffman’dır. Mr. Hoffman alabildiğine sempatik sırıtkan bir sarı şey. Şey çünkü sadece, hiçbir özelliği yok. Don’t Worry, Be Happy’nin çizimsel versiyonu. Ama Acid devrimi Mr. Hoffman’dan çok daha yönü olan bir olaydı. Modern müzik ve eğlence anlayışında yepyeni bir akımın başlamasına ön ayak oldu ve bu zorlu yolda devletlerden dahi çok sert tepkiler aldı.

Her şey 1987 yılında başladı. Aslında önceden de sesi geliyordu ama resmen hem kitlelerin tanıması, hem de adının koyulması bu dönemde gerçekleşti. Acid House ismini kimin koyduğu ve neden koyulduğu hala tartışma konusu olsa da bu konudaki en temel kaynak Roland 303 bas makinesinin çıkardığı sesler temel alınarak 1987 yılında koyulduğu yönünde. Tamam ismini anladık da nedir Acid house?

Acid house, house türünün 1980’lerin başında Chicago’dan çıkıp yayılmasının ardından ortaya çıkan bir türevi. Ama belki de bugüne kadar ortaya çıkan müzik türevleri arasında en etkin olanı. House parçaları baz alınarak Roland 303’ün etkisiyle apayrı bir hale sokuluyordu ve bu dans etmeyi amaçlayan kitleyi çılgına çeviriyordu.

Yine Chicago’da başlayan akım Phuture’ın “Acid Trax”, Frankie Knuckles’ın “Your Love”, Armando’nun “Land For Confusion”, Lil Louis’in “French Kiss” ve Marshall Jefferson “Move Your Body” adlı parçalarıyla herkesin dilinde dolaşıyordu. Acid House akımı kısa sürede kendini New York’un devasa kulüplerinde buldu. Arkasından yoğun bir ilgi doğdu. Bu ilgi beraberinde birçok şeyi getirdi. Bunlardan ilki yine aynı dönemin popüler uyuşturucusu Ecstacy’nin (Nam-ı diğer EX) bu müzikle ilintilenmesi başladı. Elbette bu haksız bir görüş değildi çünkü gerek Chicago’da, gerekse New York’ta Acid House akımıyla birlikte Ecstacy kullanımında yoğun bir artış yaşandı. Bu noktada devreye devlet girdi ve Acid House kötülenmeye başladı. DJ’ler suçlular gibi gösterildi ve birçoğu tepkilerden sıkılıp soluğu Ibiza’da aldılar. Tatil için mükemmel bir imkan sunan Ibiza bir anda eğlencenin de merkezi haline geldi. Akım Ibiza’ya tatile gelen Danny Rampling, Paul Oakenfold (Oakey), Nicky Holloway ve Johnny Walker (Evet isim benzerliği) sayesinde kendini Ingiltere’de buldu. İngiltere Amerika’nın aksine büyük bir kucak açtı akıma ve her ne kadar Ecstasy’nin benzer etkisi burada yaşandıysa da akım inanılmaz derecede güçlendi. 4’lünün Ingiltere’ye dönmesinin ardından 6 ay geçmeden bütün büyük kulüplerde Acid House çalınıyor, gelen kitle kulüpleri hınca hınç dolduruyordu. 808 State “Pacific”, The Shamen “Ebeneezer Goode” ve D Mob İngiltere’de listeleri karıştıran “We Call It Acieed” adlı parçalarıyla bu akıma destek oldular.

Acid House akımı İngiltere’de en tepelere vurduğunda Amerika boş durmuyordu. Detroit daha önce house akımına karşı techno’yla cevap verdiği gibi Acid House’a da Acid Techno’yla cevap verdi. Daha güçlü ritmlerin yanında Roland 303 ve 808 melodileriyle bir anda ortalık karıştı. Bu resmen öyle olmaz asıl böyle olur niteliğinde bir cevaptı. Josh Wink, Joey Beltram, Richie Hawtin ve Jeff Mills doğrudan olaya el attılar ve bu akımı çok hızlı bir şekilde yükselttiler. Bunlar arasında özellikle Josh Wink’in “Higher State Of Conciousness”’ı bu türün resmi parçası haline geldi. Hala çalınsa şimdi de kulüpleri yıkacak yapıda. Zaten şu ana kadar yaklaşık 80 adet düzenleme plağı çıkmış durumda resmi ve gayri-resmi.

Acid Techno daha sonra kendini minimalist akımla birleştirdi ve karşımıza Richie Hawtin’in projesi Plastikman ile çıktı. Aslında Acid devriminin ağırlığını yitirmeye başladığı bir dönemde bu ilaç gibi geldi. Logosundan müziğine kadar birçok şekilde yepyeni bir tarz ortaya çıkardı. Ayrıca Ecstacy ile özdeşleştirilen Acid House artık yerini LSD ile özdeşleştirilen Minimalist Acid Techno’ya bırakmıştı. Yani Acid’in başı uyuşturucudan kurtulmadı.

Belçika’da da benzeri bir akım çıktı aynı dönemde. Bu ise Acid Trance olarak adlandırıldı. Daha sonra hemen Alman’lar olaya el attılar Kai Tracid, Emmanuel Top ve Phobia’yla. Acid Trance’i endüstriyel kültürleriyle birleştirdiler. Klasik trance’e göre daha yavaş, uzaysal melodiler ve hafif ambient havası vardı. Bu akım daha sonra yerini tamamen Ambient’a bıraktı ama hala Pete Namlook, Uwe Schmidt gibi sanatçıların çalışmalarında yer buluyor zaman zaman. Uyuşturucu bu sefer de Orta Avrupa’yı fethetmişti.

Uyuşturucuyla yaşanan bu problemler zamanla bu tarzlara karşı yoğun bir kamuoyu tepkisine dönüştü. Gençleri yoldan çıkartan kaka çocuk pozisyonuna düşen DJ’ler dünyanın birçok yerinde tepkilere maruz kaldı. İngiltere’de kendini akımın öncüsü ilan eden ama aslında sadece aklıevvel bir fırsatçı olan Tony Colston-Hayter inanılmaz bir tepki aldı. Arkasından İngiliz gizli servisi MI6 tarafından takip edilmeye başlandı ve daha sonra kendisine 1 yıllık bir tatil ayarladı, İngiltere’den kaçtı. Benzerleri diğer ülkelerde de yaşandı. Sonuç olarak Acid günümüzde hala varlığını koruyan, uyuşturucunun elektronik müzikle bağdaşlaştırılmasında büyük katkısı olan bir müzik türü. 20. doğum yılında her trafik ışığına yaklaştığımda sarıyı görünce aklıma gelmesi ve saygı gösterip de durmam boşuna değil. Artık kornaya basmayın lütfen.

Dinlenmesi gereken klasik Acid House ve Acid Techno parçaları:

Adonis - No Way Back
Armando - Downfall
D-Mob - We Call It Acieed
Fast Eddie - Acid Thunder
Hithouse - Jack To The Sound Of The Underground
Lil Louis - French Kiss
Phuture - Acid Trax
Phuture - Got The Bug
The Housemasterz Boyz - House Nation
Josh Wink - Higher State Of Conciousness

Yeni örnek parçalar:

Rob Acid - On Fire (R U OK Acapella Mix By Suhan)
Roberto Rodriguez - The Days We Lost
Shlomi Aber - Freakside (Gel Abril Acid Rework)
The Ace Of Clubs - Fruitacid
The Ace Of Clubs - Patriotic Acid

17.9.07

St. Vincent - Marry Me (Beggars Banquet, 2007)

St. Vincent kim? Annie Clark. E peki o kim? Sufjan Stevens'ın turne grubunda yer alan, daha önce de The Polyphonic Spree'nin 3. albümünde vokalleriyle karşımızda olan naif bir bayan. Ayrıca birkaç enstrümanı çalmasıyla biliniyor kendisi. Marry Me'de gitar, org, Moog, bas gitar ve piyano çalmış. Bana da maşallah demek düşer.

Marry Me her nabza şerbet veren bir albüm. Moral bozukluğu, aşk, kızgınlık, karmaşa, ruh haliniz her neyse bu albümde bir şeyler bulabiliyorsunuz. Albümün bu kadar geniş bir kitleye hitap etmiş olmasının altında yatan temel sebep de bu olsa gerek.

Albümde senfonik bir atmosfer var. Ama Rufus Wainwright tarzından oldukça farklı. Yeri geldiğinde elektronik müzikten (Moog aracılığı ile tabii) faydalanmayı bilmiş. Modern bir senfonik indie rock ile çıkmış karşımıza. "Jesus saves, I Spend"'de hafif kilise orkestrasını andıran bir koro bölümü var. Bazı noktalarda Joan As Police Woman'ı hatırlatıyor. Müzikalite açısından zengin bir yapıyla karşımıza çıktığı kesin. Basite kaçmamış. Sonuçta da her ne kadar yoğun bir müzikal yapı olsa da güzel bir albüm. Hatta güzelin de ötesinde bu yılın başarılı işlerinden biri.

MP3: St. Vincent - Now Now
MP3: St. Vincent - The Apocalypse Song

St. Vincent resmi sitesi
St. Vincent @ MySpace
Satın almak için

11.9.07

Modeselektor - Happy Birthday (Bpitch Control, 2007)

Gernot Bronsert ve Sebastian Szary 'den oluşan Bpitch Control'ün çılgın ikilisi Modeselektor 2 yıl aradan sonra yeni albümleriyle karşımızda. Yine aynı dönemde albüm turnesi kapsamında, düzenlediğim "Spektrum Nights" gecelerinin de konuğu olan ikilinin nasıl eğlendirdiğini o gece orada olanlar gördü. Gerek albümden, gerek albüm dışından parçaları düzenleyerek muhteşem bir canlı performans sergilemişlerdi.

Ve şimdi kaldıkları yerden devam ediyorlar. Buna en ufak şüphe dahi yok. Çok benzer bir tarz, yine tekno kökenli (Alman olmalarından kelli) bir havadalar ama ilk albümdeki broken beats, big beat, hip hop, eğlenceli ne varsa albümde toplanmış. Rapçi TTC yine bu albümde de var. Onun dışında Maximo Park ve Thom Yorke de albümde yer alıyor.

Neyse albümün içine gelelim. "Godspeed" doğrudan gümbür gümbür geliyor. Teknoya yeni bir bakış açısı. Aksa ritmlerle güçlü bir parça ve kesinlikle iddialı. "2000007" ise TTC vokaliyle çok güzel geliyor. Yoğun synth'lerle birlikte Fransız rapçinin vokali oldukça değişik bir uyum sağlamış. Albüme adını veren "Happy Birthday" ise eğlenceli bir melodiyle başlayıp arkasından vuruşların girmesiyle şahlanıyor. Hani doğumgünü kutlamak için ideal parça diyemem ama kesinlikle kulüpler için uygun.

"Let Your Love Grow" ise reggae vokaliyle başlıyor ve arkasından Apparat geliyor. Gelmiyor tabii aslında ama onun parça yapılarına çok benziyor bu parçanın da yapısı. Sadece biraz daha agresif. "BMI"'da ise Otto Von Schirach IDM altyapısıyla karşımıza çıkıyor. Elbette Otto'nun normal prodüksiyonlarına göre vuruşlar daha güçlü ve kendinden emin. Ama karşımızda öz be öz IDM duruyor. Albüme farklı bir hava katmış her ne kadar ben o derece ısınamadıysam da parçaya. "BM Ocean" yakşalık 2 dakikalık bir ambient, noize arası veriyor tüm sert vuruşlara. Beğenmeyen geçebilir.

Aranın ardından "Sucker Pin" ile Kavinsky paşamızın esintisi geliyor. Parça Kavinsky adıyla çıksa hiç yadırgamazdım. Sert, hızlı ve tekrarlı synth'lerin arkasında esaslı vuruşlar. Son dönemde Kavinsky'e iyice taktığım için iyi geldi bu da. "The First Rebirth" Ortaçağ melodisi üzerine gelen hafif Trance yapıyı içeriyor. Sonlarında yine Apparat esintili aksak vuruşlarla tamamlanıyor parça. "The Dark Side Of The Frog" 1 dakika sürüyor ve derinden gelen "2000007" devamı gibi. Parça "The Dark Side Of The Sun" olarak giriyor tekrar ama bu sefer derinde falan değil, düpedüz beynime vuruyor. Vokalde TTC yerine Puppetmastaz var. Wesside'a düpedüz meydan okuyor bu çocuklar yahu.

"Black Block" ile bu sefer David Carretta veya Terence Fixxmer geliyor. Gelmiyor da anlayın artık. Güçlü synth'lerle Grenoble elektro-teknosunun karışımı. Peh peh. Kolonlarım ağlıyor. Ben de dans ediyorum ama. Gigolo Records'ı yad ediyorum bir andan da. "Edgar" ise bu albümde sıkça gördüğümüz yüksek melodilerin yanındaki aksak vuruşlar olarak söyleyebilirim. Biraz melankolik. Ne birazı, bayağı. "Hyper, Hyper"'da İngiltere'ye uzanıp biraz dub-stepe giriyoruz. Ama synth'ler umarsızca. İngilizler kesin tepki koyar buna. Ama ne derlerse desinler güzel. "Late Check-Out" ile yine ara geliyor 38 saniyelik. Uçak beklerken bir havalaanı lobisindeki piyanoyu dinliyoruz galiba.

"The Wedding Toccata Theme" apaksak ritmlerle giriyor. Kesik bir vuruş yapısının yanında güçlü bir synth melodisi var üstte. Sonra alttan başka bir tanesi giriyor tizden. Bir şeye benzetemedim ben. "The White Flash" Thom Yorke ile birlikte geliyor. Etkisi ortada. Bir anda durulan vuruşlar duygusal bir havaya bürünüyor. "Eraser"'a oranla biraz daha güçlü tabii yine de. Ama Thom Yorke efendimizin Radiohead albümünü çıkarmak yerine nelerle uğraştığını görebiliyoruz tabii. Albümü kapatan parça (18 oldu artık yeter) "Debouttoner" yine synth melodisiyle eşliğinde güçlü vuruşlara sahip. Bu sefer aksak maksak dinlemeden doğrudan teknoya giriyor Modeselektor. Bunca ses içinde şükür ki Kavinsky modeline girmemişler yine. Böylesi daha güzel olmuş.

MP3: Modeselektor - 2000007
MP3: Modeselektor - The Dark Side Of The Sun

Modeselektor @ Myspace (Ana sayfaları buraya yönleniyor)
Satın almak için

6.9.07

Manu Chao - La Radiolina (Because, 2007)

José-Manuel Thomas Arthur Chao. Sevmeyeni az olan insanlardan. Sevmeyeni az müzisyenlerden. Fransa doğumlu ancak Bilbao'lu Bask kökenli ailesi sayesinde köklerinden hiç kopmamış. Ama en büyük özelliği tadından yenmeyecek parçalar yapması.

Küçükken Paris'in eteklerinde yaşıyor Chao ailesi. Manu Chao özellikle babasının sanatçı ve entellektüel çevresi sayesinde çok geniş bir kültürel yelpaze içerisinde büyüyor ve müziğindeki etnik ama modeern yapıların da buna bağlı olduğunu söylüyor.

Kardeşiyle birlikte 1987 yılında Mano Negra adlı grubu kuruyorlar ve Fransa'da başarı kazanıyorlar. İlk albümleriyle Orta ve Kuzey Avrupa'da genel anlamda tanınıyorlar. Grup 1995'te anlaşmazlıklar ertesinde dağılıyor ve başlıyor Manu'nun solo kariyeri.

1998'de "Clandestino" ile şöyle sallayarak bir giriş yaptıktan sonra 2001'de "Proxima Estacion: Esperanza" albümü geldi. Geldi ama hem de nasıl geldi. 2004'te ise tamamen Fransızca olan "Sibérie m'était contée" albümü geldi. Albüm pek ilgi görmedi çünkü Manu Chao Paris eteklerindeki havasına bürünmüş, klasik bakış açısını daraltmış ve albümü etnisizmden uzak tutmuştu.

Neyse her şey bir yana, dün geldi Manu Chao'nun yeni albümü. Taze, sıcak, heyecan dolu. Açıkçası baştan söyleyeyim, albümde ilk 2 dinleyişim sonrasında kendime "Welcome To Tijuana" tarzı bir idol parça bulamadım. Ama bulduklarım genel olarak eğlenceli, güzel yapısı bulunan başarılı parçalar. Öne çıkan pek yok. 21 parçalık bir takım çalışması diyelim. Hani bizim 12 Dev Adam'ın Avrupa Şampiyonasının ilk iki maçında yapamadığı şey, takım olmak.

Parçalar arasında İspanyolca, Fransızca, İtalyanca ve İngilizce vokaller var. Başka bir dil kullandıysa da ben anlamadım arada zira adam bir ton dil biliyor. Albümün adı da İtalyanca ve anlamı "Küçük Radyo".

Bunun haricinde albümde elektro gitar daha ön planda. Sanki biraz daha sertleşmiş bir havası var. Hani sertleşmiş derken yanlış anlaşılmasın, daha agresif gibi. "Rainin In Paradize", "Y Ahora Que", "The Bleedin Clown" ve "El Kitapena"'da oldukça açık bu. Ama bunun yanında "Me Llaman Calle" gibi flamenko esintili ruha hitap eden çalışmalar da var.

Albümde temel nokta ise yine Manu Chao'nun konserde insanları deli gibi eğlendirmek için albüm yapmış olması. Parçalar kısa, az ama öz. Albümdeki 21 çalışmanın 9 tanesi 2 dakikadan kısa. Tabiri caizse potpori var karşımızda. Ama tadına doyamadığım bir potpori. Bizi çok bekletti ama sonunda değdi. Herkese tavsiye ederim.

Beğendiğim çalışmalar:

1) 13 Dias
3) Politik Kills
7) Me Llaman Calle
10) Mundoreves
12) La Vida Tombola
14) Panik Panik
15) Otro Mundo
20) Sone Otro Mundo

MP3: Manu Chao - 13 Dias
MP3: Manu Chao - Me Llaman Calle

Manu Chao resmi sitesi