Roportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.10.07

Proodos Özel ... (6) - Guts Röportajı

Guts projesiyle çıkardığı ilk solo albümü "Le Bienheureux" ile bu sayfalara konuk olan çiçeği burnundaki Fabrice ile bir röportaj yaptım. Bunun temel sebebi de yaptığı müziği ileri derecede beğenmiş olmam ve kendisini tanımak istemem. Umarım benim gibi düşünenler de çoğalır kendisi hakkında çünkü albümü bunu hakettiğini açıkça gösteriyor. Herkese iyi okumalar.

Sühan - Merhaba Fabrice. Sen bizim için yeni bir isimsin. Bize nereden geldiğini ve bizi nereye götüreceğini biraz açıklar mısın?

Fabrice - 1980'lerin sonlarında Hip Hop DJ'i olarak başladım. DMC DJ'i olarak yarışmalara katıldım. Daha sonra "Alliance Ethnik" adında bir Hip Hop grubu kurdum. Bu grup 10 yıl boyunca devam etti. New York'ta Bob Power adında bir prodüktörle çalıştık ve o dönemin önemli isimleri A Tribe Called Quest, The Roots, De La Soul ve Common gibi grupların da prodüktörlüğünü yapıyordu. "Respect With Vinia Mojica" parçamızla büyük ilgi gördük ve albüm de büyük başarı kazandı. Daha sonra De La Soul, Common, Biz Markie ve Rahzel'le birlikte çeşitli parçalar yaptık.

Daha sonra Kif Records bünyesindeki Fransız Rapçilerle çalıştım. Bu serüven 5 yıl sürdü. Son 2 yıldır solo olarak dünyaya açılmak için çalıştım. Şimdi kendimi Nightmares On Wax aka DJ Ease'in WAX ON Records ailesindeyim. DJ Ease de benim gibi İbiza'da yaşıyor ve bu hikaye daha yeni başlıyor!!!

Sühan - Wax On Records'dan promonu aldım ve açıkçası bayıldım. Nightmares On Wax'e oldukça benzer bir tarzın var. Seni etkileyen sanatçılardan bahseder misin?

Fabrice - Aslında tüm Hip Hop kültürü beni etkiledi. Ben bu kültürle büyüdüm. Rap, Breakdance, DJ'lik ve Grafiti. Tabii Public Enemy, NWA, Beastie Boys, A Tribe Called Quest, De La Soul ve Boogie Down Production gibi Hip Hop ve Rap gruplarının hepsi beni etkiledi ve bugün hala etkiliyor!!!

Soul, Jazz, Rock, Pop ve Reggae'yi daha geç keşfettim. Şimdilerde her tür müziği dinliyorum, elektronik de dahil, tıpkı jenerasyonum gibi. Günümüzün Hip Hop'unu pek dinlemiyorum çünkü biraz sıkıcı olmaya başladı. Artık daha alternatif sanatçılardan etkileniyorum diyebilirim.

Sühan - Albümün gerçekten çok iyi organize edilmiş ve bu yıl için türünün en iyileri arasında. Beklentilerin nasıldı ve tepkiler nasıl gelişti?

Fabrice - Aslında tepkiler çok iyi şu anda. Albüm Eylül ayının 24'ünde çıktı ve albümden çıkan ilk plak "And The Living Is Easy" şu ana kadar İngiltere'de BBC 1'de, Almanya'da ve Avustralya'nın da en büyük radyolarında çalındı. (Sühan notu: Misak Tunçboyacı ile birlikte biz de Dinamo FM'de geçtiğimiz Pazartesi albümden 4 tane parça çaldık) Bu parçayı birçok radyo çalıyor artık. Evvelsi hafta İrlanda ve Almanya'da birer konser verdim ve tepkiler de beklediğimden iyiydi. Mutlaka en kısa zamanda Türkiye'ye de geleceğiz!!!

Sühan - Albüm için güneş dolu tanıtımı uygun olur. İçinde birçok ruh hali var ama güneş her zaman ışıldıyor tepede. Güneşi seviyor musun?

Fabrice - Aslında benim en belirgin özelliğim ayçiçeği gibi sürekli güneşe dönüyor olmam. İbiza'ya da bunun için taşındım. Yaptığım müzik için bana enerji veriyor. Bu şekilde dinleyenlerin beynine gezintiye çıkıyorum ve bu cidden bir gezinti oluyor benim için. Albümdeki her parça sizin gününüzden bir parça veya hayatınızdan bir gün.

Sühan - Albümde gitarı romantizm temasını uygulama açısından çok etkili kullanmışsın. Sanırım senin en sevdiğin enstrüman o.

Fabrice - Evet, gitar benim en sevdiğim çalgı ve en sevdiğim ses çünkü gitarın sonsuz derecede farklı ruh halleri var. Her gitarın farklı bir tınısı var. Romanzime gelince, gitar karakterimi ve içimdeki notaları en iyi yansıtan şey.

Sühan - "Nightmare On Paris" ve "Sweet Love" benim en sevdiğim parçalar. Onların hikayesini anlatır mısın?

Fabrice - "Nightmare On Paris"'i yazdım çünkü Paris'e hem aşığım hem de nefret ediyorum. Biraz karmaşık. "Sweet Love"'a gelince ben kumsaldaki bir romantizmi şehirdeki tutkulu bir aşka tercih ederim.

Sühan - DJ olarak da performans sergiliyorsun konserlerin haricinde. DJ'lik yaparken seçimlerin neler oluyor ve insanlar nasıl bir performans beklemeliler?

Fabrice - DJ'lik yaparken açık fikirli olmanız gerekiyor. Gün içinde dinleyebileceğim her şeyi çalarım. Progresif ve geniş melodili olabilir. Kendi yaptığım mash-up parçaları, yeniden düzenlediğim başkalarının parçalarını, bilinen/bilinmeyen parçaları ve bazen de çok güzel birkaç elektronik parçayı çalıyorum. Elbette unutmadan biraz scratch de atıyorum çünkü buna bayılıyorum.

Konser verirken biraz değişik elbette. O zaman dizüstü bilgisayarımda Ableton Live programını kullanıyorum ve tabii yine pikaplarım oluyor hep.

Sühan - Son dönemde çok beğendiğin 5 plak veya albümü de söyler misin?

Fabrice - Class Of 3000 Vol 1 (OST), Justice - Cross, Outlines - Our Lives Are Too Short, Common - Finding Forever ve Dragonette - Galore.

Sühan - Çok teşekkürler. Umarım en kısa zamanda görüşebiliriz.

Fabrice - Ben de bunu çok istiyorum. İstanbul hakkında birçok şey duydum ve gelmeyi iple çekiyorum. Bakarsın bu sene albüm turnesinde gelirim. Belli olmaz.

23.9.07

Proodos Özel ... (5) - Ratatat Röportajı

Türkiye'de Radar Live etkinlikleri kapsamında Maximo Park ile bir konser veren, Classics ve Mixtape (Remixes) Vol II albümleriyle de bu sayfalarda yer bulan Ratatat'ın üyesi Evan ile blog için özel bir röportaj yaptım. Umarım ilgi çeker. Açıkçası fazla tepki veren bir millet olmadığımızdan röportajların burada yer almasından memnun musunuz bilemediğimden ben aynen devam ediyorum. Yakında sürpriz isimler de röportaj serisine katılacak.

SG - Skidmore Üniversitesinden yakın arkadaş olmanıza rağmen birlikte çalışmaya başlamanız bir hayli geç oldu. Yeniden buluşmanız nasıl oldu biraz anlatır mısın?

Evan - Skidmore'u bitirdikten sonra ikimiz de yaklaşık 1 yıl içerisinde kendimizi New York'ta bulduk. Bir gün metroda karşılaştık ve bir grup kurup müzik yapalım diye kararlaştırdık. İlk başta eğlenceli bir dans şarkısı yaptık ve o kadar çok zevk alınca bu işe devam edelim diye düşündük. Zamanla daha çok çalışma yaptık. Aslında yakın arkadaş olmamız bize ayrı problemler yarattı. Bu kadar zaman birlikte çalışınca ve sürekli beraber olduğunda problem çıkıyor. Ikimiz de müziğe çok önem veriyoruz ve birbirimizi de iyi tanıdığımızdan farklılıklarımızın üstesinden bir şekilde geliyoruz.

SG - Kendi adınızı taşıyan albümünüzden sonra olumlu yorumlar aldınız. Bunu bekliyor muydunuz ve bu sizi nasıl etkiledi genel olarak?

Evan - Evet bekliyorduk, muhteşemdik demeyeceğim. Diyene de inanmam. Ne bekleyeceğimizi bilmiyorduk. İnanılmaz bir dönemdi. Kafamızda binlerce "acaba"lar vardı. Daha sonra yorumlar gelmeye başladı ve bir magazini açıp resmimizi görünce gülümsedim. Ama daha sonra konuşmalarımızın ne kadar çok değiştirildiğini ve hatta farklılaştırıldığını görünce çok soğudum.

Ama aynı zamanda müziğimiz konusunda çok güçlü duygularım var. Hak ettiği ilgiyi gördüğü için seviniyorum. Ama tabii bu ilgi müziğimize odaklanmak yerine kişisel olarak bize döndüğünde biraz garip geliyor. Tam tersi olması gerekir aslında.

SG - Parçalarınızda vokal kullanmıyorsunuz. Nadiren insan seslerini melodisel olarak ele alıyorsunuz. Bunun bir sebebi var mı?

Evan - Vokalli parçalar yapmak bizi hiç çekmiyor. Enstrümental müziğin daha girilmeyen çok yönü var. Bunlar dururken uğraşmak niye? Zaten ikimizin de söz yazmak gibi bir yeteneği pek yok. E seslerimizin de iyi olduğunu söyleyemem. Biz söyleyeceklerimizi enstrümanlarla iletmeyi tercih ediyoruz.

SG - Yanınızdan asla ayıramayacağınız müzik aleti var mı? Gitarınız veya bilgisayarınız mesela.

Evan - Aslında günden güne değişiyor. Bazen günlerce piyanomun başından kalkmayıp öylece çaldığım oluyor. Bunun yerini bazen klavye alıyor. Bazen elime gitarı alıp şöyle sakin bir yerde çalasım geliyor. Başka zamanlarda da vuruş yapıları üzerinde çalışıyorum. Karar veremedim şimdi. Yoruldum bak.

SG - Mixtape Vol 1 & 2’nin fikri nereden çıktı? Bu çalışmalarla ilgili hukuki bir probleminiz oldu mu?

Evan - İlk albümümüzün kaydını bitirdikten sonra Hip Hop düzenlemeleri üzerine çalışmaya başladım. O sırada albümün yayınlanmasını bekliyorduk. Bu düzenlemeler beni bir hayli içine çekti ve kendimi geliştirmek istedim. Daha sonra birlikte devam edip birkaç düzenleme yaptık. Daha sonra neden bunları da yayınlamayalım diye düşündük. Aslında hızlı gelişen bir çalışma. Özellikle de albüm hazırlamakla karşılaştırılınca. Çok daha az zaman alıyor. Hazır aklımızda böyle bir fikir varken bunu uygulamaya geçirmek istedik. Sadece eğlenmek için. Oldukça da ilgi gördü. Hukuki tarafına ise hiç girme.

SG - Hayran kaldığın son albüm hangisiydi ve seni neden etkiledi?

Evan - Lil Wayne’in "Drought 3" adlı albümünü bugün trende dinledim. Gerçekten etkilendim. Çok sakin, ayakları yere basan bir rapçi. Sözlerde de oldukça güçlü. Bu albüm gerçekten çok eğlenceli. Tavsiye ederim.

SG - Yeni bir albüm var mı yakın gelecekte?

Evan - Yeni albüm hakkında fikirsel altyapıyı hazırlamaya başladık. Bizim kayıt sürecimiz genellikle çok yavaş ve çileli oluyor. Ne kadar süreceğini söylemek gerçekten zor daha şimdiden. Fakat kafamızda birkaç fikir var ve çizeceğimiz yönler konusunda daha şimdiden heyecanlanmış durumdayız. Ağustos ayını yeni parçalar yazmakla geçireceğiz. Ondan sonrasını göreceğiz.

SG - Istanbul şehrini ve İstanbul'daki performansınızı nasıl buldun?

Evan - İstanbul'da çok iyi vakit geçirdik. Şu ana kadar gittiğim yerlerin hiçbirine benzemiyor. Aslında konserden ne bekleyeceğimizi hiç bilmiyorduk ama dinleyicilerden gelen tepkiye çok memnun olduk. İnsanlar çok sıcakkanlıydı ve ateşlilerdi. Bizim için evden bu kadar uzakta olmak ve hiç bilmediğimiz bir şehirde bu denli güzel karşılanmak inanılmz. İnsanların bizi bu kadar iyi bilmesine şaşırdık ve bundan onur duyduk.

SG - Şimdi de kişisel bir soru geliyor. "Loud Pipes" benim en favori parçam. Bu şarkı nasıl doğdu?

Evan - O bizim albüm hazırlıkları sırasında ilk yazdığımız parçalardan biri. Evimde yazmıştık. Önceleri vuruşlarla başladık ve daha sonra adım adım ondan sonrası geldi. Mike gitarı yazdı ve ilk anda muhteşem geldi. Orta bölümü bateride doğaçlama olarak doğdu. İkimiz de doğaçlama çalıştık orada. Piyano bölümü benden, gitar bölümü Mike'tan.

SG - Çok teşekkür ederim. Umarım İstanbul'da görüşürüz.

Evan - Mutlaka. Tekrar gelmeyi çok istiyoruz. Umarım seninle buluşup boğaza karşı bir Jack On The Rocks içeriz.

26.8.07

Jimi Tenor Röportajı

Bir iş gezisi için gideceğim Helsinki’de Scandic Marski otelinin barında Jimi Tenor’la güzel bir röportaj yapma imkanım doğduğunda oldukça heyecanlandım. Ben Istanbul’dan gittim, o da Amsterdam’dan geldi. Geçmişi ve gelecek projeleri hakkında konuştuk. Daha sonra Helsinki’deki stüdyosuna gittik ve orada 2007 sonu, 2008 başında çıkaracağı albümdeki çalışmaları dinleme imkanı buldum. Siz de tüm detayları röportajda bulabilirsiniz. Notasız gününüz geçmesin.

SG - Müzikal kariyerinizi derinden inceleyeceğimiz için öncelikle diğer uğraşlarınızdan başlayalım. Oldukça çok yönlü bir sanatçısınız. Sırt çantanızda fotoğrafçılık, yönetmenlik, ressamlık ve desinatörlük (Tenorwear) gibi meziyetlerle geziyorsunuz. Bunlar hakkında biraz bilgi verir misiniz? Ayrıca devam ettirdiğiniz de var mı?

JT - Gençken bende de hep sözü edilen Warhol sendromuna yakalanmıştım. Hepsini yapabileceğimi düşünüyordum. Ama bir süre sonra hiçbir yere varamadım. Şimdi sadece müziğe konsantre oluyorum. Fakat albüm kapaklarım için fotoğraf çekiyorum. Bazen eşimin (Nicole Willis) çalışmaları için de çekiyorum. Nicole Willis & The Soul Investigators adlı bir grupları var. Türkiye'ye de gelmiş olmaları lazım. En azından Nicole Willis olarak gelmişti sanırım.

Yönetmenlik konusunda gelince onu Amerika'da okurken yaptım. Aslında plak şirketim hakkında bir belgeseldi. Bence o iş gerçek sanatçılar için değil. Belgesel konusunda müziğini yapmak bile bana göre değil. Sonuçta bu bir komisyon işi ve bundan hiç hoşlanmadım. Konu artık müzikten "iş"e dönüyor ve bu da ruhunu bozuyor. Şimdilerde müzisyenler kendilerinin işadamı gibi sayılmasını istiyorlar. Finlandiya'da da var bu. Parasal konularla ilgilenmek çok zaman alıyor. Ayrıca çok fazla evrak işi. Bunu asla istemem. Hatta isteyeceğim son şey bu. Sonuçta aklımı müzikten uzaklaştırır bu. Amerika'da bu tür şeyleri çok iyi dengeliyorlar. Menejeriniz sizin tüm işlerinizi hallediyor. Elbette oldukça pahalıya da maloluyor. Tek olan sanatçıların durumu iyi. Ama gruplar için zor. Elektronik müzikte de sanatçılar genelde tek ve o yüzden şanslılar. En rahatı da DJ'ler. Daha önceden kaydedilmiş müziği çalıyorlar. Çok güzel parçalar çalıyorlar ve insanlar dans ediyor çünkü biri o parçaları stüdyosunda insanlar dans etsin diye yapmış zaten. Zaten kötü bir çalışmaysa onu kimse almıyorki.

SG – Müzik kariyerinizin başlarına döndüğümüzde “The Shamas” ile ortak çalışmalarınız var. Bu çalışmaların kariyerinizin ilerleyen bölümlerindeki etkisi nedir?

JT - 1980'lerde kendi yaptığımız müzik aletleriyle çalışmalar yapıyorduk. Sonradan ben bazı şeyler de ekliyordum. Kendi yaptığımız aletlerle farklı olmak istedik. Bize özgü bir şey olacaktı. Bunu hala yapıyorum aslında. Oymacılık derslerine gidiyorum ve kendime fülüt yapıyorum. Başkaları sandalye falan yapıyor, ben de fülüt. Sonuçta müziği kendiniz için yapıyorsunuz ve bundan zevk alabiliyorsanız daha güzeli olamaz. Ayrıca işin yorgunluk tarafı da var. Yorgunluğa tahammül edecek kadar zevk almalısınız. Bu noktada DJ'ler inanılmaz yoruluyorlardır. Çok geç çalmaya başlıyorlar ve her gün oradan oraya uçuyorlar. İş artık bir süre sonra zevkten çıkıp tamamen yoruculuğa giriyordur. Bizim performanslarımız genelde erken başlıyor ve bu çok rahat.

SG – Kariyerinizi incelediğinizde sizin açınızdan dönüm noktası var mı? Eğer varsa bu sizi ne yönde etkiledi.

JT - Amerika'ya gitmem benim için çok önemliydi. Finlandiya'da sanatsal müzik ciddi anlamda çok güçlü. Burada tamamen bireysel oluyor her şey. Tıpkı İzlanda'daki gibi. Çok az insan var ve yapılar da benziyor. Bu kadar bireysellik tehlikeliydi. Amerika'ya gidince gözlerim açıldı. Bir anda birçok kültürden insanla ve apayrı müzik aletleriyle tanıştım. Çok eğlenceli oldu. Farklı kullanımlar gördüm. Çok şey öğrendim. Müziğimi çok etkiledi ve bundan inanılmaz derecede memnunum.

SG – Soyadınızdan da anlaşılabileceği gibi Tenor saksafon en sevdiğiniz enstrümanınız. Ayrılamadığınız başka enstrümanlar veya teknik ekipman var mı?

JT - Aslında soyadımı değiştirmenin zamanı geldi galiba çünkü artık fülüt benim en sevdiğim enstrüman. Konser vereceğim zaman hep yanımda götürüyorum. Şimdilerde fülütü de daha iyi çalıyorum. Diğer en sevdiğim teknik ekipman da kurşun kalem.

SG - Bildiğimiz kalem mi?

JT - Evet evet. Eskiden orkestra için ya da grup için şarkı yazarken bilgisayarımı kullanıyordum. Hiç sorun yoktu. Ama birkaç yıl önce bilgisayarım çalındı ve programlarım da gitti. Ondan sonra öze döndüm çünkü bitirmem gereken işler vardı. O zamandan beri de hala kalem kullanıyorum. Ne bilgisayarı açmama gerek var ne de programa. Elime kalemi alıyorum, tek gereken boş bir kağıt. Şimdi bayağı hızlandım. Programları öğrenmeye zaman harcamıyorum. Qbase çıktığında ilk kullananlardandım ve her yenilemede bile alışmak zaman alabiliyor. Bilgisayar kullanabildiğim ve programlara aşina olduğum için mutluyum. 1980'lerdeki müzik aletlerini tanıdığım için de çok memnunum. Yoksa müziğim 70'lerdeki jazz rock ve fusion rock'ların tamamen bir kopyası olurdu. Bu yenilikler fikirler doğuruyor ve sonuçta benim müziğimi de modern yapıyor.

SG - Bir orkestrayla kayıt yapan sanatçılardan birisiniz. Özellikle elektronik müzik söz konusu olduğunda ilklerdensiniz. Zaten sizden sonra bu akım Warp’ta bir hayli etkili oldu. Böyle bir çalışmanın sebebi neydi ve sonucu ne oldu?

JT - Aslında benden önce Aphex Twin Philip Glass ile ortak bir çalışma yaptı ama o temelinde farklı bir projeydi. Orkestrayla çalmak benim her zaman hayalim olan bir şeydi. İmkanım olmadığı için o ana kadar gerçekleştirememiştim. Ama yeterli parayı ayırabildiğim zaman bu işi kafama koydum. Sonra Japonya’da bir Polonyalı prodüktörle tanıştım. Onunla kafamdaki proje konusunda anlaşamadık ama Polonya senfoni orkestrasının şefi arkadaşıydı ve tanışmamızı sağladı. Proje de yavaş yavaş gelişti. Ama ufak bir sorun vardı. Biz günde 8 saat stüdyoda çalışmaya alışkınız ama orkestra günde 2-3 saat çalmaya alışkın. Ama bir şekilde sabrettiler ve albümü yaptık. Beklediğimden de iyi oldu. Her ne kadar Warp satışlardan çok memnun olmadıysa da gelen olumlu tepkiler beni yeterince mutlu etti.

SG - Albümlerinizi Warp, Sahkö, Kitty-Yo, Rough Trade ve en önemlisi Deutsche Grammophone gibi birçok saygın plak şirketinden yayınladınız. Bu arada da birçok farklı şehirde yaşadınız. Çalıştığınız plak şirketlerini ve yaşadığınız şehirleri değiştirmenizdeki sebep neydi? Tüm bunlar müziğinize nasıl yansıdı?

JT - Yaşadığım şehirlerin değişimi tamamen anlık bir olay. Lahti’de başladım, New York, Barcelona, Amsterdam, Helsinki’de yaşadıktan sonra en sonunda Lahti’ye geri döndüm. New York’a okumak için gittim, Barcelona’ya ise güneşi için. Amsterdam ve Helsinki’ye ise müzikal çalışmalarımı daha rahat sürdürebilmek için. Hepsinin müziğime büyük ölçüde etkisi oldu. Daha önce dediğim gibi özellikle New York bu konuda başı çekiyor.

Plak şirketlerine gelince değişim bendeki değişimle orantılıydı. Sahkö’de ilk başladığımda çok bireyseldim. Tamamen kendimi tatmin için müzik yapıyordum ve insanlara bir şey iletme güdüm yoktu. Daha sonra New York’a gittiğimde kollektif bilinci öğrendim ve farklı müzik aletlerini tanıdım. Öğleden sonra Empire State’te turist resimleri çekerken gece ve sabah müzik yapıyordum. O zamanlar çalışmalarımı hafızaya alma imkanım yoktu. O yüzden başladığım parçayı bitirmem gerekiyordu. Bu çok iyi bir motivasyon aracı oldu benim için. Bitirmek gerektiği için çalışmalar çok karmaşık olmuyordu. Daha basit ve düzenli çalışmalardı hep.

SG - Son albümün Deutsche Grammophone’dan yayınlandı. 1890’da kurulan bu plak şirketi şu anda faal olan en eski plak şirketlerinden biri ve 20. yüzyılda klasik müziğin gelişiminde çok büyük rol oynadı. Buradan çıkardığınız albümde Steve Reich, Erik Satie, Edgard Varese, Pierre Bulez, Esa-Pekka Salonen, Nikolai Rimsky-Korsakov ve Georgi Sviridov’un çeşitli çalışmalarını yeniden düzenlediniz. Bu eski çalışmalarınıza oranla ciddi bir değişim. Bunu bize biraz açıklar mısınız?

JT - Böyle bir seriye başlamayı düşünüyorlardı. Arşivimde bulunan çalışmaları yeniden düzenlememi ancak orjinaline bir şekilde bağlı kalmamı istediler. Parçaların yaklaşık yarısı kadar bir bölümünü orjinal haliyle bırakmam gerekiyordu. Açıkçası biraz daha modernize etme çalışması diyebiliriz. Bence çok güzel bir deneyimdi. İlk albüm çalışmasını bitirmek yaklaşık bir yılımı aldı. Plak şirketine gönderdim ve çok beğendiler. Birkaç hafta sonra lisans haklarını alamadıklarını söylediler. Bazı prodüktörlerin kendi çalışmaları hakkında farklı düşünceleri var ve buna saygı duymak gerekiyor. Ayrıca “deha”lık egosu da ortaya çıkıyor. Tek nota değiştirmeniz bile 10.000 Avroya mal olabiliyor. Sonuçta Arvo Part, Stravinsky gibi sanatçıların düzenlediğim çalışmaları tamamen boşa gitti. Belki bir gün yayınlanır diye beklemekten başka çarem yok. Ya da albümü bir barda unuturum ve bir şekilde yayılır. Bu da işin haince tarafı.

Daha sonra tekrar çalışmalara başladım. Bu sefer çalışmaları seçtiğim an hemen hakları için başvurduk ve bu sefer de hepsini aldık. Çalışmalar bu sefer 6 ay kadar sürdü. Sonuçta da ilki kadar güzel bir çalışma oldu.

SG - Eskilerden bu kadar bahsettikten sonra biraz da yeni projelerinize değinelim. Nisan ayında bir albümünüz çıkacak. Biraz bilgi verir misiniz?

JT - Nisan ayında Kabu Kabu adlı bir grupla ortak projemden albüm çıkarıyorum. Grup üyeleri Berlin’de yaşıyor ama Gana, Nijerya ve Polonya’dan üyeleri var. Albüm yine Sahkö’den çıkacak. Nisan ayının 10’unda piyasaya sürülecek. Albümün adı da “Joy Stone”. Afrika cazı yapıyoruz diyebilirim. Hatta ikinci albümün çalışmaları da devam ediyor. Hatta sen bazı parçaları dinleme şansı da buldun. Son dönemde çok fazla üretme imkanım oldu. Bu da beni çok mutlu ediyor.

Albüm adı ararken de internete girdim. Kalevala ile ilgili bir şeylere bakıyordum. Kalevala’da insanların gidip ağladıkları bir kaya var. Bu kayanın adıyla alakalı iki tercüme vardı. Bunları karşılaştırdım. Birincisi “Duygu kayası” anlamına geliyordu. Diğeri de “Müzik kayası” olarak tercüme edilmişti. Bu da bana ilginç geldi ve isim olarak seçtim.

İlgili Bağlantılar:

Jimi Tenor resmi sitesi
Jimi Tenor @ MySpace
"Deutsche Grammophon ReComposed by Jimi Tenor" İncelemesi
"Jimi Tenor & Kabu Kabu - Joystone" İncelemesi

9.8.07

Proodos Özel ... (4) - Pheek Röportajı

Pheek ile e-mail yoluyla bir röportaj yaptım. Anlaşmamız üzerine 10 soruya kısa cevap yerine 5 soruya uzun cevap verdi. Cevaplar beklediğimden de uzun çıktı. Amerika kıtasının sürekli daha da ünlenen bu özgün prodüktörünün röportajını umarım beğenirsiniz. Herkese şimdiden iyi okumalar.

SG - Senin müziği kültüren anlamda paylaşmayı hedefleyen geniş bir artistik bakış açın var. Bunu Archipel adlı plak şirketinde de vurguluyorsun. Bu fikir nereden çıktı ve şu an hangi noktada?

Pheek - Bu konu artık iyice dikkat çekmeye başladı. Aslında herkesin yeni bir plak şirketi başlatırkenki hikayesine benziyor. Sınırlar olmadan kendi müziğini yayınlayabilmek. Tutup tutmayacağı ayrı bir nokta ama bu çok farklı bir duygu. Özellikle de zamanla büyüyüp gelişirse sizi başka yerlere taşıyor.

Epsilonlab'de çalışırken görevim yeni sanatçıları keşfetmek ve onları yetiştirmekti. Bu çalışmaları plak şirketine uygun bir hale getirmeleri için yönlendiriyordum. Eloi Brunelle'in kafasındakinden farklı bir sanatsal beklenti içerisindeydim ve kendi işimi yapmam gerektiğini hissettim. Gerçekten işe yaradı ve beklediğimden çok daha kısa bir sürede! Aslında en çok kesitleri dağıtıp ilgisini çeken sanatçıları topluluğa katılmaya çağırarak bu oluşumu büyüttüm. Gelenler yeni fikirleri de beraberinde getirdi.

Netlabel fikri o zaman yeni değildi. Thinnerism ilk kurulduğundan ve 1. plak yayınlanmadan önce de o oluşumdaydım. Bu ideolojinin faydasını da gördüm. Bu doğrultuda devam etmem gerektiğini anlamıştım. Ve devam da ettim.

SG - Kuzey Avrupa ülkelerindeki sanatçıların solo ve deneysel çalışmaya yatkın oldukları bilinir seyrek yerleşim sebebiyle. Bunu Kanada'da da görüyoruz. Bu senin müziğini hiç etkiledi mi?

Pheek - Montreal'de yaşamak farklı bir tecrübedir. Tamamen izole edilmiş durumdayız. İşlerin hızlı yürüdüğü Avrupa'dan çok uzağız ama Amerika'ya yakınız. Yine de gümrükteki sorunlar sebebiyle fazla ziyaret edemiyoruz. Bu yüzden sanki bir balonun içinde yaşıyormuş gibiyiz. Burada birçok prodüktör var ama birbirimizle fazla bağımız yok. Bu bence biraz da çok farklı beğeni ve zevklerin olmasından kaynaklanıyor. İnsanlar birlikte çalıştığında çatışlamalar oluyor. Örneğin Montreal'de elektronik müzik çevresi ufaktır. İnsanlar minimalin burada çok büyük bir kitlesi olduğunu sanıyorlar ama alakası bile yok. Birkaç akım ve topluluk var. Bunların hepsi birbirine paralel gidiyor. Bence bu her yerde aynı. Ama bana göre oldukça garip bir şey bu.

Bana gelirsek bu yaşam tarzının müziğim üzerinde iki farklı etkisi var. Birincisi bana genel müziğin yönü hakkında fikir vermesi için dinlediğim DJ setleri haricinde fazla müzikal etki altında kalmıyorum. İkinci etki ise bazen topluluklardan koptuğumu hissediyorum ve bu da onların yorumlarını almak istediğimde moral bozucu oluyor. Yaptığım işin olup olmadığını, bir şeye benzeyip benzemediğini veya nasıl daha güzel hale getirebileceğimi anlayamıyorum böyle olunca. İyi yönü orjinallik katıyor, kötü yönü müziğim kategorilerden uzaklaştıkça daha az insana ulaşabiliyorum.

SG - Genel olarak Avrupa minimalizmi ile Amerika minimalizmi farkı vardır. Amerika daha çok minimalizmin köklerine bağlı kalır ve bunun üzerine deneysel çalışmalar yapar. Neden böyle bir ayrım var ve sence hangisi daha iyi?

Pheek - Gerçekten ilginç bir yaklaşım. Emin değilim ama sanırım ne demek istediğini anladım. Bence bu müziğin nerede ve nasıl çalındığıyla alakalı. Tecrübeme göre müzik konu olduğunda iki ayrı dünya var, Amerika ve Avrupa. Bence Avrupa'da türleri genişletmek ve çoğaltmak adına çok deney var çünkü insanlar çok daha fazla dışarı çıkıyor ve kulüpler de gecenin geç saatlerine kadar açık. Bu yüzden DJ'lerin çok daha fazla şey çalmaları gerekiyor ve böylece farklı kombinasyonları deneme şansı buluyorlar. Çok fazla da DJ olduğundan insanlar kendi tarzılarının olmasının önemini kavrıyorlar. Dinleyenler de genel olarak yeni fikirlere çok açık.

Amerika ise tamamen farklı bir hikaye. Partiler ve kulüplerde Avrupa'dakinden çok farklı bir sistem var. Genel olarak popüler şeyler çalınır ve gizli elektronik partiler ise çoğunlukla polis tarafından basılır. Bazen kulübe ünlü bir minimalist sanatçıyı dinlemeye gidersiniz fakat gelenlerin %80'inin ondan haberi yoktur ve Hip Hop çalmasını bekler. Bu yüzden bence birçok insan içine dönüyor ve kendi duymak istediği, özlediği müziği yapıyor. Bu onların üretim sürecinde de kendini gösteriyor doğal olarak. Sevdikleri ama bir türlü duyamadıkları müziği kendi prodüksiyonlarına yansıtıyorlar. Beni de minimale çeken şey buydu. Yapmaya başladım çünkü Montreal'de bunu dinleyebileceğim ya da dinletebileceğim hiçbir kimse yoktu.

SG - Günümüz sanatçılarının çoğu varolan müzikal yapıların dışına adım atmakta pek istekli değiller. Fakat seni ele aldığımızda ileriye dönük adım atmayı seviyorsun. Eğer bir "Geleceğe dönüş" ortamı yaratsak, müziğinin nasıl geliştiğini açıklayabilir misin?

Pheek - Beni bu şekilde görmene çok memnun oldum. Bence yapmak istediğim şeye yaklaşıyorum. Aslında bu konudaki en büyük güdüm hiçbir zaman son yaptığım şeyi beğenmemem. Daha iyiye gitmem gerektiğini düşünüyorum hep. Her zaman değiştirecek bir şey buluyorum ama bir süre sonra yoruluyorum ve olduğu gibi bırakıyorum. Prodüksiyon hakkında ne kadar çok şey öğrenirsen o kadar çok yavaşlarsın çünkü üzerinden geçeceğin çok daha fazla detayı incelemeye başlıyorsun.

Bir bakıma şu anda yaptığım şeyler eskiden yaptıklarımın daha detaylandırılmış bir türevi. Bugünlerde özüme dönmem gerektiğini hissediyorum. Yapmamam gereken tek şey bir başkasının beklentilerine dayanarak çalışmak. Plak şirketleriyle çalışmanın bu denli zor olduğunu hiç bilmiyordum. Kendi tarzımı ne kadar çok belirlersem çalışabileceğim plak şirketi sayısı azalıyor. Bunun sebebi de parçam çıktığından ve insanlar beğenmeye başladığında ben müzikal açıdan apayrı bir noktada oluyorum aslında. Bu özünde iyi bir şey bence. Sürekli bir devinim var.

Ben sadece kendi zevkim için müzik yapmaya çaşılıyorum. Bu hayatım boyunca erişmeyi umduğum bir amaç. Gittikçe yaklaşıyorum ve son çıkardığım plan "De Begg Deg" benim eğlence anlayışımın iyi bir örneği.

SG - Son plağın "De Begg Deg" ile konsept bazlı bir seriye başladın. Bu serinin dayandığı konsepti ve bizi nereye götüreceğini biraz anlatır mısın?

Pheek - Aslında bunu söylemek zor. Kendime göre birkaç çizgi çektim ve bu çizgiler doğrultusunda prodüksiyona başladım. Ama henüz başındayken bunun nereye varacağını söylemek zor. "De Begg Deg" bence bir tohum ve şimdi onu yerleştirdim. Bu tohumdan daha çok şey doğacak diye umuyorum.

Mutek'ten hemen önce Vladislav Delay'in çaldığı bir bardaydım. Bu beni çok etkiledi ve özüme döndürdü. Duygusal olarak bağlandım. 90'ların sonunda beni minimale çeken zincirleme olaylar gözümün önüne geldi ve Delay o zamanlar bu tür müziği tamamen farklı bir şekilde yapıyordu. Başlı başına bir tecrübeydi. Sanırım müziğin içine daldıkça ve insanların tepkilerinden etkilendikçe bu bakış açımdan uzaklaştım. Ayrıca bence bu durak bilmeyen yeni plak yayınlarının yanında bazıları sürekli yeni bir şeyler aramaya devam etmeli ve farklı kapılar açmalı. Elbette hepsi olumlu karşılanmıyor ama ne olursa olsun birilerini etkiliyor. İnsanları "Nasıl müzik yapsam insanlar beğenir acaba" döngüsünden çıkarmak için bir adım. Eğer er ya da geç yaptığımız şeyleri biraz olsun değiştirmezsek sonunda bir doyum noktası gelecek. Bunun örneklerini teknoda, drum and bass'te ve trance'te gördük.

Bence en büyük problem biri işe yarayan bir parça çıkardığında 10 kişi daha aynısını yapmak için sırada bekliyor. Birinden ilham almak demek onun yaptığı işten etkilenmek ve daha ileriye götürmektir. Kopyalamak değil.

Açıkçası kafamda böyle şeyler varken daha uzun çalışmalar sonucunda daha uzun parçalar yapmayı kafama koydum. İnsanları zorla bir müzikal safariye götürüyorum aslında. De Begg Degg'i ilk çaldığımda olduka ilginç bir şey gözlemledim. Parçayı ne kadar uzun çalarsam insanlar bunun aynı parça olduğunun farkına varıyorlar ama sürekli bir değişim geçiriyor. Nasıl biteceğini merak ettiklerinden daha da içine giriyorlar. Gerçekten o 80'lerde teknoyla tanıştığım dönemde o müziğin hipnotik etkisini, zamanı bir süreliğine de olsa durdurma özelliğini burada da yaşadım.

Konseptteki her parça bir diğerine referans veriyor çünkü hepsi birbirine bağlı katmanlar üzerinde. Parçalara ayrılıp yeniden katmanlara yerleştirilirse hepsi farklı hikayeler olabilir. Gerçekten insanların üzerinde oynayarak yeni hikayeler yaratma özgürlüklerinin olmasını istiyorum. Bence bu eskiden tekno çalmanın altında yatan temel hedefti. Yeniden böyle olmasının en doğrusu olacağına inanıyorum.

Not: Pheek röportaj bittikten sonra ben buraya koyana kadar konsept serisinin ikinci plağı "Mandragore" ve üçüncü plağı "Perceniege"'i çıkardı bile. Üç plak da Pheek'in sahibi olduğu Archipel'in bir uzantısı olan Kalimari Musique'ten çıktı. Dördüncü ve serinin sonuncusu da bu ay sonu veya önümüzdeki ay başında çıkacak sorun olmazsa.

21.7.07

Proodos Özel ... (3) - !!! (Chk Chk Chk) Röportajı @ Rock Werchter 2007

Chk Chk Chk'in bateristi Allan Wilson ile Rock Werchter festivalinin ana sahnesine yakın bir yerde çimin üzerinde yaptığımız güzel söyleşiden çıkarabildiğim notları aktarıyorum. Konuşmanın tamamı yok çünkü arada bira içerken not alamadım. Ne yazıkki çektiğim resimleri de bulamadım bir türlü. Bulduğum an koyacağım. Umarım röportaj hoşunuza gider.

SG - Allan seninle İstanbul'da oturup konuşmayı tercih ederdim ama burada da görüşmek çok güzel. Şimdi daha önceden hazırlamış olduğum sorulardan bazılarını sana soracağım izninle. Birçok kişiye göre !!! Out Hud'un devamı olarak anılıyor. Fakat benzer tarzlar olsa da !!! biraz daha sert bir yapıda. Out Hud'la ilgili düşüncelerin neler ve aranızdaki en büyük farklar nelerdi?

AW - Aslında Out Hud ve !!! aynı zamanda doğdu. 3 tane üye ortak bu iki grupta. Elbette bu sebeple belirli sınırlar dahilinde benzer bir müzikal estetiğe sahip olmaları da doğal. Out Hud 2 yıl önce dağıldı. Aslında Out Hud hem albüm, hem de performanslarda daha başarılıydı ama yürümedi. Artık en büyük fark Out Hud aramızda olmadığına göre müzik yapmaya çok daha fazla zaman ayırıyoruz ve canlı performansımızı da en az Out Hud seviyesine getirmeye çalışıyoruz.

SG - İlk albümünüzden sonra Avrupa'da olumlu tepkiler aldınız. Bunu bekliyor muydunuz ve bu tepkiler sizi nasıl etkiledi?

AW - Aslında sana tam katılmıyorum. Aldığımız tepkiler beklediğimiz kadar iyi değildi. Belki beklentilerimiz çok yüksekti, yanlış anlama. Aslında daha iyi bir albüm yapmak istiyorduk. Kendimizle alakalı olabilir bu olay. Albüm baştan sona akıp gitmiyordu. Ayrıca canlı performanslarımıza daha çok benzeyen bir albüm yapmak istiyorduk. Bunu Myth Takes ile biraz yakaladığımızı sanıyorum. İlk albüm bize ders oldu.

SG - Müziğinizdeki yoğun rock etkisinin yanında disko da önemli bir yer tutuyor. Bu "Must Be The Moon" plağınız için seçtiğiniz düzenlemelerde daha da öne çıktı. Tarzınızı tam olarak açıklasan ne derdin?

AW - Neler demezdim ki? Valla nasıl istersen öyle açıkla tarzımızı. Beni bulaştırma bu işe. Disko bizim için aslında 2. planda olmayacak kadar değerli. Ama hepimiz rock da seviyoruz. Hatta punk da seviyoruz fakat artık kocaman adamlar olduk, pek dinlemiyoruz.

SG - Şimdi konserinizi seyrettikten sonra albümden daha eğlenceli olduğunu söyleyebilirim. Biraz daha sert ama daha eğlenceli.

AW - Daha mı eğlenceli? Cidden mi? İşte şimdi emeklerimizin karşılığını aldık. Canlı performansımızı iyileştirmek için çok uğraştık. Biz albüm daha iyi görünür gibi düşünüyorduk. Sakın albüme çamur atıyor olmayasın? Şaka bir yana canlı performanslarımızın daha çok sevilmesi bizi çok mutlu ediyor.

SG - "Myth Takes" albümü ilk albümünüz "Louden Up"'a göre biraz daha sert. Özellikle "Bend Over Beethoven"'ın son bölümünde kendimden geçtim. Bu albümde sizi etkileyen kimler oldu?

AW - Hmm... Aklıma hiç isim gelmiyor şu an. Birama bir şey mi kattın yoksa? Çok müzik dinliyoruz ve hepsinden etkileniyor olabiliriz. Şimdi bir tanesini söyleyip diğerlerine haksızlık etmek istemiyorum. Kesin içkime bir şey kattın.

SG - "Heart Of Hearts"'ta kadın vokal kulladınız ve bu çok sık kullandığınız bir şey değil. Bunun bir sebebi var mı?

AW - Öyle istedik. Bir sebebi yok. "Take Ecstacy With Me" plağımızda da kullanmıştık. Ama çok sık kullanmıyoruz. Burada yok ama Shannon Funchess o vokalleri yapan kişi ve genelde bizimle turnelere de katılıyor. Burada yoktu sadece. Bu arada tam bir Türkiye hayranı. Gelmeyi çok ister eminim.

SG - Out Hud gittiğine göre gelecek için yeni bir proje var mı? 3 yıl bir albüm için bekletmezsiniz değil mi?

AW - Söz bekletmeyeceğiz. Önce turnelerimizi tamamlayalım. Ondan sonra hemen çalışmaya başlayacağız. Söz veriyorum.

SG - Son olarak sizi Türkiye'de ne zaman göreceğiz? Belki Avrupa tarafında oturup yemek yerken Asya kıtasını izleriz.

AW - Umarım bu yıl olur. Belki de olmaz, takvimimiz şimdiden dolmak üzere. Ama yemek teklifi ilgimi çekti şimdi. Sen kebapları hazırla, biz bir bakalım takvime.

26.6.07

Proodos Özel ... (2) - Nouvelle Vague Röportajı


Radarlive Festivali performansı öncesinde Nouvelle Vague'dan Marc Collin ile bir söyleşi yaptım. Umarım hoşunuza gider.

SG - Merhaba Marc. Festival öncesi nabzınızı tutmak istedim. Ama hemen sorulara geçiyorum uzatmadan. Nouvelle Vague projesine ilk ne zaman başladınız ve bugün varolan tonlarca müzik türü arasından neden 80'lerin post punk çalışmalarını yeniden düzenlemeyi seçtiniz? Ayrıca bunları düzenlerken temel aldığınız tür olan Bossa Nova'yı tercih etmenizi de biraz açıklar mısınız?

MC - En baştan söyleyeyim festival için heyecanlıyım. Gerçekten ortamı merak ediyorum çünkü bu verdiğimiz konserlerden çok daha farklı olacak.

Sorunun cevabına gelince aslında sebebi o dönemi ve o dönemin çalışmalarına olan aşırı düşkülüğüm. Sonuçta gençtim o dönemde. Ayrıca bu çalışmaların birçoğu yeniden keşfedilmeyi hakediyor. Kimse "A Forest"'ın tekrar yorumunu yapmıyor mesela. Bunlar motivasyon oldu bana.

Bossa Nova konusuna gelince de bir melodi hazırlamak açısından en güzel müzik türlerinden biridir bana göre. Ona da olgunluk çağlarımda aşırı düşkün hale geldim diyelim.

SG - Çalışmalarınızı hazırlarken sürekli bir kahraman seçip onu farklı yerlerde hayal ediyorsunuz. Bu bazen Karayip'lerde dans eden bir kadın, bazen Jamaika'da sahilde güneşlenen bir adam. Böyle çalışmanızın bir faydası var mı?

MC - Bilmem. Sadece oluyor. Ben de çok irdelemedim. Ama çalışmaları hazırlarken veya yeni bir proje üzerinde çalışırken çok faydalı oluyor. Sonuçta bir vizyon. Size yol gösteriyor.

SG - Performanslarınızda olduğu gibi stüdyo çalışlamarınızda da sürekli farklı vokaller kullanıyorsunuz. Bunun hayal ettiğiniz karakterlerle bir bağlantısı var mı?

MC - Evet var, hayır yok. Vokalisti seçerken hem ses rengi hem de yorum açısından o şarkıya yakıştırdığım şeyleri alıp almadığım önemli. O elektrik olmalı. Hem hikayesel, hem de profesyonel bir seçim bu açıkçası.

SG - "Nouvelle Vague" adlı grubun adını taşıyan ilk albümünüzü 2004'te çıkardığınızda tepkileri nasıl buldunuz?

MC - Özellikle İngiltere ve Amerika'dan bu kadar olumlu bir tepki beklemiyordum. Bir hayli şaşırdım da diyebilirim. Güzel bir sürpriz oldu. Bu da hem projenin geleceği hem de bizim moralimiz açısından anlatılamayacak kadar olumlu bir etki yarattı.

SG - Post punk dönemi üzerinde Jamaika etkisinden bahsetmiştiniz daha önce. Jamaika bu yönden size de ilham kaynağı oldu mu?

MC - Aslında Jamaika müzikal açıdan her halükarda çok önemli bir kaynak. Ama benim açımdan Bossa Nova'nın tam tersi olması sebebiyle önemli bir etken oldu. Çok basit bir müzik türü ama bir o kadar da ruhla dolu. Reggae'yi her zaman çok sevmişimdir. Üstelik 1979'daki İngiliz Ska türünün yeniden canlanması sürecinde en önemli takipçilerinden biriydim.

SG - Birçok sanatçıdan farklı çalışmalar seçiyorsunuz. Stüdyo çalışmalarınıza da plak ve albüm dinleyerek başladığınızı da biliyorum. Düzenleyeceğiniz çalışmaları seçerken karar mekanizmanız nasıl işliyor? En garip seçiminiz neydi ve nasıl sonuçlandı?

MC - Evet stüdyo çalışmalarımıza bir hayli müzik dinleyerek başlıyoruz. Ama düzenli dinlediğimizi de söyleyebilirim. Müziği sadece stüdyoya girince dinlemiyoruz tabii. Stüdyoda farklı bir şekilde dinliyoruz. Hayal ediyoruz. Bela Lugosi'nin "Dead"'ini yapmak kolay olmadı. Japan'in "Ghost"'unun ise altından kalkamadım!

SG - Albümleriniz ve performanslarınız çok farklı. Konserlerinizde çok daha enerjiksiniz ve doğaçlamaya önem veriyorsunuz. Bunun üzerinde nasıl çalışıyorsunuz?

MC - Bu gerçek bir grup olmadığı için albümü canlı olarak çalmanın da imkanı yok. Farklı bir konsept düşünmemiz gerekiyordu ve tabii farklı bir şeyler yapmalıydık. Belki de biraz şans ama şu anda bizimle birlikte çok yetenekli sanatçılar var. Böyle olunca da değişim ve gelişim kendi kendine ortaya çıktı.

SG - Türkiye'deki son iki konserinizi düşündüğünüzde tecrübeleriniz neler? Sonuç beklentilerinizi karşıladı mı? Radarlive Festivali'ndeki performansınızı da düşünürsek neler beklemeliyiz?

MC - Aslında ilk performansımız çok iyi değildi. Ama bu sefer önemli bir festivalde yer alacağımız için en iyisini yapmaya çalışacağız mutlaka. Türkiye'deki başarımızdan dolayı biraz şaşırdık desem doğru olur. Belki yeni bir iki çalışmayı da çalabiliriz. Kim bilir belki daha da büyük bir sürpriz olabilir. Yeni çalışma üretmek için çok zamanım olmadı ama seyirciyle elektriğe göre her an her şey olabilir.

SG - Şu anda orjinal bir projeniz ve konseptiniz var. Geleceğe dönelik bu projeyle alakalı bir beklentiniz var mı? Başka yeni projelerle de sizi görecek miyiz?

MC - Şu anda 80'lerin film müziklerini düzenleme amacıyla kurduğum Renaissance adlı yeni bir proje üzerinde çalışıyorum. Bunun yanında Nouvelle Vague aynı şekilde devam edecek. Elektronik müzikle de yakından ilgiliyiz ikimiz de ama henüz bu yönde bir projeye niyetlenmedik.

20.6.07

Proodos Özel ... (1) - I'm From Barcelona Röportajı


Proodos Özel serisinin ilk ayağında I'm From Barcelona röportajı var. Röportajı grubun mimarı, söz ve beste yazarı Emmanuel Ludgren ile yaptım. Umarım bu yeni seriyi beğenirsiniz.

SG - Emmanuel öncelikle merhaba. Blog için röportaj isteğimi kabul ettiğin için teşekkür ederim. Lafı uzatmadan ilk soruya geçiyorum. I'm From Barcelona karakteristik ve yapısal olarak diğer gruplardan oldukça farklı. Müziğiniz arkadaşça ama zaten duruşunuz da öyle. Bu his dinleyicilerinize de geçiyor. Bu fikir nereden çıktı?

Emmanuel – Albümümüzü incelediğin ve beğendiğin için grup adına ben teşekkür ederim. Şimdi de ben cevaba geçeyim.

Sürekli birilerinin bir şeylerden şikayet ettiği gruplarda yer almaktan sıkılmıştım. Bu içinizdeki heyecanı da baltalayan bir durum. Bir konserden sonra tavrınızı belirleyebilirsiniz. Her zaman illa ki rahatsız olunabilecek bir şeyler olur. Biz sadece insanların neşeli bir zaman geçirmelerine odaklanıyoruz. Kafamızdaki tek şey bu.

Bu arkadaş yanlısı his de zaten orjinal fikirden geliyor. Bu projeyi başarılı olmak için yaratmadım. Bu tamamen ben ve arkadaşlarım arasında bir tatil sırasında ortaya çıktı. Hiçbir ön hazırlık ya da düşünce alt yapısı yoktu. Bir akşam konuşurken ortaya bu fikir çıktı ve çok heyecanlandık. Daha sonra şans eseri aşık oldum ve ondan sonra da şarkıları yazmaya başladım. Grubumuz aslında bir arkadaş tatili ve yaz aşkından doğdu.

SG – İlk albümünüzle tüm dünyada ciddi bir başarıya ulaştınız. Bu sizi ve tüm grubu nasıl etkiledi?

Emmanuel – Süper! Birçok inanılmaz şehir görme fırsatımız oldu. Hiç beklemediğimiz şeylerdi bunlar. Ben ve grubun tüm üyeleri şok geçirdik. Ama sonucu güzel oldu. Grup içindeki arkadaşlık bağları çok daha sıkılaştı.

SG – Böylesine çok sayıda üyesi olan bir grubun avantajları ve dezavantajları neler? 29 kişiyle tura çıkmak biraz zor olsa gerek.

Emmanuel – Aslında dezavantajlarını biz görmek istemiyoruz. 4 kişi bir karavana doluşup tur yapmaktansa 29 kişi otobüsle tur yapmak çok daha zevkli ve eğlenceli. Her zaman konuşacak ve farklı bir şeyler paylaşacak birini bulabiliyorsunuz. Üstelik siz kötü gününüzde olsanız bile neşeli gününde olan ve sizi güldüren birileri mutlaka çıkıyor. İlla dezavantaj istiyorsanız da planlama ve lojistik konusu başa bela. Tabii bununla ben uğraşmadığım için fazla başım ağrımıyor. En çok karışıklık da bir şehre gittiğimizde nereleri gezeceğimizi planlarken oluyor. Çok zor durumlarda acil planı devreye sokup çöp çekiyoruz.

SG – Şarkıları hepiniz toplanmadan mı hazırlamıştın yoksa toplandıktan sonra mı ortaya çıktılar?

Emmanuel – Aşık olduktan sonra kendime geldiğim an fazla zamanım yoktu. Yeniden o sele kapılacaktım. Bu yüzden hazırladığım çalışmaların kaba demolarını bir siteye koydum ve tüm grup üyelerine bunu gönderdim. Daha sonra toplandığımızda herkesin kafasında bir fikir vardı. Stüdyoya girmeden önce birkaç çalışma yaptık ve insanlar eteklerindeki taşları döktü. Sonra da kayda girdik ve ortaya çalışmaların son halleri çıktı.

SG – Bu çalışmaları nasıl kaydettiniz? 29 kişiyi bir stüdyoya tıkmak kolay olmamıştır.

Emmanuel - Aslında geleneksel anlamdaki stüdyolarda fazla kayıt yapmadık. Genel olarak evlerde ve prova odalarında kaydettik. Herkesin aynı anda kayda girmesi mümkün olmadığından daha küçük gruplara bölündük. Ama 20 kişiden fazla toplandığımız da oldu. İnan öyle durumlarda inanılmaz bir gürültü oluyor. Ne yaptığını ve yapacağını bile unutabiliyorsun.

SG – Şu ana kadar birkaç festivalde çaldınız. Partiyi andıran performanslarınıza gelen tepkiler nasıl oldu?

Emmanuel - Aslında ben festivalleri pek sevmiyorum. Çok büyük sahneler, insanlardan oldukça uzak olmak. Bunlar bana soğukluk hissi veriyor. Ben insanların gözlerine bakmayı, onlara dokunabilmeyi ve hatta insanları sahneye çekmeyi seviyorum. Bu yüzden festivallerde kendime başka ilgi çekici yönler arıyorum. Tabii büyük sahne olması 29 kişi için bir avantaj. Barda çaldığımızı düşünsene bir. Bu yüzden festivaller bir bakıma iyi. Çok fazla insanla aynı anda buluşabiliyorsunuz. İşin ilginci festivallerde grup olarak çok daha iyi motive oluyoruz.

SG – Bu yaz çıkacağınız festivaller var mı?

Emmanuel – Görüşmelerimiz sürüyor. Henüz kesinleşmedi. O yüzden söyleyemem. Ama kesinlikle birkaç festivalde yer alacağız.

SG – Peki ya Türkiye?

Emmanuel – Aslında Türkiye hakkında birçok şey duydum. Hatta genelin aksine duyduğum şeylerin neredeyse hepsi olumlu. Sadece biraz fazla sıcak olabilir. Öğrendiğim kadarıyla bizi takip eden insanlar da varmış. Bunu duymak çok güzel. Belki bir gün İstanbul’da da bir parti veririz. 29 kişilik bir otobüs ayarlaman kaydıyla tabii. Şaka bir yana yeni şehirler görmeyi çok seviyoruz. Umarım uygun koşullar olur ve bir gün yolumuz İstanbul’a da düşer.

13.5.07

Klaus Schulze Röportajı

Elektronik müzikte deneyselliğin ve çok enstrümanlılığın öncülerinden biri olan Klaus Schulze ile doğum gününde bir röportaj yapma imkanı bulduk. Kendisi 2 yıldır bir hastalıkla uğraşmasına rağmen eski enerjisinden ve iğneleyici sözlerinden hiçbir şey kaybetmemiş. Büyük bir efsanenin kendi dilinden hayata ve müziğe bakış açısı için okumaya devam edin.

SG – Bir Rock grubunda baterist olarak müzik hayatınıza başladınız ve daha sonra “Tangerine Dream” adlı grup geldi. TD’de eletronik rock ve deneysel müziklere ağırlık verildi ve bunlar yer yer new age ögelerle birleştirildi. Bunu benzer bir tarzda Ash Ra Tempel grubu üyeliğiniz izledi. Kariyerinizin erken dönemlerinde akustik rock’tan elektronik rock’a yönelmenizdeki etkenler nelerdi?

KS – İlk olarak “Psy Free” adlı, gitar, klavye ve bateriden oluşan bir rock grubunda çaldım. Aslında daha önce gençken, ki bu aslında sayılmaz ama, temel olarak hep beat müziğine ilgi duydum.

TD’de biz her şeyi çaldık. Punk’tan deneysele ve hatta çok uçlara kadar. Ama kesinlikle bugünün moda tabiriyle “Ambient” denen müzik tarzı değildi çünkü çok farklıydı. Ayrıca o dönemlerde esinlenecek tek şey moda olan Broetzmann’in “Free Jazz”iydi.

TD’deyken sürekli yeni ses ve enstrüman arayışım başlamıştı. O zamanlar çok basit aletlerden karmaşık sesler çıkarmaya çalışıyordum ve henüz synthesizer’lar yoktu. Örneğin TD konserlerinden kasetleri tersten çalmayı deniyordum ve Edgar (Edgar Froese, TD’nin kurucularından ve hala grupta kalan tek kurucu üye) bunu hiç sevmiyordu, o basit bir davulcu istiyordu. Unutmadan söyleyeyim o inanilmaz bir Hendrix hayranıydı. Berlin’deki bir Hendrix konseri için alt grup olmuştuk ve eminim bu Edgar için unutulmaz bir gündü.

Ash Ra Tempel ile çok daha güçlü hale geldi yaptığımız müzik. Grubun ilk albümünden “Amboss”’u dinleyin anlarsınız. Ash Ra Tempel’da deneylerimde daha özgür oldum. Birçok konserde ve kayıtta davul haricinde değişik, garip sesler kullandım.

Bir yıl sonra kafamdaki fikirleri tek başıma daha iyi yapabileceğimi düşündüm ve Ash Ra Tempel’dan dostça ayrılıp ilk solo albümüm için çalışmaya başladım. Aslında bunda hiç davul yoktu çünkü davullardan biraz sıkılmıştım açıkçası, özellikle de rock davullarından.

SG – Bu dönemden sonra solo kariyerinize başladınız ve synthesizerın da gelmesiyle efsanevi “X” ve “Moondown” albümleriniz geldi. Bu dönemde nelerden esinlendiniz ve synthesizerın getirdiği değişim ne oldu?

KS – Evet. Sanatçılara yöneltilen klasik soru. Nereden esinlendiniz? Aslında bilmiyorum, ya da hatırlamıyorum. Yaklaşık 30 yıl geçti. Herhalde özel bir şey yoktu. Hayattaki milyonlarca şeyden biri. Mutluluk, üzüntü, sıkıntı halleri, şans, yalnızlık, dostluk ve müzikten para kazanma hayali. Siz müzik severler bunu hep atlıyorsunuz değil mi? (SG – Evet)

Elbette piyasaya çıkan ilk synthesizerı aldığımda birçok fikrimi kasede kaydetme imkanı sağladı. Bana ilham kaynağı da oldu. Bana çok yeniydi ve nasıl çalıştığını, bana ne katkı sağlayacağını öğrenmem gerekiyordu. Bu deneme ve öğrenme sürecinde fikirler otomatik olarak gelişiyor.

SG – Stüdyonuzda çok fazla sayıda enstrüman kullanıyorsunuz. Enstrümanların zaman içindeki gelişimi sizi nasıl etkiledi?

KS – Elbette stüdyomda sunulan en iyi aletleri kullanıyorum. Elektronik müzik açısından düşünürsek tüm enstrümanlar çok büyük bir hızla gelişti. Her yıl yeni bir synthesizer çıkıyordu. Birçoğu öncekilerin kopyasıydı ve çabucak silindi ama bazıları da kalıcı oldu. Analogdan dijitale geçiş ise inanılmaz bir andı. Bana göre bir devrim! Yine yeni baştan öğrenmem gerekti tabii.

Tek umduğum şey müziğimin de evrim geçirdiği. Bence bunu sadece aletlerin gelişimine bağlamak biraz haksızlık olur ama. Sonuçta bu aletler kendi başına müzik yapmıyor ve hala onları çalan ya da programlayan birine ihtiyaç duyuyorlar. Bence hiçbir kemancıya her albümde daha iyi kemanınız olduğu için mi kendinizi geliştirdiniz diye sorulmamıştır. Şaka bir yana bence eski sanatçıların bu denli ön plana çıkmasının sebebi o dönemi yaşamamız ve içinde öğrenmemiz. Synthesizerlar günümüzün gençleri için bilinmeyen, dipsiz bir kuyu gibi. Bunlardan kaçı piyano çalmayı bilir veya kaçı İngiliz kornosu neye benzer haberi vardır? (KS notu: İngiliz kornosu, “Cor Anglais”, ne İngilizdir ne de korno) (SG – “Cor Angle” yani açılı korno daha sonra zamanla “Cor Anglais” şeklinde değişmiştir. Aslen İngilizlerle hiç alakası yoktur)

SG – Müzikte yeni şeyler aradığınız süreç boyunca sürekli parçalar yapmak yerine senfoni benzeri çalışmalar yaptınız. Bu duygularınızı anlatırken size daha mı uygun?

KS – Açıkçası bir müzik parçası yaratmakta yavaş olduğumu kabul etmeliyim. Pop şarkıcılarının tüm şarkıyı çıkardığı sürede ben bir introyu hazırlayamıyorum. Kısa şarkıların sempatik melodileri hiç de bana göre değil. Senin sözünle senfoni benzerleri bana daha çok uyuyor. Elbette pop dinlemeyi de seviyorum ama sanatçı olarak ben onları yapamam.

SG – Elektronik müziğin birçok farklı türünü denediniz. Bu türleri farklı elementlerle birleştirdiniz. Örneğin opera sanatçılarıyla çalıştınız. Bu açıdan insan sesinin müzikalliği hakkında ne düşünüyorsunuz?

KS – Evet 1974’te çıkan “Blackdance” albümüm için opera sanatçılarıyla çalıştım. 20 yıl sonra kendi operam “Totentag” için de çalıştım. Totentag zamanında diğer albümlerim için de operadaki seslerden oluşan parçaları kullandım. Hepsi bu ve tüm çalışmalarımı düşünürsek çok da fazla değil. Genel olarak sesleri sadece melodisel kullanırım. Bir şarkıcının ağzından çıkan sözler beni pek ilgilendirmez. Totentag için tüm sözleri bir başkası yazdı. İnsan sesi içeren diğer albümlerim için ise Alman tescil yetkililerine sadece müzikal sözler deme özgürlüğünde bulundum. Ben onları öyle algılıyorum ve kullanıyorum. Bazen hayranlarım sözlerdeki anlamı çıkarmaya çalışıyor. Uğraşmayın çünkü gerçekten çok anlamsız.

SG – Elektronik müziğin günümüzdeki durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? 70’ler ve bu günler arasında ne gibi farklılıklar var?

KS – Bu çok büyük bir soru. Ama cevabını biliyorum. Çünkü oradaydım ve hala buradayım. Ama ben sanatçıyım yazar değil. Yine de 1978’de ucuz Kork synthesizer’ları ilk çıktığında TD ve Klaus Schulze yerleşmiş isimlerdi ve birçok kopyalarımız türedi. Başlarda bazılarına yardım da ettim, onlara plak şirketleri kurdum ve kendi paramla albümlerini yaptım. Sürekli daha fazla demo geliyordu ve bir süre sonra bu ikinci jenerasyonun müziğe katabileceği şeylerin sınırlı olduğuna kanaat getirip uğraşmayı bıraktım. Şimdilerde TD ya da benden habersiz bir elektronik müzik jenerasyonu var ve bu bir bakıma olumlu. Birçoğu çok başarılı ve yeni sesler yaratıyorlar. En azından bizi artık kopyalamıyorlar. Rahatım.

SG – Sizin gibi sanatçılara her zaman “Karl Heinz Stockhausen” sorulur. Kendisi aslında elektronik müzik sanatçılığından ziyade bir teorisyen. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

KS – Sen kısaca söyledin. Aynen katılıyorum.

SG – Geçmişiniz geleceğinizin aynasıdır dersek büyük, güzel ve etkileyici kariyerinize bakınca neler düşünüyorsunuz?

KS – Açıkçası geçmişten ziyade geleceğe bakmayı seviyorum. Hafızam kötü ondan da olabilir belki. Bazen röportajlarda bana “Timewind” albümümü sorarlar ve yanlış yıl söylerim. Daha sonra da yayıncım beni düzeltir hep yaptığı gibi. Şu anda eski sınırlı sayıda basılan albümlerimin yeniden piyasaya sürülmesiyle uğraşıyorum. Bazı düzenlemeler yapıyorum. Yeni çalışmalara da göz kırpıyorum.

8.5.07

Peter Kuhlmann Aka Pete Namlook Röportajı

Elektronik müziğin önemli kollarından biri olan “Ambient” tarzının günümüzde belki akla gelen ilk isimlerinden biri olan Peter Kuhlmann aka Pete Namlook ile geçmişi, geleceği, müziği ve hayatı hakkında zevkli bir röportaj yapma imkani buldum. Türkiye’de de Burhan Öcal’la projesi sebebiyle daha çok tanınan bu önemli prodüktörü daha yakından tanıma fırsatı bulabilirsiniz.

SG – Aslında röportaj isteğimi kabul etmenizden sonra bir süre ne soracağım hakkında kafamı toplamam gerekiyordu çünkü soracak çok soru var. Aklıma ilk gelen soru ile başlayalım. “Ambient” tarzı söz konusu olduğunda çok önemli bir yeriniz var ve Almanya’da bu müzik tarzının bir bakıma öncüsüsünüz. 1992 yılında sizin çıkardığınız albümleri büyük risk olarak görenler bugün yaptığınıza saygı duyuyorlar. “Pete Namlook” nereden geldi? Müzikal ve zihinsel olarak bu proje nasıl gelişti?

PK – Caz, Soul ve Elektronik müzik geçmişim ile başladı her şey. Ama kapıyı açan anahtar 16 yaşındayken Türkiye’ye yaptığı 6 haftalık gezi oldu. Klasik Türk müziği ve arabesk altyapısına o anda tutuldum. Daha sonra da bu tınılar asla beni bırakmadı. Oryantal müzik, bu şekilde adlandırırsak, her zaman aklımdaydı ve bunu kafamdaki elektronik müzik yapısıyla saygın bir şekilde birleştirmek ilk hayalimdi.

O zamanlar müzikten para kazandığım söylenemez. Fakat Türk müziği hakkında hatıralarımı hep canlı tuttum ve her imkanım olduğunda bu altyapıyı uygulamaya döktüm. 9 ay boyunca Türk düğünlerinde çaldım ve çoğu zaman düğünde yabancı uyruklu bir tek ben vardım. 500-1500 Türk’ün karşında ben ve Türklerden oluşan grubum. Bu çok büyük bir tecrübeydi.

İlk Jazz-Rock-Fusion grubum “Romantic Warrior”u kurdum ve grupla performanslarımızda sürekli birkaç Türk ezgileriyle süslenmiş parça da çaldım. Fakat kendimi yalnız hissediyordum çünkü grubun diğer elemanları benim yaşadığım tecrübeyi yaşamamışlardı ve benimle aynı hisleri paylaşmadılar.

Daha sonra Fax’ı kurdum ve onunla birlikte Peter Kuhlmann ufak bir fonetik oyunla Namlook’a döndü. (Kuhlmann’ı İngilizce tersten okuyunca Namlook ortaya çıktı)

SG – Fax birçok kişiye göre dalının en iyi plak şirketi ancak bir konu var ki soru işaretleri doğuruyor. Çıkan tüm albümler sınırlı sayıda basılıyor. Bu bir bakıma olumlu ancak özellikle Türkiye’deki insanları göz önünde bulundurursak albümlere ulaşmak çok zor bir hal alıyor. Bu sınırlama nereden geldi ve gelecekte de devam edecek mi?

PK – Önce iltifat için teşekkür edeyim. Bence birçok kaliteli plak şirketi var ancak onların çoğu Türk ve doğu müziğinin büyüleyici özelliğini keşfedemediler.

Sınırlama ise müziğimizin bizim için değerinden kaynaklanıyor. Çıktığı an tükenme diye bir şey yok. Bizim popüler kaygılarımız yok. Bu sanatsal değerlerle alakalı ve açgözlü davranıp saygı duyduğum değerleri yıkmadan müzikten geçimimi sağlayabildiğim için de çok mutluyum.

Eğer insanlardan gelen talepler üst düzeydeyse o albümü Fax’ın altındaki bir plak şirketi olan “Ambient World”’den tekrar çıkartıyoruz ve bunda sınırlama yok ama orjinal sayısı hep o şekilde kalıyor. Ayrıca tüm parçalarım ITunes’da da yer alıyor.

SG – Burhan Öcal önemli bir Türk sanatçı. Onunla beraber “Sultan” adlı bir projeniz var ve bu projeden üç albüm çıkardınız. Onunla çalışmayı nasıl buldunuz ve bu “Sultan” serisi ileride de devam edecek mi?

PK – Bu seriye elbette devam edeceğiz. Burhan’la birlikte 3 albüm çıkardık. “Sultan”’la başladık, “Sulta Osman” ve “Sultan Orhan”’la devam ettik. İlk iki albüm “Ambient World”’den tekrar yayınlandı talep üzerine.

Burhan’la çalışmak muhteşem bir duygu. İnanılmaz bir performans sergiliyor ve birkaç enstrümanı çalabilenler arasında tanıdığım en iyisi. Ayrıca saygı duyulması gereken bir aktör. Aslında ona ilk “Türk Maximilian Schell” diyen bendim 1996 yılında ve o zaman aktör olabileceğine de inanmıyordu. Ancak onun canlı performansını seyrettiğinizde şovundaki o teatral vurgular inanılmaz ve sizi o anın derinliğine çekip götürüyor bu yeteneğiyle.

Elbette biz müzik sayesinde yakın dost olduk ve her yeni çalışmada mükemmele yönelen bir misyonumuz var. Misyonumuzun bir parçası da Türk müziğine ve kültürüne duyduğumuz saygı ile birlikte yöresel çalgılarla elektronik müziğin aynı duyguda birleşmesi. Osmanlı İmparatorluğu’nu fazla popülerliğe kaymayan modern bir şekilde tanıtmaya çalışıyoruz.

Bazıları onunla çalışmalarımda benim etkimin az olduğunu düşünüyor. Burhan bana gerekli tüm yapıtaşlarını veriyor ve ben de bunları düzenleyerek vermek istediğimiz duyguya en uygun hale getirmeye çalışıyorum. Elektronik olarak öne neyi çıkarmak gerekirse çıkarıyorum fakat genelde sonuç önemli. Burhan’ın inanılmaz yeteneği ve üretkenliği ile benim Türk müziğine bakış açım birleştiğinde ortaya güzel bir yemek çıkıyor.

SG – Burhan Öcal’ın yanında Bill Laswell, Richie Hawtin, Klaus Schulze, David Moufang, Tetsu Inoue, Uwe Schmidt (Atom Heart) gibi dünyaca ünlü diğer birçok sanatçı ile de ortak çalışmalarınız var. Bu çalışmalar nereden doğuyor ve nasıl şekilleniyor?

PK – Müzik dünyasında görünmese de her şey birbirine bağlıdır. Tanıdığınız insanlar başkalarını tanır, onlar da başkalarını. Bazen ben birine ulaşırım, bazen başkası bana, bazen biri bizi buluşturur. Her seferinde farklı oluyor.

Bir ortak çalışmaya başladığınızda önce bir süre geçmesi gerekiyor. Evlilik öncesi tanışma gibi burada birbirimizi tanımaya çalışıyoruz ve bakış açılarımızı öğreniyoruz. Ortak bir projede ortaya çıkan sonuç genel olarak ihtimallerin toplanmasından farklı oluyor. Bu da zaten asıl güzel kılan nokta. Ben ortak projelere çok açık olduğumdan da sürekli yeni projeler ortaya çıkabiliyor.

SG – Bir albüm hazırlarken ortak proje yapmanın etkisi nedir? Avantajı ya da dezavantajı var mı? Diğer sanatçılarla da Burhan Öcal’la çalıştığınız gibi mi çalışıyorsunuz?

PK – Her ortak çalışma farklıdır. Burhan’la çalışmalarımızda onun üretkenliği ve katkısı o kadar yüksek ki benim düzenlemeyi yaparken elimde çok büyük bir hazinem oluyor. David Moufang ile biz genel olarak stüdyoda canlı performans sergileriz ve her şeyi kaydederiz. Daha sonra o bunları CD boyutuna göre aranje eder ve bana da mastering ve sorround ayarlamaları kalır.

Ortak çalışmanın en büyük avantajı hız. Her zaman size “bu güzel” veya “işte bu olmadı” diyebilecek biri var. Yalnızken bunu kendinize söylemeniz, söyleseniz bile inandırmanız uzun sürebiliyor. Ayrıca diğer büyük avantajı ise bu çalışmaları yapmak çok ilginç. Her seferinde yeni bir macera, yeni bir kişi ve o kişiden öğrenilecek milyonlarca şey. Bundan güzel ne olabilir?

SG – Peki sizin Türkiye’deki hayranlarınıza söyleyeceğiniz bir şey var mı?

PK – Müziğimi dinlediğiniz için gerçekten çok memnunum. Türk ezgilerinden birer küçük parça alıp bunları popüler ama saygısız parçalar haline getirmek istemiyorum. Umarım Türk mziğine saygı ve sevgimi prodüksiyonlarımda yeterince doğru vurgulayabilmişimdir. “Sultan Murad” için de gözlerinizi dört açın diyebilirim.

Sühan Gürer 2006

13.10.06

Craig Richards Roportaji (07.04.2006)

Trendsetter dergisinin Mayis ayinda yayinlanan ve Craig Richards'la Indigo'daki performansi oncesinde yaptigim roportaji asagida bulabilirsiniz. Iyi eglenceler.

O tam anlamıyla başarılı bir sanatçı. Londra’nın en ünlü kulübü Fabric’in müzik direktörü, Resident DJ’i, tasarımcı, ressam ve dünyaca ünlü bir DJ. Onu Cumartesi gecesi dinleyebilmek için Londra’da olmak gerekir ve bu yüzden biz de Londra’da olmadığımızdan Cuma gecesi kendisini dinlemek için Indigo’ya gidelim dedik. Performansından önce de kendisiyle çok güzel bir röportaj yaptık.

SG-Performanslarınızda tüm müzik türlerini kucaklayan bir haliniz var. Bunun arkasında dünya görüşünüz mü yer alıyor yoksa her müziğin tadının farklı olduğuna ve insanın hepsini tatması gerektiğine mi inanıyorsunuz?

CR-Bir kişinin tüm müzik tarzlarını tatması bence çok güzel olur ve hatta ideali bu. Ben çocukluğumdan bugüne kadar birçok müzik türünü dinledim ve hepsini seviyorum. Beni ilgilendiren şey bu türlerin ortak noktaları. Bu parçaların vuruşları, sıcaklığı ya da derinliği de olabilir. Bence tüm müzik türlerinin hissettirdiği ortak duygular var. Müzik kültürünüz geliştikçe hepsini kendinizde tutmanız gerekiyor. Bence sadece tek müzik türüne takılmak hiç mantıklı değil. Bazıları yapıyor ama ben yapamam.

SG-Müzik sektörünün içinde bulunduğunuz bunca zaman içinde sizce müzik değişime uğradı mı? Uğradıysa, bunun sonuçları olumlu diyebilir miyiz?

CR-Müzik geçen zaman bir yana sadece ekipmanların gelişmesiyle bile değişti. Eskiden ekipmanlar çok basitti ve müzik de buna uygun olarak daha basitti. Artık birçok insanın bilgisayarı var ve burada müzik yapmak çok kolay. Özellikle son birkaç yılda müzik çok hızlı gelişti. Yeni çıkan her çalışma iyi diyemem ama çok daha fazla insan müziğe girdi ve değişik şeyler ortaya çıkıyor. Müzik artık daha fazla insana açık ve bu da çok güzel. İnsanların daha fazla seçeneği olması bence en olumlu şey. Müzik kısa sürede büyük mesafe katetmesine ve değişim geçirmesine rağmen aslında çok da değişmedi. Bazı şeyler hala aynı. İnsanlar hala Kraftwerk dinliyor ve o günden bugüne bazı şeyler aynen duruyor. Yine de bence müzik şu anda en verimli dönemini yaşıyor.

SG-Sizin ve Fabric’teki diğer insanların son 6-7 yılda yaptıklarınız hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce Ingiltere’deki ya da hatta dünyadaki müziği etkiliyor musunuz?

CR-Biz pek o şekilde düşünmüyoruz aslında. Sadece sevdiğimiz insanlarla birlikte sevdiğimiz müziği çaldık, hepsi bu. Fabric’te, müziğin hem işitsel, hem de görsel anlamda izleyiciyle en iyi buluşabileceği ortamı yaratmak istedik. Kendi çaldığım plaklardaki isimleri çağırdık ve bu iş tamamen önsezilerimizle ilerledi. İnsanların beğenisinden memnunum. Eğer elektronik müziğe bir artımız olduysa bu gurur verici. Elektronik müzik artık güçlü bir ses haline geldi. Bu tamamen paylaşmakla alakalı.

SG-Fabric gibi bir kulüpte her Cumartesi gecesi çalmak sizin için gurur verici olmalı. Bir önceki haftadan farksız olduğunuzu hiç düşündünüz mü veya insanların bu yöndeki tepkileri size geldi mi?

CR-Cumartesileri değişik saatlerde ve değişik odalarda çalıyorum. Her hafta performansımı değiştirmeye çalışıyorum. Bu benim için olumlu bir baskı. Ben plakları öne çıkaran Resident DJ’lerden değilim. Performanslarımda farklılığı seviyorum. Her hafta çalınca da bu imkan doğuyor. Her hafta orada olduğum için sorun yok çünkü ziyaretçi değilim. İstediğim her şeyi çalabiliyorum. Bu benim için çok büyük bir şans.

SG-Hayatın yaratıcı yönünde birçok iş dalında çalıştınız. Bu sizi ve performanslarınızı nasıl etkiledi?

CR-7 yıl sanat okulunda okudum. Aslında ressam olmak istiyordum. Üzerinden yıllar geçti ve şimdi düşünüyorum, sanat okuluna gitmek birinin yaşayabileceği en güzel deneyimlerden biri. Londra’da gittiğim okullar da kendi çaplarında dünyanın en iyileri arasında ve bu sebeple çok şanslıyım. Sanat okuluna gitmek sanatçı olacağınız anlamına gelmiyor. Sanatçı olmak bana uygun değildi. Eğitiminiz bakış açınızı değiştiriyor ve bu hayatınızı etkiliyor. Müziğimi de etkiledi elbette.

SG-Her hafta farklı odalarda farklı saatlerde çaldığınızı düşünürsek bence yaratıcılık bu noktada etkili oluyordur.

CR-Kesinlikle. Bakış açısının etkisini o zaman fark ediyorum. Sanırım eğitim ellerimden çok kulaklarıma faydalı oldu.

SG-Londra’nın Fabric’ten önce tamamen “İngiliz” stili bir gece hayatı vardı. Fabric bunu minimalist bakış açısıyla ciddi ölçüde değiştirdi. Bu farklı yolu seçmenizin bir sebebi var mı?

CR-Açıkçası temel sebep plak çantamdı. Çaldığım plaklar beni etkiledi ve insanlara farklı bir müziği iletmek istedim. Daha sonra bu plaklar tüm dünyada çalınmaya başladı. Birçok İngiliz DJ vardı ve onlarla çalışmak da doğaldı fakat biz daha çok küresel bir çizgide ilerlemek istedik. Bu müzik hem Avrupa’da, hem Amerika’da var, hatta tüm dünyada var. Bu sevdiğimiz müzikti ve hiçbir plan üzerine oturmadı. Fabric’in sahibi müziksever biri ve güçlü bir vizyonu var. Biz ne olmak istemediğimizi çok iyi biliyorduk. Buradan yola başladık. İngiltere’de gölgede olan bir müziği ortaya çıkardık ve daha önce ortada olan müzikler şimdi gölgede ve böyle olması daha iyi bana göre. Onlar çok başarılıydı ama en iyi aktörler Oskar’ı almıyor. Biz sadece farklı bir yöne ışık tuttuk.

SG-Birçok kişiye göre ki bu gruba ben de dahilim, minimal müzik optimal bir yapıya sahip. En az şeyden maksimumu elde etmek. Sizin minimal müzik hakkında düşünceleriniz neler?

CR-Minimal gerçekten çok önemli bir müzik türü. Bu konudaki tek endişem şu anda trend olması. İnsanlar bundan ne istediklerini şekillendirdikçe bu onların bir parçası haline geliyor. Bence zıtlar birleşince çok daha güzel oluyor. Yumuşak ve sert, sakin ve yoğun. Bence insanlar tüm müziklerin farkında olmalılar ve şu anda minimal çok popüler bir halde. Aslında her şey neyin minimal olduğunda yatıyor. Brian Eno minimal, Philip Glass minimal, minimal caz var. Herkesin minimale bir bakış açısı var. Bu giyim tarzıyla, evinizi döşemenizle bile alakalı.

SG-Müzikte “moda” olarak adlandırılan bir olgu var. Müzikte modayı nasıl açıklarsınız? “Moda” kavramı müziğin genelini nasıl etkiliyor?

CR-Moda minimal. Tabii şaka bir yana insanların bazı şeyleri yakalaması bir zaman alıyor. Öncüler ve takipçiler var. İnsanlar farklı safhalarda müziği yakalıyor. Bu elbette doğal. Defilelerde görülen kıyafetler sonra insanların giyebileceği seviyeye uyarlanıyor. Bu da onun gibi. Modadan uzak kalabilirsiniz ama onun gücünü yadsıyamazsınız. Eskiden minimal çaldığımda bana gelip “bu müzik çok sıkıcı” diyen insanlar şimdi elleri havada bu müzikte eğleniyorlar. Plaklar ise hala aynı. İnsanların ne olduğunu anlamaları biraz zaman alıyor. Ve şimdi bir sonraki aşamayı bekliyorlar.

SG-Biz de bir sonraki aşamayı bekliyoruz. Çok teşekkür ederim. Umarım geceniz de güzel geçer.

CR-Ben teşekkür ederim. Gece güzel geçecek eminim.

24.9.06

Sven Vath Roportaji (18.11.2005)

Trendsetter dergisinin Noize ekinde Ocak 2006 sayisinda (Sayi:45) yayinlanan Sven Vath'le yaptigim roportaj. Iyi okumalar.


Sven Vath’ten bahsetmek gerçekten zor çünkü elektronik müzik dünyasında 20 yılı aşan bir kahraman o. 18 Kasım Cuma akşamı bizlerle olan ve gerçekten tadına doyulmayacak bir gece yaşatan Sven Vath ile performansı öncesinde sohbet etme imkanı bulduk.

SG – Tekrar hoşgeldiniz. Sizi yeniden İstanbul’da görmek çok güzel. Uzatmak isterdim ama hemen konuya gireceğim. Albümlerinizin prodüksiyonunda özellikle Alter Ego, Anthony Rother ve Johannes Heil gibi isimlerle çalıştınız. Bunun belirli bir sebebi var mı?

SV – Burada olmaktan ben de çok mutluyum. Teşekkür ederim. Sorunuza dönelim. Ben Frankfurt’tanım. Onlar da 90’lı yıllarda benim Omen adlı kulübümün çok önemli isimleriydiler. Chris Liebing, Pascal FEOS, DJ Ata ve hatta DJ Hell ile de o dönemde çok güzel partiler yaşadık. Bunun sebebi olarak da bu insanlarla çalıştım. Sanırım müzikal olarak özellikle Frankfurt’ta ve çevresindeki bölgelerde birçok insanı etkiledim. O insanlar da müzik yapmaya başladı. Bu saydığın 3 isimle de çok iyi ilişkilerim vardı ve bu yüzden de benimle prodüksiyon yapmalarını istedim.

SG – Electro-house, minimal-electro ve benzeri birçok tür çıkıyor sürekli. Sizce bu tarz tanımlamalar insanların işini zorlaştırmıyor mu? Etrafta çok fazla “tür” türemedi mi?

SV – Her zaman bu problem var. Stilinizi ortaya koyduğunuz zaman illaki size bir isim takıyorlar. Bana sorarsanız ben techno-house müziğini temsil ediyorum eğer böyle bir tür varsa. Yoksa da benim için öyle. Ama aslında elektro, minimal, trance ve tribal tınıları da sürekli bu yapıya katıyorum. Yaptığım müzikte aslında birçok element var. Bana göre müziğimi tam anlamıyla isimlendirerek kısıtlamak haksızlık gibi geliyor. Hatta müziğe de saygısızlık. Genel olarak avant-garde yapısı olan elektronik dans müziği yapıyorum diyebilirim. Yaptığım pek de genele yönelik olmuyor.

SG – 40 yaşınıza girdiniz.

SV – Aslında 41 ama yuvarlıyorum.

SG – Pardon o zaman. Şimdi biraz da yeni kulübünüzden bahsetmek istiyorum. Türkiye’den böyle gelişmeleri takip etmek kolay olmuyor. Bize biraz kulübünüzü anlatır mısınız?

SV – Mutlaka web sitesini görmeniz gerekir. http://www.cocoonclub.net. Burada birçok resim var ve kulübün neye benzediği hakkında fikir sahibi olabilirler. Kulübün temelindeki felsefe ve fikirler o kadar karmaşık ki size bunu iki üç cümlede anlatamam fakat benim ve ortaklarımın beklentileri çok yüksek ve proje için 3 yılımızı harcadık. Bence bu kulüp gelecekte bir kulübün taşıması gereken nosyon ve özellikleri ortaya koyuyor. Restoranlar, güzel yemekler, dinlenme alanları, oturma bölümleri, güzel bir bar, düzgün ve temiz bir ses sistemi kurduk. Detaylara çok önem verdik. Tasarım elbette hayati bir nokta. Frankfurt’taki Cocoon Club tamamen kalite izlenimi veriyor ve tüm kulüp kültürü açısından da bir vizyonu temsil ediyor. Bence insanlar ancak oraya gidip tecrübe ettikten sonra anlayabilirler.

SG – Şimdi de daha genel bir soru. Türkiye’de sizin gibi önemli bir DJ’e bunu sormak için bekleyenler vardır. DJlikte önem verdiğiniz şeyler neler?

SV – Bence her zaman en temel nokta kalbinizi vermeniz. Eğer müziğe kalbinizi veriyorsanız, onu tüm ruhunuzla seviyor ve daha fazlasını istiyorsanız o zaman zaten müzik de size kollarını açacaktır. Ben de bu şekilde başladım. Küçüklüğümden beri dans müziğini seviyordum ve daha sonra annemin de desteğiyle DJliğe başladım.

SG – Ailenizin kulübünde değil mi?

SV – Evet. Ailemin kulübüydü. Orada başladım ve bir süre sonra başka yerlerde çalmaya, teklifler almaya başladım. Müziği o kadar seviyordum ki bu beni apayrı bir dünyaya götürdü. Kendimi bulutların üzerinde hissediyordum. Hayatım boyunca en çok isteyeceğim şeyi yapıyordum ve üzerine de para veriyorlardı. Daha sonra bu işin içine girdikçe daha da içine girmek istedim ve prodüksiyonlara başladım. Müziğe yön vermeye çalıştım ve sanırım bunda biraz başarılı da oldum. Ama şunu unutmamak gerekiyor. Ibiza’nın benim için büyük önemi var. O ada enerji dolu, güçlü ve rengarenk. 1960’larda oraya büyük partiler için gidenlerin ruhu hala orada. Ben de o ruhu takip ettim. Benim için ruh en önemli şey ve insan kendine dürüst oldukça, içindeki ruhu takip ettikçe başarılı olur. Aklıma geldi de 1989’da Çeşme Festivali’ne geldim o zamanki The Off adlı grubumla. O zamanlar bir popstardım. Şimdi bulunduğum yere bak.

SG – Ibiza’dan bahsettiniz ve müziğinize olan etkisinden. Peki ya New York veya Detroit? Biri parti konusunda çok etkindi ve diğeri de prodüksiyon merkezi konumundaydı.

SV – House müzik 1980’in başlarında ortaya çıktığında takip ettim. Soul, elektronik ve disko tarzlarının etkisini fark ettim. Daha sonra Chicago ve Detroit ile devam etti bu farkındalık. Bunları Ibiza’da ve Frankfurt’ta dinlediğimde ve insanları dans ederken gördüğümde etkilendim. Sonrasında elimizde bulunan Kraftwerk gibi daha endüstriyel, saf elektronik müzikle bunu birleştirdiğimde ortaya herkesi etkileyen bir tarz çıktı. Daha sonra o tarzlar da bundan etkilendi. Ancak şu anda görülen önemli bir nokta var. Detroit artık son evrelerinde. Carl Craig, Derrick May, Stacey Pullen ve birkaç DJ hala aynı çizgide devam ettirmeye çalışıyor ama sınırlar çizildi.

Ibiza’ya geri dönecek olursak benim için gerçekten ayrı bir yeri var. Eğlenmek için insanlar oraya gidiyor ve eğleniyorlar. Oradaki kulüpler ve insanlar da bunun farkında. Buna göre bir çalışma var her yönden. Bu Avrupa’nın çok az yerinde var.

SG – İstanbul’a birçok geldiniz ve elektronik müziğin ve dinleyicilerin devinimine de şahit oldunuz. Bu konudaki fikirlerinizi alabilir miyim? İstanbul nereye koşuyor?

SV – İstanbul bana göre çok özel bir şehir. Güzelliğini bir kenara bırakıp müziğe dönecek olursak da Avrupa’ya nazaran çok farklı bir müzikal altyapıya sahip. Bu da aslında bir bakıma güzel bir nokta. Yine de elektronik müzik açısından bakacak olursak Avrupa ve Amerika menşeili olduğundan Türk kültürüne farklı bir duruşu var. Bu sebeple de geriden takip ediyor. Ancak çok hızlı bir gelişme var. Prodüksiyon bakımından hala katedilecek çok yol var. Buradaki stüdyo çalışmalarını bilmiyorum ancak açıkçası pek Türk prodüktörün adını duyduğumu söyleyemem. Bence kendi kültürünüzün etkilerini elektronik müzikle birleştirirseniz çok özgün bir yapıya kavuşabilirsiniz. Ancak bu zaman alır. Çok fazla deneme yapılması gerekir. Yine de ben çok olumluyum Türkiye açısından. Belki Avrupa Birliği’ne girmek size bir itici güç olabilir.

SG – Bize zaman ayırdığınız, fikirlerinizi ve tecrübelerinizi paylaştığınız için çok teşekkür ederim. 41 yaşındasınız ve hala dünyayı değiştirmeye çalışıyorsunuz. Bu konuda örnek alınması gereken insanlardan birisiniz ve umarım sizden öğreneceğimiz şeyleri bize sunmaya devam edersiniz.

29.8.06

Johannes Heil Röportajı

Trendsetter'da yayimlanan Indigo'da yaptığı performans sonrası Johannes Heil ile yaptığım röportaj:

Elektronik müzik konu olduğunda, özellikle de söz elektro ve tekno türlerine geldiğinde adından mutlaka söz edilen insanlardan biri Johannes Heil. Bugüne kadar Türkiye’ye gelmemiş olması bir kayıptı ancak 14 Ekim 2005 gecesi tüm bu kayıp zamanı telafi etmeye çalıştı. Performans sonrası da çok sıcak bir sohbet eşliğinde sorularımızı yanıtladı.

SG - Öncelikle Türkiye’ye ilk defa geldiğin ve bize zevkli dakikalar yaşattığın için teşekkürler. Şimdi bu yağdan sonra sorumuza geçelim. İnsanlardaki genel kanı Tekno’nun “güm güm güm”lerden oluşan sert bir müzik olduğu yönünde. Bu konudaki fikirlerin neler?

JH – Bu aslında seks “güm güm güm” demekle aynı şey. Tamamen yanlış. Bu insanların sadece ne görmek istedikleriyle alakalı. Açıkçası gerçekle alakası bile yok. Sekste nasıl aşk varsa bunda da var. Olayı böyle basite indirgemek bence çok komik. Böyle söyleyenler gerçekten bir şey bilmiyorlar. Herhalde güzel bir tekno parçasını hiç dinlememişler.

SG – Diğer soruya geçelim. Birçok eleştirmene göre Tekno’nun devri kapandı ve bundan sonrası yok. Sence Tekno gerçekten döngüsünü tamamladı mı yoksa döneceği daha başka noktalar var mı?

JH – Bence Tekno daha bitmedi. Bunu söyleyen bazı insanlar eskisi kadar kazanamadıkları için söylüyor olabilirler, bu doğru. Eğer Tekno’ya bu şekilde bakıyorlarsa bitmiş olabilir. Müzikal açıdan bitmedi ve bitmeyecek. Eğer Missy Elliot’ı veya Neptunes’u dinlerseniz, oradaki Elektro ve Tekno tarzlarının ciddi etkisini görebilirsiniz. O kadar çok şey oluyor ki, bir sonraki adımı kestirmek zor. Bazı insanların Tekno’yu canlı görmesi için Puff Daddy tarzı ile birleşmesi gerekiyor.

SG – Birçok kişiye göre “Future Primitive” albümü ile “Reality To Midi” ve “Illuminati” arasındaki müzikal boşluğu doldurmuşsun. Bu konudaki fikirlerin neler?

JH – Bu aslında benim 80’ler konseptine ilgi duymamla başladı. Kendimi küçükken Samatha Fox dinlerken hatırlıyorum. O dönemdeki sesler ve melodiler insana bir hafiflik hissi verirdi. Ben bu 80’ler konseptinin üzerine bir şeyler yapmak istedim. Bunu yaratacağım parçalar için bir platform haline getirdim. Aslında benim için üç albümü yaparken de bir farklılık yoktu. Resimdeki tek farklılık kullandığım renkler. Gerisi zaten yaptığım şeyler.

SG – Parçalarından bir çoğunu insan psikolojisiyle ve dünyanın gidişatıyla ilgili tanımlamalarla isimlendirdin. Bunun sebebi nedir?

JH – Dünya uzun bir süredir materyalist bir dönem içerisinde. Bana göre bu hayvanlık dönemi. İnsanlıkla hiçbir alakası yok. Çevremizdekilerin bazıları gerçekten insan ama insan olmayanlar çoğunlukta. Çoğu için en önemli şey daha çok güç elde etmek. Diğer insanların beynini esir alıyorlar. Bunu politikayla ve dinle yapıyorlar ve özgürlükleri ellerinden alınıyor. Herkesin beyni yıkanıyor. Televizyonu açtığınızda beyninizi yıkamaya başlıyor. Eğer bunun bir adım ötesine geçip neler olduğunu düşünmelisiniz. Örneğin 11 Eylül’den sonra birçok kişi bu İslami terör ortaya çıktı demeye başladı. Bu tamamen saçmalık. Bu çok uzun zamandır vardı ama sadece ucu onlara dokununca fark ettiler. Bu aslında insanların değil politikanın bir sorunu. Bir güç savaşı. Jimi Hendrix’in dediği gibi, eğer aşkın gücü, güç aşkına üstün gelirse, insanlık özgürlüğe ulaşır. İnsan kendisine karşı dürüst olmalı. Her şey kendinde başlar. Doğu mistisizminde de bu böyle. İnsanların düşünmesi gerekiyor. Bu hayat onlara verilen bir hayat mı yoksa bunu kendileri mi seçtiler. Ailem elektronik mühendisi olmamı istiyordu ama öyle olsaydım üzgün bir hayatım olurdu. Her şeyi, dini, politikayı boşverin. Aşkın gücüne inanın.

SG – Son albümün Anthony Rother’ın Datapunk plak şirketinden çıktı. Bu Kanzleramt dışında bir başka plak şirketinden çıkan ilk albümündü. Bunun özel bir sebebi var mı? Anthony Rother’ın bir etkisi oldu mu?

JH – Anthony Rother çok uzun süredir benim dostum. Prodüktörlüğe başlamadan 2-3 yıl önce arkadaş olmuştuk. Anthony benden daha önce başladı ve o bana yaptığım işte yalnız olmadığımı hissettiren çok önemli bir insan. Teklif aslında ondan geldi. Plak şirketinden bahsettiğinde bir albüm yapmak ister misin dedi ve onu kıramazdım. Kendimi tekrarlamak da istemiyordum ve bu sebeple Kanzleramt sayfasını da kapatmıştım. Kanzleramt benden kendi tarzlarına uygun bir şeyler bekliyor ve ben sınırları aşmak istiyorum. Beklenmeyeni sunabilmek daha önemli. Zaten bu albüm Kanzleramt’tan da çıkamazdı çünkü onlar tamamen Detroit’e yönelikler ve albüm çok farklı bir yapıda.

SG – Heil ve Rother karşılaştırması hakkında ne diyorsun? Sizin dost olduğunuzu biliyoruz ancak müzikal açıdan böyle bir karşılaştırma var. Fikirlerin neler?

JH – Bize göre böyle bir şey yok. Ancak bunun olmasını da doğal karşılıyoruz. Sonuçta ikimiz de elimizden geleni yapıyoruz ve genel kanı başarılı olduğumuz yönünde. Bu da karşılaştırmayı getiriyor.

SG – Anthony Rother hakkında neler düşünüyorsun? Onu “Kraftwerk’in varisi” olarak adlandırdıkları düşünüldüğünde sencen bu ne kadar doğru?

JH – Doğrusu Anthony Rother benim bu endüstride gördüğüm en yetenekli prodüktörlerden biri. Tek başına yaptığı işleri birçok kişi bir araya gelip yapamıyor. Kraftwerk konusunda gelince de onların Rother’ı sevmediğini biliyorum.

SG – Evet buraya geldiklerinde grup elemanlarıyla görüşme imkanım oldu ve Rother’dan pek övgüyle söz etmediler.

JH – Doğru bunu birkaç kez ben de duydum. Bence bunun temel sebebi onların döneminin geçiyor olması ya da Rother’ın onların 4 kişi yaptığından çok daha iyisini tek başına yapıyor olması. Gerçekten Rother apayrı bir yetenek. Son albümü “Art Is A Technology”’den söz etmeye gerek bile yok. Jean Michelle Jarre’dan beri dinlediğim en başarılı kompozisyonlardan biri.

SG – İstanbul’a gelip bize seni tanıma fırsatı verdiğin için çok teşekkürler. Son eklemek istediğin bir şey var mı?

JH – İstanbul’a gelmeden önce çok saçma şeyler vardı aklımda. Daha doğrusu şimdi saçma olduklarını gördüm. Muhteşem bir kent ve eğer bir dahaki sefere ayarlama imkanım olursa daha uzun süreli kalmayı çok isterim.

10/2005