2007 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2007 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.9.07

Proodos Özel ... (5) - Ratatat Röportajı

Türkiye'de Radar Live etkinlikleri kapsamında Maximo Park ile bir konser veren, Classics ve Mixtape (Remixes) Vol II albümleriyle de bu sayfalarda yer bulan Ratatat'ın üyesi Evan ile blog için özel bir röportaj yaptım. Umarım ilgi çeker. Açıkçası fazla tepki veren bir millet olmadığımızdan röportajların burada yer almasından memnun musunuz bilemediğimden ben aynen devam ediyorum. Yakında sürpriz isimler de röportaj serisine katılacak.

SG - Skidmore Üniversitesinden yakın arkadaş olmanıza rağmen birlikte çalışmaya başlamanız bir hayli geç oldu. Yeniden buluşmanız nasıl oldu biraz anlatır mısın?

Evan - Skidmore'u bitirdikten sonra ikimiz de yaklaşık 1 yıl içerisinde kendimizi New York'ta bulduk. Bir gün metroda karşılaştık ve bir grup kurup müzik yapalım diye kararlaştırdık. İlk başta eğlenceli bir dans şarkısı yaptık ve o kadar çok zevk alınca bu işe devam edelim diye düşündük. Zamanla daha çok çalışma yaptık. Aslında yakın arkadaş olmamız bize ayrı problemler yarattı. Bu kadar zaman birlikte çalışınca ve sürekli beraber olduğunda problem çıkıyor. Ikimiz de müziğe çok önem veriyoruz ve birbirimizi de iyi tanıdığımızdan farklılıklarımızın üstesinden bir şekilde geliyoruz.

SG - Kendi adınızı taşıyan albümünüzden sonra olumlu yorumlar aldınız. Bunu bekliyor muydunuz ve bu sizi nasıl etkiledi genel olarak?

Evan - Evet bekliyorduk, muhteşemdik demeyeceğim. Diyene de inanmam. Ne bekleyeceğimizi bilmiyorduk. İnanılmaz bir dönemdi. Kafamızda binlerce "acaba"lar vardı. Daha sonra yorumlar gelmeye başladı ve bir magazini açıp resmimizi görünce gülümsedim. Ama daha sonra konuşmalarımızın ne kadar çok değiştirildiğini ve hatta farklılaştırıldığını görünce çok soğudum.

Ama aynı zamanda müziğimiz konusunda çok güçlü duygularım var. Hak ettiği ilgiyi gördüğü için seviniyorum. Ama tabii bu ilgi müziğimize odaklanmak yerine kişisel olarak bize döndüğünde biraz garip geliyor. Tam tersi olması gerekir aslında.

SG - Parçalarınızda vokal kullanmıyorsunuz. Nadiren insan seslerini melodisel olarak ele alıyorsunuz. Bunun bir sebebi var mı?

Evan - Vokalli parçalar yapmak bizi hiç çekmiyor. Enstrümental müziğin daha girilmeyen çok yönü var. Bunlar dururken uğraşmak niye? Zaten ikimizin de söz yazmak gibi bir yeteneği pek yok. E seslerimizin de iyi olduğunu söyleyemem. Biz söyleyeceklerimizi enstrümanlarla iletmeyi tercih ediyoruz.

SG - Yanınızdan asla ayıramayacağınız müzik aleti var mı? Gitarınız veya bilgisayarınız mesela.

Evan - Aslında günden güne değişiyor. Bazen günlerce piyanomun başından kalkmayıp öylece çaldığım oluyor. Bunun yerini bazen klavye alıyor. Bazen elime gitarı alıp şöyle sakin bir yerde çalasım geliyor. Başka zamanlarda da vuruş yapıları üzerinde çalışıyorum. Karar veremedim şimdi. Yoruldum bak.

SG - Mixtape Vol 1 & 2’nin fikri nereden çıktı? Bu çalışmalarla ilgili hukuki bir probleminiz oldu mu?

Evan - İlk albümümüzün kaydını bitirdikten sonra Hip Hop düzenlemeleri üzerine çalışmaya başladım. O sırada albümün yayınlanmasını bekliyorduk. Bu düzenlemeler beni bir hayli içine çekti ve kendimi geliştirmek istedim. Daha sonra birlikte devam edip birkaç düzenleme yaptık. Daha sonra neden bunları da yayınlamayalım diye düşündük. Aslında hızlı gelişen bir çalışma. Özellikle de albüm hazırlamakla karşılaştırılınca. Çok daha az zaman alıyor. Hazır aklımızda böyle bir fikir varken bunu uygulamaya geçirmek istedik. Sadece eğlenmek için. Oldukça da ilgi gördü. Hukuki tarafına ise hiç girme.

SG - Hayran kaldığın son albüm hangisiydi ve seni neden etkiledi?

Evan - Lil Wayne’in "Drought 3" adlı albümünü bugün trende dinledim. Gerçekten etkilendim. Çok sakin, ayakları yere basan bir rapçi. Sözlerde de oldukça güçlü. Bu albüm gerçekten çok eğlenceli. Tavsiye ederim.

SG - Yeni bir albüm var mı yakın gelecekte?

Evan - Yeni albüm hakkında fikirsel altyapıyı hazırlamaya başladık. Bizim kayıt sürecimiz genellikle çok yavaş ve çileli oluyor. Ne kadar süreceğini söylemek gerçekten zor daha şimdiden. Fakat kafamızda birkaç fikir var ve çizeceğimiz yönler konusunda daha şimdiden heyecanlanmış durumdayız. Ağustos ayını yeni parçalar yazmakla geçireceğiz. Ondan sonrasını göreceğiz.

SG - Istanbul şehrini ve İstanbul'daki performansınızı nasıl buldun?

Evan - İstanbul'da çok iyi vakit geçirdik. Şu ana kadar gittiğim yerlerin hiçbirine benzemiyor. Aslında konserden ne bekleyeceğimizi hiç bilmiyorduk ama dinleyicilerden gelen tepkiye çok memnun olduk. İnsanlar çok sıcakkanlıydı ve ateşlilerdi. Bizim için evden bu kadar uzakta olmak ve hiç bilmediğimiz bir şehirde bu denli güzel karşılanmak inanılmz. İnsanların bizi bu kadar iyi bilmesine şaşırdık ve bundan onur duyduk.

SG - Şimdi de kişisel bir soru geliyor. "Loud Pipes" benim en favori parçam. Bu şarkı nasıl doğdu?

Evan - O bizim albüm hazırlıkları sırasında ilk yazdığımız parçalardan biri. Evimde yazmıştık. Önceleri vuruşlarla başladık ve daha sonra adım adım ondan sonrası geldi. Mike gitarı yazdı ve ilk anda muhteşem geldi. Orta bölümü bateride doğaçlama olarak doğdu. İkimiz de doğaçlama çalıştık orada. Piyano bölümü benden, gitar bölümü Mike'tan.

SG - Çok teşekkür ederim. Umarım İstanbul'da görüşürüz.

Evan - Mutlaka. Tekrar gelmeyi çok istiyoruz. Umarım seninle buluşup boğaza karşı bir Jack On The Rocks içeriz.

26.8.07

Jimi Tenor Röportajı

Bir iş gezisi için gideceğim Helsinki’de Scandic Marski otelinin barında Jimi Tenor’la güzel bir röportaj yapma imkanım doğduğunda oldukça heyecanlandım. Ben Istanbul’dan gittim, o da Amsterdam’dan geldi. Geçmişi ve gelecek projeleri hakkında konuştuk. Daha sonra Helsinki’deki stüdyosuna gittik ve orada 2007 sonu, 2008 başında çıkaracağı albümdeki çalışmaları dinleme imkanı buldum. Siz de tüm detayları röportajda bulabilirsiniz. Notasız gününüz geçmesin.

SG - Müzikal kariyerinizi derinden inceleyeceğimiz için öncelikle diğer uğraşlarınızdan başlayalım. Oldukça çok yönlü bir sanatçısınız. Sırt çantanızda fotoğrafçılık, yönetmenlik, ressamlık ve desinatörlük (Tenorwear) gibi meziyetlerle geziyorsunuz. Bunlar hakkında biraz bilgi verir misiniz? Ayrıca devam ettirdiğiniz de var mı?

JT - Gençken bende de hep sözü edilen Warhol sendromuna yakalanmıştım. Hepsini yapabileceğimi düşünüyordum. Ama bir süre sonra hiçbir yere varamadım. Şimdi sadece müziğe konsantre oluyorum. Fakat albüm kapaklarım için fotoğraf çekiyorum. Bazen eşimin (Nicole Willis) çalışmaları için de çekiyorum. Nicole Willis & The Soul Investigators adlı bir grupları var. Türkiye'ye de gelmiş olmaları lazım. En azından Nicole Willis olarak gelmişti sanırım.

Yönetmenlik konusunda gelince onu Amerika'da okurken yaptım. Aslında plak şirketim hakkında bir belgeseldi. Bence o iş gerçek sanatçılar için değil. Belgesel konusunda müziğini yapmak bile bana göre değil. Sonuçta bu bir komisyon işi ve bundan hiç hoşlanmadım. Konu artık müzikten "iş"e dönüyor ve bu da ruhunu bozuyor. Şimdilerde müzisyenler kendilerinin işadamı gibi sayılmasını istiyorlar. Finlandiya'da da var bu. Parasal konularla ilgilenmek çok zaman alıyor. Ayrıca çok fazla evrak işi. Bunu asla istemem. Hatta isteyeceğim son şey bu. Sonuçta aklımı müzikten uzaklaştırır bu. Amerika'da bu tür şeyleri çok iyi dengeliyorlar. Menejeriniz sizin tüm işlerinizi hallediyor. Elbette oldukça pahalıya da maloluyor. Tek olan sanatçıların durumu iyi. Ama gruplar için zor. Elektronik müzikte de sanatçılar genelde tek ve o yüzden şanslılar. En rahatı da DJ'ler. Daha önceden kaydedilmiş müziği çalıyorlar. Çok güzel parçalar çalıyorlar ve insanlar dans ediyor çünkü biri o parçaları stüdyosunda insanlar dans etsin diye yapmış zaten. Zaten kötü bir çalışmaysa onu kimse almıyorki.

SG – Müzik kariyerinizin başlarına döndüğümüzde “The Shamas” ile ortak çalışmalarınız var. Bu çalışmaların kariyerinizin ilerleyen bölümlerindeki etkisi nedir?

JT - 1980'lerde kendi yaptığımız müzik aletleriyle çalışmalar yapıyorduk. Sonradan ben bazı şeyler de ekliyordum. Kendi yaptığımız aletlerle farklı olmak istedik. Bize özgü bir şey olacaktı. Bunu hala yapıyorum aslında. Oymacılık derslerine gidiyorum ve kendime fülüt yapıyorum. Başkaları sandalye falan yapıyor, ben de fülüt. Sonuçta müziği kendiniz için yapıyorsunuz ve bundan zevk alabiliyorsanız daha güzeli olamaz. Ayrıca işin yorgunluk tarafı da var. Yorgunluğa tahammül edecek kadar zevk almalısınız. Bu noktada DJ'ler inanılmaz yoruluyorlardır. Çok geç çalmaya başlıyorlar ve her gün oradan oraya uçuyorlar. İş artık bir süre sonra zevkten çıkıp tamamen yoruculuğa giriyordur. Bizim performanslarımız genelde erken başlıyor ve bu çok rahat.

SG – Kariyerinizi incelediğinizde sizin açınızdan dönüm noktası var mı? Eğer varsa bu sizi ne yönde etkiledi.

JT - Amerika'ya gitmem benim için çok önemliydi. Finlandiya'da sanatsal müzik ciddi anlamda çok güçlü. Burada tamamen bireysel oluyor her şey. Tıpkı İzlanda'daki gibi. Çok az insan var ve yapılar da benziyor. Bu kadar bireysellik tehlikeliydi. Amerika'ya gidince gözlerim açıldı. Bir anda birçok kültürden insanla ve apayrı müzik aletleriyle tanıştım. Çok eğlenceli oldu. Farklı kullanımlar gördüm. Çok şey öğrendim. Müziğimi çok etkiledi ve bundan inanılmaz derecede memnunum.

SG – Soyadınızdan da anlaşılabileceği gibi Tenor saksafon en sevdiğiniz enstrümanınız. Ayrılamadığınız başka enstrümanlar veya teknik ekipman var mı?

JT - Aslında soyadımı değiştirmenin zamanı geldi galiba çünkü artık fülüt benim en sevdiğim enstrüman. Konser vereceğim zaman hep yanımda götürüyorum. Şimdilerde fülütü de daha iyi çalıyorum. Diğer en sevdiğim teknik ekipman da kurşun kalem.

SG - Bildiğimiz kalem mi?

JT - Evet evet. Eskiden orkestra için ya da grup için şarkı yazarken bilgisayarımı kullanıyordum. Hiç sorun yoktu. Ama birkaç yıl önce bilgisayarım çalındı ve programlarım da gitti. Ondan sonra öze döndüm çünkü bitirmem gereken işler vardı. O zamandan beri de hala kalem kullanıyorum. Ne bilgisayarı açmama gerek var ne de programa. Elime kalemi alıyorum, tek gereken boş bir kağıt. Şimdi bayağı hızlandım. Programları öğrenmeye zaman harcamıyorum. Qbase çıktığında ilk kullananlardandım ve her yenilemede bile alışmak zaman alabiliyor. Bilgisayar kullanabildiğim ve programlara aşina olduğum için mutluyum. 1980'lerdeki müzik aletlerini tanıdığım için de çok memnunum. Yoksa müziğim 70'lerdeki jazz rock ve fusion rock'ların tamamen bir kopyası olurdu. Bu yenilikler fikirler doğuruyor ve sonuçta benim müziğimi de modern yapıyor.

SG - Bir orkestrayla kayıt yapan sanatçılardan birisiniz. Özellikle elektronik müzik söz konusu olduğunda ilklerdensiniz. Zaten sizden sonra bu akım Warp’ta bir hayli etkili oldu. Böyle bir çalışmanın sebebi neydi ve sonucu ne oldu?

JT - Aslında benden önce Aphex Twin Philip Glass ile ortak bir çalışma yaptı ama o temelinde farklı bir projeydi. Orkestrayla çalmak benim her zaman hayalim olan bir şeydi. İmkanım olmadığı için o ana kadar gerçekleştirememiştim. Ama yeterli parayı ayırabildiğim zaman bu işi kafama koydum. Sonra Japonya’da bir Polonyalı prodüktörle tanıştım. Onunla kafamdaki proje konusunda anlaşamadık ama Polonya senfoni orkestrasının şefi arkadaşıydı ve tanışmamızı sağladı. Proje de yavaş yavaş gelişti. Ama ufak bir sorun vardı. Biz günde 8 saat stüdyoda çalışmaya alışkınız ama orkestra günde 2-3 saat çalmaya alışkın. Ama bir şekilde sabrettiler ve albümü yaptık. Beklediğimden de iyi oldu. Her ne kadar Warp satışlardan çok memnun olmadıysa da gelen olumlu tepkiler beni yeterince mutlu etti.

SG - Albümlerinizi Warp, Sahkö, Kitty-Yo, Rough Trade ve en önemlisi Deutsche Grammophone gibi birçok saygın plak şirketinden yayınladınız. Bu arada da birçok farklı şehirde yaşadınız. Çalıştığınız plak şirketlerini ve yaşadığınız şehirleri değiştirmenizdeki sebep neydi? Tüm bunlar müziğinize nasıl yansıdı?

JT - Yaşadığım şehirlerin değişimi tamamen anlık bir olay. Lahti’de başladım, New York, Barcelona, Amsterdam, Helsinki’de yaşadıktan sonra en sonunda Lahti’ye geri döndüm. New York’a okumak için gittim, Barcelona’ya ise güneşi için. Amsterdam ve Helsinki’ye ise müzikal çalışmalarımı daha rahat sürdürebilmek için. Hepsinin müziğime büyük ölçüde etkisi oldu. Daha önce dediğim gibi özellikle New York bu konuda başı çekiyor.

Plak şirketlerine gelince değişim bendeki değişimle orantılıydı. Sahkö’de ilk başladığımda çok bireyseldim. Tamamen kendimi tatmin için müzik yapıyordum ve insanlara bir şey iletme güdüm yoktu. Daha sonra New York’a gittiğimde kollektif bilinci öğrendim ve farklı müzik aletlerini tanıdım. Öğleden sonra Empire State’te turist resimleri çekerken gece ve sabah müzik yapıyordum. O zamanlar çalışmalarımı hafızaya alma imkanım yoktu. O yüzden başladığım parçayı bitirmem gerekiyordu. Bu çok iyi bir motivasyon aracı oldu benim için. Bitirmek gerektiği için çalışmalar çok karmaşık olmuyordu. Daha basit ve düzenli çalışmalardı hep.

SG - Son albümün Deutsche Grammophone’dan yayınlandı. 1890’da kurulan bu plak şirketi şu anda faal olan en eski plak şirketlerinden biri ve 20. yüzyılda klasik müziğin gelişiminde çok büyük rol oynadı. Buradan çıkardığınız albümde Steve Reich, Erik Satie, Edgard Varese, Pierre Bulez, Esa-Pekka Salonen, Nikolai Rimsky-Korsakov ve Georgi Sviridov’un çeşitli çalışmalarını yeniden düzenlediniz. Bu eski çalışmalarınıza oranla ciddi bir değişim. Bunu bize biraz açıklar mısınız?

JT - Böyle bir seriye başlamayı düşünüyorlardı. Arşivimde bulunan çalışmaları yeniden düzenlememi ancak orjinaline bir şekilde bağlı kalmamı istediler. Parçaların yaklaşık yarısı kadar bir bölümünü orjinal haliyle bırakmam gerekiyordu. Açıkçası biraz daha modernize etme çalışması diyebiliriz. Bence çok güzel bir deneyimdi. İlk albüm çalışmasını bitirmek yaklaşık bir yılımı aldı. Plak şirketine gönderdim ve çok beğendiler. Birkaç hafta sonra lisans haklarını alamadıklarını söylediler. Bazı prodüktörlerin kendi çalışmaları hakkında farklı düşünceleri var ve buna saygı duymak gerekiyor. Ayrıca “deha”lık egosu da ortaya çıkıyor. Tek nota değiştirmeniz bile 10.000 Avroya mal olabiliyor. Sonuçta Arvo Part, Stravinsky gibi sanatçıların düzenlediğim çalışmaları tamamen boşa gitti. Belki bir gün yayınlanır diye beklemekten başka çarem yok. Ya da albümü bir barda unuturum ve bir şekilde yayılır. Bu da işin haince tarafı.

Daha sonra tekrar çalışmalara başladım. Bu sefer çalışmaları seçtiğim an hemen hakları için başvurduk ve bu sefer de hepsini aldık. Çalışmalar bu sefer 6 ay kadar sürdü. Sonuçta da ilki kadar güzel bir çalışma oldu.

SG - Eskilerden bu kadar bahsettikten sonra biraz da yeni projelerinize değinelim. Nisan ayında bir albümünüz çıkacak. Biraz bilgi verir misiniz?

JT - Nisan ayında Kabu Kabu adlı bir grupla ortak projemden albüm çıkarıyorum. Grup üyeleri Berlin’de yaşıyor ama Gana, Nijerya ve Polonya’dan üyeleri var. Albüm yine Sahkö’den çıkacak. Nisan ayının 10’unda piyasaya sürülecek. Albümün adı da “Joy Stone”. Afrika cazı yapıyoruz diyebilirim. Hatta ikinci albümün çalışmaları da devam ediyor. Hatta sen bazı parçaları dinleme şansı da buldun. Son dönemde çok fazla üretme imkanım oldu. Bu da beni çok mutlu ediyor.

Albüm adı ararken de internete girdim. Kalevala ile ilgili bir şeylere bakıyordum. Kalevala’da insanların gidip ağladıkları bir kaya var. Bu kayanın adıyla alakalı iki tercüme vardı. Bunları karşılaştırdım. Birincisi “Duygu kayası” anlamına geliyordu. Diğeri de “Müzik kayası” olarak tercüme edilmişti. Bu da bana ilginç geldi ve isim olarak seçtim.

İlgili Bağlantılar:

Jimi Tenor resmi sitesi
Jimi Tenor @ MySpace
"Deutsche Grammophon ReComposed by Jimi Tenor" İncelemesi
"Jimi Tenor & Kabu Kabu - Joystone" İncelemesi

23.8.07

Minimalizm

Yeni kurulan genç ve enerjik amatör bir dergi var, Kese Kağıdı. Bu derginin kurucusu Zeynep Koçak ile aynı liseden mezun olmamız paydasından tanıştım ve dergiyi bana gösterdiğinde aynı şeyi düşünüyorduk. Ben Trendsetter'dan ayrıldıktan sonra rahatça yazabileceğim, konuları belirli bir temaya da bağlı olsa kendim seçebileceğim bir dergiye yazmak istiyordum. Zeynep de bu konuda tamamen özgür olmam konusunda benimle hem fikir olduğunu belirttikten sonra tüm gücümle bu yeni oluşuma destek vermeye başladım. Derginin 2. sayısında çıkan benim merhaba yazım aşağıda. 2. yazım ise Ağustos sayısında var ve o da "Yaratıcılık" konsepti içerisinde bana göre müzik dünyasının en verimli 10 yılı olan 1990-2000 arasını inceliyor. 3. yazımı ise bu hafta başında 1 gün gecikmeyle verdim ve o da... Neyse Eylül sayısında görürsünüz. Dergiyi Taksim'deki kitapçıların çoğunda bulabilirsiniz.

Neyse lafı uzatmadan, buyrun merhaba yazım...

Minimalizm akımı teorik olarak başladığı 19. yüzyıl sonlarından itibaren günümüze gelene kadar son dönemin en kalıcı ve hakim akımı olmayı başardı. Ne Popart ne de herhangi bir başka akım bu derece yoğun olarak sanatta yerini alamadı uzun süreyle.

Minimalizmin bu denli güçlenmesindeki temel sebep teknolojik gelişmelerin ortaya çıkardığı farklılık ve sadelik arayışı olarak da nitelendirilebilir. Bu arayış o denli yoğunduki kendini akıl almayacak derecede çok alanda gösterdi. Ancak bizim konumuz müzik ve olayın bu yönüne ağırlık vermek daha doğru olacak.

Aslında müzikal açıdan minimalizmi incelerken atlanmaması gereken ilk detay 20. yüzyılda teknolojik gelişmelerin yanında doğu mistisizmine olan eğilim. Bu eğilim kimi yerde kendini Feng Shui ve Mevlevilik (Özellikle Amerika’da) gibi akımlarla gösterdiysede müzikal açıdan bunların bir bütünü olarak minimalizme döndü. Ancak 19. yüzyılın ortalarında Robert Schumann’ın minimalizm üzerine teorik çalışmalar yaptığını da atlamamak gerekir.

Minimalizm ilk olarak birçok akımda olduğu gibi kendini resim ve müzikte gösterdi. Müzikteki başlangıç noktası ise haliyle klasik müzik bağlantılıydı. Bu akımın öncüleri arasında 20. yüzyılın en önemli 4 bestecisi karşımıza çıkıyor, John Adams, Philip Glass, Steve Reich ve Terry Riley. Elbette La Monte Young gibi daha az ön planda olan besteciler de var ancak mahşerin bu dört atlısı minimalizm akımını çok geniş kitlelere yaymakta çok büyük bir etkiye sahipler. Bu arada La Monte Young’ın daha az tanınması, onun klasik müzikte minimalizm akımını ortaya çıkaran insan olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Her ne kadar tam anlamıyla minimalist denilmese de John Cage’in bu akımdaki yerini de yadsımamak lazım. Örneğin Philip Glass ve Steve Reich Cage’e ciddi anlamda saygı duyuyor ve kendisinden edindikleri bilgi ve bakış açısının gelişimlerinde büyük bir payı olduğunu belirtiyorlar.

Klasik müzikte minimalizm ilk olarak 1950’lerin sonunda ortaya çıkıyor. Her ne kadar daha önce bu türü andıran çalışmalar olduysa da bu akımın ilk örneği olarak La Monte’nin “String Trio”’su gösteriliyor. 12 ton tekniğiyle aranje edilen kompozisyonda bir nota döngüsü çalışmanın başından sonuna kadar altyapıda yerini alıyor. Bu çalışmayı 1960’ta Terry Riley, 65’te Steve Reich ve 68’de sınıf arkadaşı Philip Glass’in çalışmaları izliyor.

1970’lere geldiğimizde ise minimalizm akımı klasik müzikte hakimiyeti eline almıştı. Philip Glass’in budizme dönmesi ve en verimli çağında olmasının da etkisiyle 3 CD’lik “Einstein On The Beach” bestelemesi, Steve Reich’ın da “Music For 18 Musicians”’ı bugüne kadar gelen en önemli minimalist kompozisyonlar olarak arşivlerdeki yerini aldı. Minimalizm bu dönemden sonra kendini ilk olarak yeni doğan elektronik müzikte de göstermeye başladı. Kraftwerk’in ilk çalışmaları her ne kadar elektro türü olarak nitelendirilse de minimalizm akımından etkilendiği ve hatta daha da ileri gitmek gerekirse bu akımın etkisi altında ortaya çıktığını söylemek mümkün.

Kraftwerk’in açtığı yolu takip eden ancak kendilerine farklı bir bakış açısı seçen prodüktörler arasında en önemlisi Klaus Schulze. Çok sonradan ambient olarak adlandırılan türde elektronik müziği klasik müzikle birleştirdi ve senfoni benzeri minimalist elektronik çalışmalar sergiledi. 1970’ler boyunca “Moondawn”, “Mirage” ve “X” gibi çalışmalarıyla bu akıma öncülük etti.

1980’lere gelindiğinde ise minimalizmin doruğa ulaştığını düşünen bazı besteciler “Postminimalizm” ve “Totalizm” gibi daha dar akımlara yöneldiler ve minimalizmin genel almanda perspektifini genişlettiler ancak bu akımların bir uzantı olması ve büyük destek görmemesi sebebiyle fazla uzun sürmediler.

1980’lerdeki bir diğer önemli gelişme ise Klaus Schulze’a paralel olarak Brian Eno ve Mike Oldfield’ın çalışmalarında bu akımı temel almaları oldu. Bu çok önemli iki prodüktör minimalizm etrafında kendilerine özgü yollar çizdiler ve minimalizmi yeni doğan elektronik müzik akımlarıyla birleştirdiler. Her ne kadar Brian Eno yine müziğin daha alternatif ve deneysel yönünde kaldıysa da Mike Oldfield temelleri Chicago ve Detroit’te atılan House akımına minimalist bir bakış açısı kazandırdı ve dünya çapında üne kavuştu.

Minimalizmin etki alanını genişletmesi bununla da kalmadı. Philip Glass, Terry Riley ve Steve Reich’ın yeni kompozisyonlarıyla gittikçe geniş gitlelere ulaşırken Atlantik’in diğer tarafından cevapların gelmesi uzun sürmedi. Yoshi Wada bu akıma hayranlığı sebebiyle Amerika’ya taşındı ve çalışmalarını burada sergiledi. Ancak Japonya’da hem onun çalışmalarından, hem de Amerika’da Detroit’te doğan tekno akımından esinlenen bir isim minimalizme yepyeni boyutlar kazandırdı ki bu isim Susumu Yokota oldu.

Susumu Yokota 1980’lerin sonundan itibaren minimalizmi bu yeni doğan tekno kültürüyle birleştirdi. Her ne kadar gerek Detroit’ten gerekse de minimalizmin merkezi olan Amerika’dan uzak olsa da yaptığı çalışmalarda Amerika’daki birçok minimalist tekno bestecisine öncülük etti. Bu etkileşimden yola çıkan Ryuichi Sakamoto, Ryoji İkeda gibi Japonların yanında Richie Hawtin (Plastikman) minimalist teknodaki yeri sebebiyle oldukça önemli ve bugüne kadar bu türün yayılmasında en büyük promosyon potansiyeline sahip olan kişi. 1990’lar boyunca minimalist tekno akımını tüm dünyaya yaydı ve birçok insanı peşinden sürükledi. Sutekh, John Avquaviva ve Jeff Mills gibi isimler kendilerine ayrı yollar açarak bu akıma destek verdiler. Daha sonra Almanya’da Tresor plak şirketinin kurulması ve daha sonra kulübünün da açılarak bu akımlara destek vermesiyle Almanya uzun bir süre sonra minimalist teknoya dönüş yaşadı. Bu dönüşüm inanılmaz bir etki yarattı ve tüm Avrupa’yı kısa sürede sardı (İngiltere hariç).

Avrupa’da ise bu dönüşümün yansımaları farklı oldu. Bir grup sanatçı bunu daha çok popüler kültüre yönelik bir yola döndürürken Christian Fennesz gibi bazı sanatçılar da akustik rock’la birleştirerek kendilerine özgü nota denizleri yarattılar. Ancak bu akımda minimalizmden farklı olarak deneysellik çok daha ön plandaydı. Daha sonra Ryuichi Sakamoto ve Alva Noto Fransa’ya taşınınca bu akıma destek olmaya başladılar ve bu üçlü aralarında birçok ortak çalışmaya imza attılar.

2000’li yıllara geldiğimizde ise minimalizm kendini yeniden house akımıyla fakat bu sefer farklı şekillerde birleştirdi. Ricardo Villalobos, Akufen, Vladislav Delay, Michael Mayer, Dimbiman ve Isolee minimalist house akımının yeni öncüleri oldular. Ancak Almanya’da yeşeren bu akım günümüzde kendini minimalist tech house (Tekno ve house ağaçlarının aşılanmış bir türevi) olarak ortaya koymaya başladı. Bu akımla birlikte minimalizmin ne yazık ki temellerine artık fazla bağlı kalınmaması ve popülerizme kayması geniş çevrelerde tepki doğurdu. Bu tepkinin en yoğun olduğu yer yine minimalizmin anavatanı Amerika’ydı. Amerika elektronik müzikte özgün deneysel minimalizme geri döndü ve bu konuda tekrar öncülük bayrağını eline aldı.

Günümüzde minimalizm birçok koluyla önümüze çıkıyor. Gerek elektronik müzikte, gerek rock müzikte, gerekse klasik müzikte hala ağırlığını devam ettiriyor. Philip Glass, Steve Reich ve Terry Riley ise hala kompozisyonlar besteleyip bu akımın özünün ne olduğunu insanlara anlatmaya devam ediyorlar. Onları takip eden Max Richter ve Johann Johannsson gibi yeni nesil besteciler ise bu akımın popülerliğe kaymasını ve benliğini koruması açısından farklı ama etkili yöntemler belirliyorlar. Bu da minimalizmin geleceğinin bozulmadan korunabileceği umudunu doğuruyor.

Minimalizm açısından tarihi önemi olan ve takip edilmesi gereken plak şirketleri arasında Deutsche Grammophon, Shandar, Mule Musiq, Raster/Noton, Nonesuch, Mille Plateaux, M_nus ve Line var.

9.8.07

Proodos Özel ... (4) - Pheek Röportajı

Pheek ile e-mail yoluyla bir röportaj yaptım. Anlaşmamız üzerine 10 soruya kısa cevap yerine 5 soruya uzun cevap verdi. Cevaplar beklediğimden de uzun çıktı. Amerika kıtasının sürekli daha da ünlenen bu özgün prodüktörünün röportajını umarım beğenirsiniz. Herkese şimdiden iyi okumalar.

SG - Senin müziği kültüren anlamda paylaşmayı hedefleyen geniş bir artistik bakış açın var. Bunu Archipel adlı plak şirketinde de vurguluyorsun. Bu fikir nereden çıktı ve şu an hangi noktada?

Pheek - Bu konu artık iyice dikkat çekmeye başladı. Aslında herkesin yeni bir plak şirketi başlatırkenki hikayesine benziyor. Sınırlar olmadan kendi müziğini yayınlayabilmek. Tutup tutmayacağı ayrı bir nokta ama bu çok farklı bir duygu. Özellikle de zamanla büyüyüp gelişirse sizi başka yerlere taşıyor.

Epsilonlab'de çalışırken görevim yeni sanatçıları keşfetmek ve onları yetiştirmekti. Bu çalışmaları plak şirketine uygun bir hale getirmeleri için yönlendiriyordum. Eloi Brunelle'in kafasındakinden farklı bir sanatsal beklenti içerisindeydim ve kendi işimi yapmam gerektiğini hissettim. Gerçekten işe yaradı ve beklediğimden çok daha kısa bir sürede! Aslında en çok kesitleri dağıtıp ilgisini çeken sanatçıları topluluğa katılmaya çağırarak bu oluşumu büyüttüm. Gelenler yeni fikirleri de beraberinde getirdi.

Netlabel fikri o zaman yeni değildi. Thinnerism ilk kurulduğundan ve 1. plak yayınlanmadan önce de o oluşumdaydım. Bu ideolojinin faydasını da gördüm. Bu doğrultuda devam etmem gerektiğini anlamıştım. Ve devam da ettim.

SG - Kuzey Avrupa ülkelerindeki sanatçıların solo ve deneysel çalışmaya yatkın oldukları bilinir seyrek yerleşim sebebiyle. Bunu Kanada'da da görüyoruz. Bu senin müziğini hiç etkiledi mi?

Pheek - Montreal'de yaşamak farklı bir tecrübedir. Tamamen izole edilmiş durumdayız. İşlerin hızlı yürüdüğü Avrupa'dan çok uzağız ama Amerika'ya yakınız. Yine de gümrükteki sorunlar sebebiyle fazla ziyaret edemiyoruz. Bu yüzden sanki bir balonun içinde yaşıyormuş gibiyiz. Burada birçok prodüktör var ama birbirimizle fazla bağımız yok. Bu bence biraz da çok farklı beğeni ve zevklerin olmasından kaynaklanıyor. İnsanlar birlikte çalıştığında çatışlamalar oluyor. Örneğin Montreal'de elektronik müzik çevresi ufaktır. İnsanlar minimalin burada çok büyük bir kitlesi olduğunu sanıyorlar ama alakası bile yok. Birkaç akım ve topluluk var. Bunların hepsi birbirine paralel gidiyor. Bence bu her yerde aynı. Ama bana göre oldukça garip bir şey bu.

Bana gelirsek bu yaşam tarzının müziğim üzerinde iki farklı etkisi var. Birincisi bana genel müziğin yönü hakkında fikir vermesi için dinlediğim DJ setleri haricinde fazla müzikal etki altında kalmıyorum. İkinci etki ise bazen topluluklardan koptuğumu hissediyorum ve bu da onların yorumlarını almak istediğimde moral bozucu oluyor. Yaptığım işin olup olmadığını, bir şeye benzeyip benzemediğini veya nasıl daha güzel hale getirebileceğimi anlayamıyorum böyle olunca. İyi yönü orjinallik katıyor, kötü yönü müziğim kategorilerden uzaklaştıkça daha az insana ulaşabiliyorum.

SG - Genel olarak Avrupa minimalizmi ile Amerika minimalizmi farkı vardır. Amerika daha çok minimalizmin köklerine bağlı kalır ve bunun üzerine deneysel çalışmalar yapar. Neden böyle bir ayrım var ve sence hangisi daha iyi?

Pheek - Gerçekten ilginç bir yaklaşım. Emin değilim ama sanırım ne demek istediğini anladım. Bence bu müziğin nerede ve nasıl çalındığıyla alakalı. Tecrübeme göre müzik konu olduğunda iki ayrı dünya var, Amerika ve Avrupa. Bence Avrupa'da türleri genişletmek ve çoğaltmak adına çok deney var çünkü insanlar çok daha fazla dışarı çıkıyor ve kulüpler de gecenin geç saatlerine kadar açık. Bu yüzden DJ'lerin çok daha fazla şey çalmaları gerekiyor ve böylece farklı kombinasyonları deneme şansı buluyorlar. Çok fazla da DJ olduğundan insanlar kendi tarzılarının olmasının önemini kavrıyorlar. Dinleyenler de genel olarak yeni fikirlere çok açık.

Amerika ise tamamen farklı bir hikaye. Partiler ve kulüplerde Avrupa'dakinden çok farklı bir sistem var. Genel olarak popüler şeyler çalınır ve gizli elektronik partiler ise çoğunlukla polis tarafından basılır. Bazen kulübe ünlü bir minimalist sanatçıyı dinlemeye gidersiniz fakat gelenlerin %80'inin ondan haberi yoktur ve Hip Hop çalmasını bekler. Bu yüzden bence birçok insan içine dönüyor ve kendi duymak istediği, özlediği müziği yapıyor. Bu onların üretim sürecinde de kendini gösteriyor doğal olarak. Sevdikleri ama bir türlü duyamadıkları müziği kendi prodüksiyonlarına yansıtıyorlar. Beni de minimale çeken şey buydu. Yapmaya başladım çünkü Montreal'de bunu dinleyebileceğim ya da dinletebileceğim hiçbir kimse yoktu.

SG - Günümüz sanatçılarının çoğu varolan müzikal yapıların dışına adım atmakta pek istekli değiller. Fakat seni ele aldığımızda ileriye dönük adım atmayı seviyorsun. Eğer bir "Geleceğe dönüş" ortamı yaratsak, müziğinin nasıl geliştiğini açıklayabilir misin?

Pheek - Beni bu şekilde görmene çok memnun oldum. Bence yapmak istediğim şeye yaklaşıyorum. Aslında bu konudaki en büyük güdüm hiçbir zaman son yaptığım şeyi beğenmemem. Daha iyiye gitmem gerektiğini düşünüyorum hep. Her zaman değiştirecek bir şey buluyorum ama bir süre sonra yoruluyorum ve olduğu gibi bırakıyorum. Prodüksiyon hakkında ne kadar çok şey öğrenirsen o kadar çok yavaşlarsın çünkü üzerinden geçeceğin çok daha fazla detayı incelemeye başlıyorsun.

Bir bakıma şu anda yaptığım şeyler eskiden yaptıklarımın daha detaylandırılmış bir türevi. Bugünlerde özüme dönmem gerektiğini hissediyorum. Yapmamam gereken tek şey bir başkasının beklentilerine dayanarak çalışmak. Plak şirketleriyle çalışmanın bu denli zor olduğunu hiç bilmiyordum. Kendi tarzımı ne kadar çok belirlersem çalışabileceğim plak şirketi sayısı azalıyor. Bunun sebebi de parçam çıktığından ve insanlar beğenmeye başladığında ben müzikal açıdan apayrı bir noktada oluyorum aslında. Bu özünde iyi bir şey bence. Sürekli bir devinim var.

Ben sadece kendi zevkim için müzik yapmaya çaşılıyorum. Bu hayatım boyunca erişmeyi umduğum bir amaç. Gittikçe yaklaşıyorum ve son çıkardığım plan "De Begg Deg" benim eğlence anlayışımın iyi bir örneği.

SG - Son plağın "De Begg Deg" ile konsept bazlı bir seriye başladın. Bu serinin dayandığı konsepti ve bizi nereye götüreceğini biraz anlatır mısın?

Pheek - Aslında bunu söylemek zor. Kendime göre birkaç çizgi çektim ve bu çizgiler doğrultusunda prodüksiyona başladım. Ama henüz başındayken bunun nereye varacağını söylemek zor. "De Begg Deg" bence bir tohum ve şimdi onu yerleştirdim. Bu tohumdan daha çok şey doğacak diye umuyorum.

Mutek'ten hemen önce Vladislav Delay'in çaldığı bir bardaydım. Bu beni çok etkiledi ve özüme döndürdü. Duygusal olarak bağlandım. 90'ların sonunda beni minimale çeken zincirleme olaylar gözümün önüne geldi ve Delay o zamanlar bu tür müziği tamamen farklı bir şekilde yapıyordu. Başlı başına bir tecrübeydi. Sanırım müziğin içine daldıkça ve insanların tepkilerinden etkilendikçe bu bakış açımdan uzaklaştım. Ayrıca bence bu durak bilmeyen yeni plak yayınlarının yanında bazıları sürekli yeni bir şeyler aramaya devam etmeli ve farklı kapılar açmalı. Elbette hepsi olumlu karşılanmıyor ama ne olursa olsun birilerini etkiliyor. İnsanları "Nasıl müzik yapsam insanlar beğenir acaba" döngüsünden çıkarmak için bir adım. Eğer er ya da geç yaptığımız şeyleri biraz olsun değiştirmezsek sonunda bir doyum noktası gelecek. Bunun örneklerini teknoda, drum and bass'te ve trance'te gördük.

Bence en büyük problem biri işe yarayan bir parça çıkardığında 10 kişi daha aynısını yapmak için sırada bekliyor. Birinden ilham almak demek onun yaptığı işten etkilenmek ve daha ileriye götürmektir. Kopyalamak değil.

Açıkçası kafamda böyle şeyler varken daha uzun çalışmalar sonucunda daha uzun parçalar yapmayı kafama koydum. İnsanları zorla bir müzikal safariye götürüyorum aslında. De Begg Degg'i ilk çaldığımda olduka ilginç bir şey gözlemledim. Parçayı ne kadar uzun çalarsam insanlar bunun aynı parça olduğunun farkına varıyorlar ama sürekli bir değişim geçiriyor. Nasıl biteceğini merak ettiklerinden daha da içine giriyorlar. Gerçekten o 80'lerde teknoyla tanıştığım dönemde o müziğin hipnotik etkisini, zamanı bir süreliğine de olsa durdurma özelliğini burada da yaşadım.

Konseptteki her parça bir diğerine referans veriyor çünkü hepsi birbirine bağlı katmanlar üzerinde. Parçalara ayrılıp yeniden katmanlara yerleştirilirse hepsi farklı hikayeler olabilir. Gerçekten insanların üzerinde oynayarak yeni hikayeler yaratma özgürlüklerinin olmasını istiyorum. Bence bu eskiden tekno çalmanın altında yatan temel hedefti. Yeniden böyle olmasının en doğrusu olacağına inanıyorum.

Not: Pheek röportaj bittikten sonra ben buraya koyana kadar konsept serisinin ikinci plağı "Mandragore" ve üçüncü plağı "Perceniege"'i çıkardı bile. Üç plak da Pheek'in sahibi olduğu Archipel'in bir uzantısı olan Kalimari Musique'ten çıktı. Dördüncü ve serinin sonuncusu da bu ay sonu veya önümüzdeki ay başında çıkacak sorun olmazsa.

21.7.07

Proodos Özel ... (3) - !!! (Chk Chk Chk) Röportajı @ Rock Werchter 2007

Chk Chk Chk'in bateristi Allan Wilson ile Rock Werchter festivalinin ana sahnesine yakın bir yerde çimin üzerinde yaptığımız güzel söyleşiden çıkarabildiğim notları aktarıyorum. Konuşmanın tamamı yok çünkü arada bira içerken not alamadım. Ne yazıkki çektiğim resimleri de bulamadım bir türlü. Bulduğum an koyacağım. Umarım röportaj hoşunuza gider.

SG - Allan seninle İstanbul'da oturup konuşmayı tercih ederdim ama burada da görüşmek çok güzel. Şimdi daha önceden hazırlamış olduğum sorulardan bazılarını sana soracağım izninle. Birçok kişiye göre !!! Out Hud'un devamı olarak anılıyor. Fakat benzer tarzlar olsa da !!! biraz daha sert bir yapıda. Out Hud'la ilgili düşüncelerin neler ve aranızdaki en büyük farklar nelerdi?

AW - Aslında Out Hud ve !!! aynı zamanda doğdu. 3 tane üye ortak bu iki grupta. Elbette bu sebeple belirli sınırlar dahilinde benzer bir müzikal estetiğe sahip olmaları da doğal. Out Hud 2 yıl önce dağıldı. Aslında Out Hud hem albüm, hem de performanslarda daha başarılıydı ama yürümedi. Artık en büyük fark Out Hud aramızda olmadığına göre müzik yapmaya çok daha fazla zaman ayırıyoruz ve canlı performansımızı da en az Out Hud seviyesine getirmeye çalışıyoruz.

SG - İlk albümünüzden sonra Avrupa'da olumlu tepkiler aldınız. Bunu bekliyor muydunuz ve bu tepkiler sizi nasıl etkiledi?

AW - Aslında sana tam katılmıyorum. Aldığımız tepkiler beklediğimiz kadar iyi değildi. Belki beklentilerimiz çok yüksekti, yanlış anlama. Aslında daha iyi bir albüm yapmak istiyorduk. Kendimizle alakalı olabilir bu olay. Albüm baştan sona akıp gitmiyordu. Ayrıca canlı performanslarımıza daha çok benzeyen bir albüm yapmak istiyorduk. Bunu Myth Takes ile biraz yakaladığımızı sanıyorum. İlk albüm bize ders oldu.

SG - Müziğinizdeki yoğun rock etkisinin yanında disko da önemli bir yer tutuyor. Bu "Must Be The Moon" plağınız için seçtiğiniz düzenlemelerde daha da öne çıktı. Tarzınızı tam olarak açıklasan ne derdin?

AW - Neler demezdim ki? Valla nasıl istersen öyle açıkla tarzımızı. Beni bulaştırma bu işe. Disko bizim için aslında 2. planda olmayacak kadar değerli. Ama hepimiz rock da seviyoruz. Hatta punk da seviyoruz fakat artık kocaman adamlar olduk, pek dinlemiyoruz.

SG - Şimdi konserinizi seyrettikten sonra albümden daha eğlenceli olduğunu söyleyebilirim. Biraz daha sert ama daha eğlenceli.

AW - Daha mı eğlenceli? Cidden mi? İşte şimdi emeklerimizin karşılığını aldık. Canlı performansımızı iyileştirmek için çok uğraştık. Biz albüm daha iyi görünür gibi düşünüyorduk. Sakın albüme çamur atıyor olmayasın? Şaka bir yana canlı performanslarımızın daha çok sevilmesi bizi çok mutlu ediyor.

SG - "Myth Takes" albümü ilk albümünüz "Louden Up"'a göre biraz daha sert. Özellikle "Bend Over Beethoven"'ın son bölümünde kendimden geçtim. Bu albümde sizi etkileyen kimler oldu?

AW - Hmm... Aklıma hiç isim gelmiyor şu an. Birama bir şey mi kattın yoksa? Çok müzik dinliyoruz ve hepsinden etkileniyor olabiliriz. Şimdi bir tanesini söyleyip diğerlerine haksızlık etmek istemiyorum. Kesin içkime bir şey kattın.

SG - "Heart Of Hearts"'ta kadın vokal kulladınız ve bu çok sık kullandığınız bir şey değil. Bunun bir sebebi var mı?

AW - Öyle istedik. Bir sebebi yok. "Take Ecstacy With Me" plağımızda da kullanmıştık. Ama çok sık kullanmıyoruz. Burada yok ama Shannon Funchess o vokalleri yapan kişi ve genelde bizimle turnelere de katılıyor. Burada yoktu sadece. Bu arada tam bir Türkiye hayranı. Gelmeyi çok ister eminim.

SG - Out Hud gittiğine göre gelecek için yeni bir proje var mı? 3 yıl bir albüm için bekletmezsiniz değil mi?

AW - Söz bekletmeyeceğiz. Önce turnelerimizi tamamlayalım. Ondan sonra hemen çalışmaya başlayacağız. Söz veriyorum.

SG - Son olarak sizi Türkiye'de ne zaman göreceğiz? Belki Avrupa tarafında oturup yemek yerken Asya kıtasını izleriz.

AW - Umarım bu yıl olur. Belki de olmaz, takvimimiz şimdiden dolmak üzere. Ama yemek teklifi ilgimi çekti şimdi. Sen kebapları hazırla, biz bir bakalım takvime.

17.7.07

İnternet ve Müziğin Aşkındaki Son Perde! - 2

I-TUNES

I-Tunes İnternet üzerinden MP3 satışında bir devrim olarak ortaya çıktı. Apple Computer IPOD adlı efsanevi MP3 çalarını piyasaya sürdükten sonra bu ürünü I-Tunes ile destekledi ve ürün sahiplerine hukuki olarak haklarına sahip olacakları müzikleri indirme imkanı sağladı. Ancak bu imkanı sadece IPOD kullanıcılarına sağlaması tepkilere yol açtı. Günümüzde Avrupa’da bu engeli kaldırmaları için Norveç, İsveç ve Danimarka’da hakkında davalar açıldı. Türkiye’ye hizmet vermemesi ise bizim açımızdan etkin bir handikap.

Kullanım kolaylığı: İlk defa giren ve IPOD’u olmayan bir kişi için (Örneğin ben başka bir MP3 çalar kullanıyorum) üyelik istemesi ve bu üyelik çerçevesinde bir program yüklemek istemesi itici. Bunun yanında albüm arama özellikleri güzel. Satın alma kolaylığı yüksek. Kullanıcılar açısından gayet kolay bir site.

Özellikleri: I-Tunes’da görsellik ön planda ancak her noktada size sunulan IPOD reklamları bir süre sonra sıkmaya başlıyor. Ayrıca film satışının başlamış olması sebebiyle de müzik eskisi kadar ön planda değil.

Üyelik sistemi: Üyelik için bir program indirme gereksinimi gerçekten rahatsız edici. Girip kendiniz için ya da farklı marka MP3 çalarınız için parça indiremiyorsunuz. Bu konuda kısıtlamaya gidilmese bence çok daha etkin bir site olur ve daha yüksek satış rakamlarına ulaşılabilir.

Fiyatları: Fiyat açısından İnternet’teki belki de en uygun site. Bunun temel sebebi de IPOD’dan gelen gücü sebebiyle plak şirketlerinin anlaşmalarda suyunu çıkarması. Ancak elektronik müzik konu olduğunda Beatport, Juno, Wordandsound ve DJ Download’a göre çok daha zayıf.

Sonuç: IPOD sahipleri için güzel ancak diğerleri için faydasız bir site. Fiyat konusunda çok avantajlı ve eğer elektronik müziğe daha fazla önem vermeye başlarsa ortalığı biraz karıştırabilir. Türkiye’ye hizmet vermeye başlarsa Türkiye pazarında ciddi bir yere sahip olur.

Beatport

Elektronik müzik dinleyicileri açısından en kapsamlı ve en çok satış rakamına sahip site. Şimdiden markalaşmış durumda. Özellikle DJ’ler açısından büyük önem taşıyor çünkü kalite seçenekleri ve fiyatlar arasında güzel bir uyum sağlıyor. Genel olarak House tarzının kollarına ağırlık veriyor ancak 2006’nın başından itibaren minialist müziklere de ciddi biçimde yer vermeye başladı.

Kullanım kolaylığı: İlk başta biraz karmaşık görünmesi ve yazıların ufaklığı sebebiyle çok takdir toplamasa da İnternet’i düzenli kullananların zorlanmayacağı bir site. Yeni çıkan plakların veya albümlerin tanıtımı güzel ve bunlara ulaşım çok kolay. Ayrıca plak şirketleri, sanatçılar, albümler, mixler ve listeler gibi bölümler sayesinde aradığınız şeyleri kolayca bulabiliyorsunuz. Ayrıca oluşturabileceğiniz favori plak şirketleri, sanatçılar ve tarz listeleri sayesinde size gelişmeleri bildirmesi de çok güzel bir özellik.

Özellikleri: Satın alma anında kredi kartından çekim işlemi otomatik olduğundan parçayı direk çekme imkanına sahipsiniz beklemeden.

Sanatçı listeleri bölümü sayesinde toplu olarak daha ucuz alımlar yapılabiliyor. Bunun yanında yeni giren plak şirketleri tarafından sunulan tanıtım parçaları, festival tanıtımları için yayınlanan parçalar bedava olarak edinilebiliyor.

Üyelik sistemi: Üyelik oldukça basit ve kolay. Ayrıca sitenin farklı kullanım özellikleri sebebiyle çok rahat hallediyorsunuz tüm üyelik işlemlerini. Gereksiz sorular yok.

Fiyatları: Krafty Kuts’ın albümü €12.99. DJ Download ve I-Tunes’a göre daha pahalı görünüyor ancak çok daha kolay bir kullanımı olduğu ve markalaştığı için tercih ediliyor.

Sonuç: Elektronik müzik dinleyicileri ve DJ’ler açısından gerek içeriği, gerek kullanımı açısından en çok ilgi gören site. Artılarını da biraz daha yüksek fiyat isteyerek biçimlendiriyor. Türkiye’den en çok alışveriş yapılan site konumunda.

DJ Download

Özellikle İngiltere’de büyük ilgi gören bir site. Zaten fiyatları da otomatik olarak Sterlin geliyor. Ancak isteğinize göre kuru sağ üstteki menüden değiştirebiliyorsunuz. Sitede trance ve progresif house türleri ağırlıkta. Bunun yanında Breakbeat de yine son dönemde önemli bir yer alıyor.

Kullanım kolaylığı: Kullanımı Beatport kadar olmasa da kolay bir site. Yeni plakları arama konusunda rahatlık dikkate çarpıyor. Ayrıca genel arama sonuçları da çok hızlı. Sitenin hızı kullanım açısından insanları çeken bir özelliğe sahip.

Özellikleri: Tanıtım diskleri konusunda Beatport ve Kompakt’ın gerisinde kalıyor. Plakları yayınlanmadan önce MP3 formatında alma imkanınız yok, sipariş verip beklemek zorundasınız.

Üyelik sistemi: Üyelik Beatport’a nazaran biraz daha uzun sürüyor. Birkaç ekstra soru var ancak bunlar çok da önemli değil çünkü alışılmış durumlar. Yine de daha basit olması onların avantajına olur. Ödeme sistemleri arasında Paypal bulunması ise ciddi bir avantaj.

Fiyatları: Fiyat açısından çoğu noktada Beatport’tan daha avantajlı konumda ama yine de I-Tunes’dan pahalı. Döviz türleri arasında değişim yapabilmeniz avantaj sağlıyor.

Sonuç: Her ne kadar tüm elektronik müzik türlerine ağırlık vermese de yine de başarılı bir site. Bazı ekstra özelliklerini geliştirmesi durumunda Beatport ile benzer başarıyı yakalayabilir.

Kompakt MP3

Kompakt plak şirketinin dağıtım ağı gücünü de kullanarak ortaya çıkardığı proje. Kısa zamanda önemli bir başarıya imza attı. Özellikle DJ ve prodüktör çevresinde plak şirketi olarak sahip olduğu tanınmışlığı kullanarak ciddi bir müşteri potansiyeline sahip.

Kullanım kolaylığı: Kullanım açısından en basit arayüze sahip site. Yapısına kısa sürede ayak uydurmak mümkün. Ortadaki yeni plak listesi biraz karışık görünse de hemen alışılıyor.

Özellikleri: Henüz çıkmamış plakları MP3 formatında satın alma imkanı sunuyor ve bu açıdan en güçlü site. Alman plak şirketleri ve prodüktörlerin ağırlığı var ve temeli bir müzik kültürüne dayandığından gelişmeye en açık site. Tek handikapı Beatport’un aksine ödemeden sonra onay bekliyorsunuz ve bu biraz sıkabiliyor. Paypal ile ödeme imkanı burada da var.

Üyelik sistemi: Üyelik yok. Bu açıdan inanılmaz bir zaman kazancı yaşıyorsunuz. Ancak üyeliğin getirdiği liste, uyarı mailleri avantajları yok. Yine de haftalık haber mektubu seçeneği var ve bu konuda diğer sitelerden bir boy farkla önde. Yeni çıkan veya çıkmadığı halde MP3 olarak satışa sunulan plakları e-mail yoluyla düzenli olarak iletiyor.

Fiyatları: Krafty Kuts’ın albümü burada olmadığından karşılaştırmak zor ancak Jochen Trappe’nin Connaisseur’dan çıkan yeni plağını karşılaştırdığımda Kompakt’ın ciddi ölçüde daha ucuz olduğunu gördüm. Beatport’ta €4,74’e alınacak plak Kompak’ta €3,48 ve bu yaklaşık %27 gibi bir fiyat farkı. Bu açıdan gerçekten çok avantajlı. Ödemede biraz beklemeye değebilecek bir avantaj olduğu kesin.

Sonuç: Her ne kadar minimal, tekno ve elektro türlerine daha çok ağırlık verse de fiyat, kullanım kolaylığı ve haber mektubunun etkinliği bakımından tercih edilecek bir site. Kompakt’ın plak şirketi olarak ortaya koyduğu başarısının üzerine bu gücünü devam ettirip arttıracak bir çalışma.


Sühan Gürer
2007

16.7.07

İnternet ve Müziğin Aşkındaki Son Perde! - 1

Aslında her şey Mpeg Layer 3 veya herkesin bildiği adıyla MP3’ün keşfiyle başladı. Keşfeden kişi ise Karlheinz Brandenburg. Elbette Berlin’deki Brandenburg kapısı ile alakası yok. Ama müzik dünyası için 2. bir Brandenburg kapısı oldu. Müzikte yepyeni bir dönem başlattı.

Mp3’ün keşfinden sonra disk üzerindeki her parça aynı kaliteye bağlı kalmak koşuluyla 1/10 oranında sıkıştırılıyordu. Bu da bir anda insanlara müziklerini paylaşmak konusunda bir imkan tanıdı. Elektronik müzik bu paylaşımlar sonucu gelişiminde önemli bir devinim kazandı ancak bunun yanında ardı arkası kesilmeyen bir sektör ortaya çıktı.

İnternette sohbet odalarında başlayan paylaşım akımı daha sonra p2p (Kullanıcıdan kullanıcıya bağlantı) bazlı programlar sayesinde ciddi bir organizasyona dönüştü. Önce Napster’la başladı, sonra Audiogalaxy, Kazaa, Imesh, Emule, DC++, BitTorrent, Soulseek derken bugünlere gelindi. 1995’ten bu yana gelen süreçte inanılmaz hızla gelişen bu sektör birçok değişimi de beraberinde getirdi. Elbette bu gelişimdeki en önemli paylardan biri de kullanıcıların İnternet bağlantı hızlarının gün geçtikçe artmasıydı.

Bu yeni akıma en çok etki eden noktalardan belki de en önemlisi müzik endüstrisini kontrol eden (Veya ettiklerini sanan) büyük plak şirketlerinin İnternetteki bu paylaşımcı akımı kabullenmeleri oldu. Önceleri bunları basit korsanlar olarak gören bu plak şirketleri zamanla bunun sadece korsanlık değil yeni bir kültür anlayışının eseri olduğunu fark ettiler. Internette bilgi parasızdı ve müzik de benzeri bir şekli almaya başlamıştı.

Müziği paylaşan, programları yazan veya albümleri bilgisayara aktaranlar çoğaldıkça plak şirketlerini bir telaş aldı. İlk savunma hatlarını kurdular ve ardı arkası gelmeyen hukuki bir savaş başlattılar. Güçlerinin kendilerine galibiyeti getireceğine emin ve olabildiğince hatalı bu duruş onlara elbette birkaç cephede başarıyı getirdi. Napster kapatıldı. Audiogalaxy onu takip etti. Son dönemde Emule’un en önemli ağ bağlantısı Razorblack’in sahibi hapse atıldı. Ancak bütün bu başarılar sonucunda gözlerini açtıklarında başta karşılarında 3-4 cephe olmasına rağmen şimdilerde sayısı 10’u aşan cepheler çıktı. Bu noktada strateji yanlışlığını fark eden plak şirketleri yeni strateji arayışına girdiler ve ortaya Internet MP3 satış siteleri çıktı. Bir şarkıyı veya bir albümü gerçeğine oranla çok daha ucuza alma imkanı sunan bu siteler farklı ve İnternet’i daha iyi yorumlayan bir bakış açısının eseriydi.

Bu satış siteleri başta pek ilgi toplamadılar ancak Apple Computer’ın IPOD adlı ürünü için geliştirdiği I-Tunes bu konuda çok başarılı bir örnek teşkil etti. Aynı dönemde elektronik müzik kullanıcıları için Beatport ağırlığını ortaya koydu. Ayrıca Kompakt ve Universal gibi plak şirketleri de kendi dağıtım ağı güçlerini kullanıp benzer çalışmalarda bulundular. Bugün İnternet’te parasız müzik paylaşımıyla mücadelede yepyeni bi cephe var. Bu cephede plak şirketleri dava açma dönemine göre çok daha büyük başarılara ulaştılar ve en azından bu sefer sadece zarar vermek değil, kendilerine fayda çıkarma şansları da var.

Bu İnternet satış sitelerinden en çok dikkat çekenleri kullanım kolaylığı, özellikleri, üyelik sistemi ve fiyat konularında incelemeye çalışacağım. Fiyat karşılaştırması Krafty Kuts’ın Freakshow albümü üzerinden yapılmıştır.

Yazının devamı ve site incelemeleri yarın...

9.7.07

Rock Werchter 2007 Videoları

1. Gün:

Zornik



Rufus Wainwright - Sanssouci



Marilyn Manson - Rock Is Dead



Bjork - Innocence



2. Gün:

Oi Va Voi



3. Gün:

Blonde Redhead



Snow Patrol - You're All I Have



Snow Patrol - Hands Open



Snow Patrol - Shut Your Eyes



The Killers - Somebody Told Me



The Killers - All These Things That I've Done



Keane - Hamburg Song



Keane - Everybody Is Changing



4. Gün:

!!! (Chk Chk Chk) - Myth Takes



Metallica - Sad But True



Metallica - Master Of Puppets



Metallica - Nothing Else Matters



Metallica - Memory Remains



Metallica - One



Metallica - Enter Sandman



Metallica ara verdiğinde seyirciler The White Stripes'tan Seven Nation Army melodisi söylerken



Videoların tamamı tarafımca çekilmiştir. Hepsi tanıtım amaçlıdır. Çekimler Sony DSC S-600 ile yapıldığından ve çekimleri yaparken bir hayli alkollü olduğumdan her zaman en iyi sonucu elde edemedim haliyle ama festival ve gruplar hakkında fikir verebildiğimi umarım. Ayrıca zaman zaman pil ve kapasite problemleri sebebiyle sorun yaşadım (Örneğin 2. gün). Bir dahaki sefere daha iyi şekilde hazırlanacağım. Herkese bol müzikli, bol festivalli günler. Notasız gününüz geçmesin.

8.7.07

Rock Werchter Günlüğü - 4. Gün (Kaymaklı ekmek kadayıfı)

Son güne geldiğimizde ilk üç günün yorgunluğu artık iyice ortadaydı. Bel ağrısı, kanda hiç eksilmeyen alkol oranı, uykusuzluk vs. 3. gece uyurken sağ üst baldırıma giren kramp da cabası. İçtiğim Isostar'lar bile fayda etmedi artık bunca mineral kaybına. Kahvaltıma bu sefer ek olarak acil durumlar için yanımda tuttuğum tek Supradyn'i de ekleyerek güne hazırlandım. Sonuçta uzun bir gün olacaktı.


Festival alanına çok erken girdik. Sebebi de !!! (Chk Chk Chk) konserini mümkün olan en ön noktadan seyretme isteğimdi. Bana göre 2007'nin güzide albümlerinden birine imza atan grubun canlı performansını çok merak ediyordum. Ama güneş son 3 günün acısını çıkarırcasına tepede bizi kavuruyordu. Güneşin bir bulutla engellendiği anlarda ise sıcaklık direk 4-5 derece düşüyordu rüzgar yüzünden. Yine de bu bizi engellemedi. Sonuçta işi garantilemek için fazladan birkaç bira içmek yetiyordu.

!!! tam saatinde çıktı. Çoğunluğu yeni kalkan insanlardan oluşan seyircileri önce uyandırdı. Arkasından kendine getirdi ve sonunda coşturdu. Güne muhteşem bir başlangıç sundu. Yeni albümdeki birçok çalışmayı dinleme imkanı bulduk. Nic Offer gitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle bizleri kavurdu. Seyircinin arasına girmekle kalmadı, üstüne insanlarla birlikte söyledi. Daha sonra sahneye geri çıktığında diğer vokalist John Pugh da coştu. Yaptığı kısa konuşma ise seyircileri çılgına çevirmeye yetti de arttı. Performans olarak albüme göre bir hayli sertti. Ama arkalarından Mastodon'un geleceği düşünülürse bu gerçekten insanlar için gerekli bir kalk borusuydu.


Daha sonra benim için güzel bir sürpriz olarak festival alanında !!!'in bateristi Allan Wilson ile buluştuk. Yaklaşık yarım saat konuştuk ve bir röportajı da ekledik bu arada. Bu röportajı haftaya sizlere sunacağım.

Mastodon günün erken saatinde biraz sert kaçınca bu sefer Maximo Park'a yönlendik. Arkasından da The Kooks'a gitme fikri vardı aslen. Ama Maximo Park çadırda çok başarılı bir performans sergileyince bu fikir suya düştü. The Kooks'un son yarım saatine anca yetişebildik. Maximo Park enerjik, çılgın ve hareketli bir konser verdi. Seyirciyle olan bağlantısını hiçbir an koparmadı. Çaldıkları şarkılar hakkında tarihçelerini ve neden yazıldıklarını da küçük anekdotlar halinde iletti ki bu da dinleyenleri çok memnun etti. Sıcak ve samimiydi baştan sona.


The Kooks'un son yarım saatinde bira ve yemek sebebiyle fazla bir şey anlayamadım desem yeridir. Tüm zorunlu ihtiyaçların tüketimi bittiğindeyse Interpol karşıma çıktı. Ama dürüstçe söylemek gerekirse gerek Interpol, gerekse Incubus tamamen Metallica uğruna haybeye gittiler. Seyirciler saat 5 gibi çoktan Metallica moduna girmişti. Tabii şunu da söylemek lazım, Interpol ve Incubus başarılı performans sergilediler. Yine de bu seyircileri tamamen kendilerine bağlama konusunda etkili olamadı.

Saat 8 buçuk gibi nefesler tutulmuş, Metallica acaba ne kadar geç çıkar diye kafalarda soru işaretleri belirmişti. Bulunduğumuz nokta sol önlerde olduğundan yerimize mıh gibi çakılmıştık. Önceden arka arkaya tuvalet ziyaretleri yapmıştım önümdeki 3 saat boyunca gidemeyeceğim için. Ama sonradan fark ettim ki yaptığım bira stoğu eksik kaldığından konserinde ortasından itibaren ciddi bir susuzluk çekecektim.

Metallica beklentilerin altında, 15 dakikalık bir gecikmeyle çıktı. "Sick Of It All" turnesinin setlistinden o an itibariyle haberimiz olmadığından büyük bir beklenti içindeydik. Konserin başında "İyi, Kötü, Çirkin" filminin son kısmından bir bölümle başlangıç yaptılar. Arkasından şimşek gibi karşımıza çıktılar ve "Creeping Death" ile açılışı yaptılar. Seyirci zaten gazdı, bu açılıştan sonra bombanın pimi çekilmiş oldu. Herkes çılgına döndü. Arkasından en az Hemingway'in romanı kadar ünlü "For Whom The Bell Tolls" geldi ve işler iyice karıştı. Bu arada James parçayı Cliff Burton'a adadı. Sonra "Ride The Lightning", "Disposable Heroes", "The Unforgiven" geldi ve bu arada seyirciler iyice azıtmıştı. Festival alanını gösterdiğinde ise dilimin uçukladığını söylemem lazım. Sonradan öğrendiğim kadarıyla 92.000 kişi vardı o an orada.


Metallica "...And Justice For All" ile devam etti. "The Memory Remains" ile birlikte son dönemine ilk kez atıfta bulundu ama kimse problem etmedi ve tek bir ağızdan söylendi bu parça da. Sonra eskilere döndüler ve "The Four Horsemen"'ı kendilerine adayıp, "Orion", "Fade To Black" ve "Master Of Puppets"'la ilerlediler. "Battery" ile yine bir günümüze baktılar ve ara verdiler. Ara verdiklerinde büyük bir alkış koptu ve herhalde Brüksel'den duyulmuştur "We Want More" diye bağırışlar.


İlk bise "Sad But True" ile girdiler ve geri gelmelerinin heyecanıyla James Hetfield'dan daha çok duyuldu seyircinin söylediği. Bir ara James Hetfield da bıraktı zaten mikrofonu bizlere. Arkasından aynısı "Nothing Else Matters"'da yaşandı ve biraz nefes de aldık bu maraton içinde. Ve patlamalar başladı. İlk patlama inanılmaz bir heyecan fırtınası yarattı. Havai fişekler atıldı. Patlamalar devam etti. Gözler James'i arıyordu ve başladı, "One". Notalarla beraber seyirciden la la la lalar yükseldi. Lars araya girdi ve sonradan Kirk ve Robert Trujillo girdi. Herkes alabildiğine tüm gücüyle "One"'ı söylüyordu. Muhteşem bir performanstı. "Enter Sandman" ise bu koroyu aynen devam ettirdi. Havai fişeklerle süslenmesi ise beklemediğimiz bir şey oldu bu sefer.

İkinci arada ise bu sefer "Seek And Destroy" diye bağırılıyordu. Bir ara ufak bir grup olarak The White Stripes'ın "Seven Nation Army"'sinin melodisini söyledik pa param pam pam param şeklinde. James'in gitarla bunu çalıp sonra da kahkahayı patlatıp selam vermesi ise bana inanılmaz bir mutluluk verdi. Penaları dağıttılar ama beklentiler bitmemişti. Henüz enerjimiz vardı ve tüketmeliydik. Ve sonunda ikinci bise geldiler. "Am I Evil" ile giriş yaptılar. Seyircideki mutluluğu anlatmaya kelimeler yetmez herhalde. Kapanış ise en başından beri seyircinin nasıl eşlik edeceğini merak ettiğim "Seek And Destroy" ile geldi. Bırakın Brüksel'i, herhalde Amsterdam'dan bile duyulmuştur. Bendeyse ses kalmamış, sıfırı tüketmiştim. İnledikçe inledi ortalık. Bitirdiklerinde Faithless'ın 5 dakika önce çıkmış olması gerekiyordu. Bizim umurumuzda bile değildi dünya.


Konserden sonra doğrudan bira için koştum. Koştum derken benden yaklaşık 600 metre uzaklıktaki bara gidene kadar yaklaşık 15 dakika geçti. Böyle bir kalabalık olamaz. Sonunda arka arkaya 3 birayı içince kendime geldim, bu sefer açlığımı hissettim. Faithless başladığında hala yemek yiyordum. Açıkçası 2 kere dinlediğim için Tori Amos'a yönleneyim dedim ama o da kesmedi. "Seek And Destroy"'dan sonra olmadı, olamadı. Ben de geriye çekilip festivalin son demlerinde tadını çıkarmak için arka alana geçtim. Seyircilerin bir hayli kısmı Faithless ile devam etti. Faithless da onlara eski ve yeni çalışmalarıyla eğlenme imkanı tanıdı. Performansları bittiğinde ise aklım hala Metallica'da kaldığından pek bir şey anlamamıştım. Havai fişek gösterisi ise festivalin bittiğini işaret etti.


Çıkış kapısına yöneldiğimde ise kalabalığın gerçekten farkına vardım. Kapıdan çıktığımda ise derin bir oh çekerek o anki tarifsiz mutluluğumun tadını çıkardım. Dürüstçe söylemek gerekirse hala yüzümde o aptal sırıtış duruyor, kolumdaki bileklikle beraber...

7.7.07

Rock Werchter Günlüğü - 3. Gün (2-3 Litre su kaybı)

Biraz daha rahat bir uyku çekmiş olmanın verdiği gazla güne yine birayla başladım kahve, muz ve twix sonrasında. C1 kampında Türk mahallesi olarak adlandırdığımız bölgede bir süre muhabbetten sonra bir göz atmak amacıyla Heideroosjes'e yollandım. Sözler her ne kadar Flemenkçe'yse de oldukça eğlenceli bir grup. Ska ve rock karışımı bir tarzları var. İngilizce albümleri de sanırım piyasada.

Aslında festival alanında albüm satan bir nokta aradım ama bulamadım. Dışarıda da yok. Bu herhalde en büyük eksiklikti bana göre. Grupların t-shirt ve diğer ıvır zıvırları da çok az sayıda ve az çeşitte geldi zaten. Birçok grubun hiç gelmedi resmi ürünleri. Rock Werchter'in kendi ürünleri bile çok hızlı tükendi. Can havliyle bir iki t-shirt alma imkanım oldu. Onlarda da beden bulmak için festival alanındaki 4 t-shirt standını gezmem gerekti. İlla XL giymek zorunda mıyım kardeşim yani.


Neyse Heideroosjes'ten sonra kampa dönüp uyumakta olan Recep efendiyi kaldırdım ve festivale geri döndük tüm Türk tayfası olarak. Blonde Redhead'de en önden yerimizi aldık çadırda. Performans güzeldi. Hatta genel olarak çok eğlendik. Özellikle Kazu Makino'nun performansına hayran kaldım. Gerçekten başarılı bir performans çıkardı. Klasik kısa kıyafet tercihinin bunda etkisi yok. Mini etek giydi diye övmüyorum tabii.


Arkasından hızla ana sahneye yollandık ve karşımıza Amy Winehouse çıktı "Rehab"'iyle. Zaten dinlesem dinlesem bir tek o parçasını dinlerdim. Bana yetti. Sonrasında bira takviyesi yapıp artık önlere yollanmanın zamanıydı. Snow Patrol çıktığında bende büyük bir beklenti vardı. Çok sevdiğim bir grup olmasının yanında haliyle performanslarını da bekliyordum. Ne beklediysem hepsini aldım. Fotoğraf makinemin pilinin bitmesi sebebiyle sadece cep telefonumla bir video kaydettim. Onun haricinde kendimi kaybetmekle meşguldüm zaten. Hayran kaldım diyebilirim. Sıcak, güzel ve eğlenceliydi. "Shut Your Eyes"'ı canlı canlı dinlemek ve onca insanla aynı anda söylemek beni çok etkiledi. Tekrar görülmesi gereken gruplara yazdım adını.


Sonrasında yine bira takviyesi ve bu sefer The Killers heyecanı. Snow Patrol ile romantizmin dibine vurduk deyip şimdi de kurtları dökelim dedik. Hem de ne dökmek ama. Las Vegas'lı grup öyle sempatik bir şekilde karşımıza çıktı ki oradaki herkesin dikkatini çekti. Sonra da performans başladığında zıplayan devasa bir topluluk vardı. Parçalar ardı arkasına patladı. Yerimizde duramadık. Arada bir serpiştiren yağmur çok güzel serinletti bizleri. Hava sıcak olsa zaten buharlaşırdık "Somebody Told Me" daha başlamadan. Onunla zaten yağmura rağmen sucuk gibi olduk.


Biraz dinlenme zamanı diyerek Peter Gabriel sırasında hem yemek hem de bira molası verdik. E Türkler olarak biraz top oynamamız da atalardan yadigar bir alışkanlık. Bu arada da zevkle Gabriel'ı dinledik. Seyirciyle çok oynaşmadı. Artık yaşının da verdiği bir ağırlık olsa gerek. Ama en güzel çalışmalarını çatır çatır çaldı ve insanları eğlendirdi. Daha çok dinlendirdi de diyebiliriz. Biz de o arada kandaki toksinleri tamamen boşalttık futbolla. Gabriel bitmeden ana sahneye döndük ve yine yerimizi aldık. Bu sefer Keane için.

Keane de beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. Genel olarak sakin ve dinlenme ağırlıklı geçmesini beklerken oldukça hareketliydi parçalar. Daha doğrusu albüme göre daha heyecanlı çaldılar. Seyircilerle diyalogları mükemmeldi. Seyircinin ortasına kurulan platformda "Hamburg Song"'u çaldılar ve apışıp dinledik tamamen. Hatta bet sesimle söylemeye bile çalıştım ama çevreden gelen uyarıları dinleyip Tom Chaplin'in muhteşem sesine saygısızlık etmemek için sustum sonra. "Atlantic", "A Bad Dream" gibi çok sevdiğim çalışmalarını nefes almadan arka arkaya vurdular yüzüme. Hayran ve ayran bir modda izledik hepimiz. Tekrar tekrar seyredilesi gruplara yazdım adını.


Artık coşma zamanıydı. Gördüğüm herkesi LCD Soundsystem'a çağırmıştım o ana kadar. Sağolsunlar bana güvenip gelen 10-15 İngiliz ve 2 Türk olarak yerimizi aldık çadırda. LCD Soundsystem başladığında ise yer mer kalmadı. Deli gibi dans eden bir grup olmuştuk. Bizi görenler sakince yer açarak daha da delirmemize izin verdiler. Bana göre Beastie Boys ile birlikte çadırın en güzel performansıydı. The Chemical Brothers'a gitmeyenler bu inanılmaz güne hakettiği sonu yaşadılar. Baştan sona enerjik, baştan sona ter damlatan bir performanstı. Bir şarkıda bizi dinlendirdi performansı boyunca, onun haricinde tam gaz gitti. Susuzluktan öleceğimi düşündüğüm halde yine de gidip bir bira almak istemedim. Recep de verdiğim gazları yemedi ne yazıkki. Bir saniye bile kaçırmak istemiyordum. Kameraya uzanıp iki garip resim çekebildim. Videoya almamın imkanı yoktu o kadar zıplarken. Bence ölmeden görülmesi gereken performanslardan biriydi o geceki. Zaten oradaki 15.000 kadar kişi Metallica çıkana kadar LCD Soundsystem'dan bahsetti.


3. gün bittiğinde festivale gelmiş olmaktan duyduğum mutluluğu kelimelerle ifade etmenin imkanı yoktu. İçtiğim 10-15 bira ve bir hayli viskiden sonra bile deli gibi susuzluk çekmem ve gidip 1 litrelik şişeyi kafaya dikmem herhalde 3. günü anlatmaya yeter. Üstüne daha 4. gün vardı. Artık ekmek kadayıfının üzerine kaymak olacaktı o da. Bana da güzel bir uyku çekip kaymağı beklemek düşüyordu.