Mayis 2007 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mayis 2007 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12.4.08

Cesare Picco - Light Line (Blumargot, 2007)

Ünlü İtalyan piyanist Cesare Picco 7. stüdyo albümünü çıkartalı neredeyse 1 yıl olacak. Bunu azıcık geriden takip etmişim diyebilirim. Aslında üzerinden bu kadar geçen bir albümü de incelemeyi fazla düşünmezdim ama dinledikten sonra paylaşasım geldi.

Birçok türde piyano çalabilen Picco, hem solo çalışmalarıyla hem de diğer sanatçılarla yaptığı ortak çalışmalarla adını rahatça duyabileceğimiz bir isim. Caz, klasik müzik, pop ve opera gibi birçok dalda çalışma sergilemesinin yanında Andrea Bocelli ve Ricky Fante gibi isimlerle de çalışmış. Daha ne.

Albüm klasik müzik ve caz kıyılarında geziyor. Albümü incelemeye de daha ilk üç parçayı dinlediğimde karar verdim diyebilirim dürüstçe. Gerisinden şüphe dahi duymadım. "L'orologio", "Un Attimo" ve "Bluewave" muhteşem çalışmalar. Albüm bu hızla da aynen devam ediyor. Son dönemde dinlediğim en iyi albümlerden diyebilirim her ne kadar genelde dinlediğimiz türlerden farklı olsa da.

Albümde piyanoya düzenli ve piyanonun önüne geçmeden devam eden kontrbas ve bateri de dikkati çekiyor ancak Cesare Picco piyanonun tuşlarına basmaya başladığı andan itibaren ortalığı apayrı bir his kaplıyor. Albümü bulmak çok zor ancak en azından bu emeğe denemeye değecek bir çalışma.

MP3: Cesare Picco - L'orologio
MP3: Cesare Picco - Un Attimo

Cesare Picco'nun resmi sitesi
Cesare Picco @ MySpace
Albümü satın almak için (Italyanca bilen var mı acaba)

3.12.07

Andrea Corr - Ten Feet High (Wea, 2007)

Corr ailesinin bir zamanlar umarsızca hayran olduğum güzel dişisi Andrea Corr var sırada. Zaten The Corrs'u dinleyip 4 kardeşten (Biri erkek) birine hayran olmayan azdır. Kimi baterist kardeşe, kimi kemandaki büyük ablaya, kimi de abiye hayrandı.

Aslında bir The Corrs hayranı olarak Andrea'nın ilk solo albümünü uzun bir süre kaçırmışım. Sonra yeni çıktı zannedip atladım, baktım Mayıs ayında çıkmış. E biz de yaşlanıyoruz. Artık takip edeyim derken aradan kaçanlar oluyor.

The Corrs'un tarzı İrlanda folk musikisiyle pop ve zaman zaman rock'i birleştirmekti. Bu karmaşımdan ortaya çıkardıkları sonuç ise büyük bir dinleyici kitlesiyle sonuçlandı. Andrea Corr'dan da benzerini bekliyordum ben. Albümde birkaç parça hariç bulamadım. Hayal kırıklığı da burada başladı.

Albümde görüldüğü üzere Andrea'mız biraz Kylie Minogue'luğa biraz Roisin Murphy'liğe soyunmuş. Ama hiç olmamış. Yakınından bile geçememiş. Bilmediğin kıyafeti giymeyeceksin. Üstüne oturmayabilir.

Albümün başı rezalet. "Hello Boys" çok ucuz bir pop çalışması. "Shame On You"'yu girmeye bile gerek yok. Aman tanrım. Albümün başında tüm olumsuzluklar ard arda geliyor. 8. parçaya gelene kadar dinlemeye değer hiçbir şey yok. 8'de karşımıza "This Is What It's All About" geliyor akustik gitar eşliğinde. Hani elle tutacağım bir şey çıktı. Bu kız böyle değildi yahu diye düşünürken sakinleştim. Sesinin ve yorumunun güzelliği ortaya çıktı. Ama hemen ardından "Take Me I'm Yours" gelip tüm moralimi bozdu yine. Çöp. "Stupidest Girl In The World" de hani idare ediyor ama genele baktığımda dinlenmese çok daha iyi olur. Gözlerimi kapayıp albümü bir kenara koymaktan başka çare yok. Yazık. Aşkımız burada bitti güzel Corr. Sen gruba geri dön olmayacak böyle. Valla.

MP3: Andrea Corr - This Is What It's All About
MP3: Andrea Corr - Stupidest Girl In The World

Andrea Corr @ MySpace
Albümü satın almak için Ideefixe'e buyurun

2.10.07

Takeshi Nishimoto - Monologue (Burnt Out, 2007)

Hazır haftaya akustikle başlamışken biraz olsun böyle devam etmeye karar verdim. Ha kısa sürede cayabilirim ama olsun en azından bir adım daha atıyorum. Bu seferki adım da Takeshi Nishimoto imzalı Monologue albümü. Albüm adından da anlaşılabileceği gibi gayet monolog.

Tkaeshi Nishimoto daha önce John Tejada ile birlikte kurduğu I'm Not A Gun grubuyla dikkatleri çekti. Bu grupla alternatif modern müzik konusunda dikkat çeken çalışmalar yaptılar ve oldukça önemli bir yere sahipler. Toplamda 3 albüm çıkardılar ve hepsini de benim yakından takip etmeyi bir zevk bildiğim City Centre Offices'dan yayınladılar.

Ancak bu grup haricinde Nishimoto'nun solo çalışması bekleniyordu. Sonunda 1 Mayıs itibariyle bu çalışmaya da kavuştuk. Eline aldığı akustik gitarıyla bizlere kendine has bir şölen yaratma niyetiyle başlamış. Açıkçası Hisato Higuchi'den sonra Japon kökenli solo albüm yapan sanatçılardan beklentilerim oldukça yükseldi. Elbette Hisato Higuchi'nin elektro gitarla yöneldiği ses denizlerine Nishimoto akustikle yönelmiş ama özde bir fark yok.

Albümde dingin bir hava var. Ancak bu kesinlikle parçalarda hafif bir izlenim yaratmamalı. Nishimoto her noktaya hakettiği vurguyu yapıyor. Hiçbir notayı es geçmeden hepsinin üstüne basıyor ve size de bunu hissettiriyor. Her notaya bir anlam yüklüyor. Hal böyle olunca da etkili bir kompozisyon ortaya çıkıyor.

Albümde sadece birkaç parçada dikkat çekici bir tavır değişikliği var. "Interveave"'in yapısı diğerlerine göre oldukça farklı, basit bir melodi etafında dönüyor temel olarak. Diğer parçalar gibi uzayıp gidemiyor kendi içinde. Açıkçası genelde gitarı vokal gibi kullandığını söylemek yanlış olmaz. Çoğunlukla tekrarsız giden parçalar belli noktalarda nakaratlar misali notaları tekrarlayıp dinleyene kendini hatırlatıyor. Ama hep bir hikaye var anlatılan.

Akustik müzik sevenlere güzel bir hediye olacağı kesin.

MP3: Takeshi Nishimoto - Rider
MP3: Takeshi Nishimoto - New Morning

Takeshi Nishimoto resmi sitesi
Takeshi Nishimoto @ MySpace
Albümü satın almak için

19.8.07

The Clientele - God Save The Clientele (Merge, 2007)

The Clientele 3. albümüyle karşımızda. Ruhu okşayan bir akustik rock grubu ve işlerini gerçekten çok iyi yapıyorlar. İlk iki albümlerinde yakaladıkları başarıyı artırarak devam edecekleri de ortada bu albümle.

Şimdiden uyarıyorum, ıslık çalamayanlar bu albüme kıl olacaklar çünkü parçaların en az yarısına ıslıkla eşlik etme güdüsüyle doldum. Haliyle ettim de. Çok da zevkli oldu. Çünkü melodiler basit ve etkileyici. Çok cezbedici. Tüm bu melodilerin üzerine bir de Alasdair MacLean'in sesini koyun. Değme keyfe.

Açıkçası ilk iki albümlerini düşündüğümde bazen parçaların neredeyse aynı tornadan çıktığı hissine kapılıyordum. Notalar bile benzer geliyordu her ne kadar şarkılar çok güzel olsa da. Ufak nüanslar vardı sadece. Ama bu albüme geldiğimizde farklılıklar artık daha keskin çizgilerde. Parça yapıları gayet oturaklı. Eleştirilere çok açık bir cevap. Bizi asla küçümsemeyin diyorlar sessiz ve duygusal bir şekilde.

Albümde yaylıların çok açık bir yoğunluğu var. Piyano ise duygusallığın sözlerle doruğa ulaştığı noktalarda artık suyun taşması için kullanmış sanki. Kasıtlı faul yapıyorlar. Duygularımla bu kadar oynamaya ne hakları var?

Alastair'in vokali demişken albümdeki sözlere de bir parantez açmak gerekiyor. Elbette sadece duygusal müzikle ve güzel melodilerle etkileyicilik sınırlanmıyor. Alastair söz yazma konusunda çok yetenekli. Can alıcı sözleriyle parçaya daha da çekiyor insanı. İtiraf ediyorum, "Here Comes The Phantom"'un sözlerini ben yazmak isterdim. Çok kıskandım. Benim kalbim de keman gibi çalmak istiyor.

Albümü mutlaka dinleyin. Beğenmeyene parası iade türünden bir albüm.

MP3: The Clientele - Here Comes The Phantom
MP3: The Clientele - From Brighton Beach To Santa Monica

The Clientele resmi sitesi
The Clientele @ MySpace

4.8.07

Erasure - Light At The End Of The World (Mute, 2007)

Ergenlik yıllarımızın güzide grubu Erasure. Elektro pop/Synth pop konusunda efsaneler arasında çoktan yerlerini aldılar. Andy Bell ve Vince Clarke'ın 1985 yılında göle yoğurt çalarak başlattıkları bir oluşum şimdilerde çoktan yoğurda dönmüş gölde bir esinti yaratıyor.

Erasure'ı anlatmak zor aslında. Arkalarında bir ton hit, milyonlarca albüm satışı bırakmış bir grup. Başladığında alternatif olarak algılandıktan sonra ortaya çıkardıkları çalışmalar tüm dünyayı sarsmaya başlayınca elektro pop, synth pop ve elektro disko türlerinin gelişmesinde büyük bir pay sahibiler her ne kadar birçok insana basit pop gibi gelseler de.

Benim için de yerleri apayrı grubun. Aldığım ilk single onların Abba şarkılarını yeniden düzenledikleri "Abba-Esque idi". Bu sebeple gönlümde her zaman farklı bir yerleri var. Hani Pet Shop Boys ve Depeche Mode'la ergenliğimi aydınlatan, elektronik müziğe ısınmamda etkili olan gruplardan biri. Tabii Vince Clarke'ın Depeche Mode'un kurucu üyelerinden olduğunu ve hatta Yazoo'nun yarısı olduğunu söylemekte fayda var. Ayrıca "Pop - The First 20 Hits!" adlı albümü de hala arşivimde güzel güzel duruyor. Hatta üstündeki 10.99 pound etiketi bile orada.

Erasure'ın en büyük gücü ve en büyük handikapı aynı. Müzikleri bugün bile değişmedi. Elbette bu istikrar takdir edilesi bir nokta fakat artık dünyadaki ilgi odağı olmaktan çok uzakta duran bu müzik türünde hala savaş vermeleri ve daha popüler türlere kaymamaları onları eskisi kadar ilgi çekici kılmıyor çoğu insan için. Ancak Andy Bell'in homoseksüelliğini bu kadar açıkça ifade etmesi zamanında onu bir kahraman da yapmıştı.

Erasure'ın 1994'te çıkardığı muhteşem "I Say I Say I Say" adlı albümü alın, bugünkü albümüyle karşılaştırın, arada 13 yıl fark edemezsiniz. İkili hala aynı. Anı synth pop edasında ısrarlılar. Bana göre bunda da çok başarılılar. Albümün genelini büyük bir zevkle dinledim. Her zaman rahat dinlenen hareketli ve eğlenceli parça yazmak konusunda uzman olan ikili hala bu işi başarıyla yapıyorlar. Eskiyi yad etmek ve üzerine yeni anılar eklemek için uygun bir albüm.

Bu arada grup Amerika ve Avrupa turnesine başladı. Turne bitince doğrudan stüdyoya girip önce üzerinde uzun zamandır çalıştıkları bir konsept albümü bitirecekler, arkasından da 2008 sonlarına yetiştirmeyi umdukları yeni albümleriyle ilgilenecekler. Erasure eğlencesi halen durmaksızın devam ediyor.

MP3: Erasure - Sunday Girl
MP3: Erasure - I Could Fall In Love With You

Erasure resmi sitesi

24.7.07

Battles - Mirrored (Warp, 2007)

Newyork kökenli Tyondai Braxton, Ian Williams, John Stanier ve David Konopka'dan oluşan Battles müzik dünyasına 2004 yılında adım attı. İlk plaklarını "Pretty Girls Make Graves"'i de keşfeden Dim Mak'tan çıkaran grup 2006'da büyük adımını attı. O güne kadar yayınladıkları plaklar Warp tarafından toplandı ve çift disklik bir albüm haline getirildi. Ancak bu albümün çok da fazla dikkat çektiğini söyleyemem.

Ama haklarını vermek lazım, Mayıs ayında yeni albümlerini çıkarmadan önce Nisan ayında bu albümden çıkan ilk plak olan "Atlas"'ı dinlediğimde beynimden vurulmuşa döndüm. Neler oluyor kim bunlar derken biraz bilgi edindim ve o arada albümleri çıktı. Albümü dinlediğimde ise karşıma çok güzel bir tablo çıktı.

Ben tabloma geçmeden önce albümün genel olarak inceleyen tüm dergi ve sitelerde çok başarılı bulunduğunu da eklemek lazım. Oldukça geniş bir kitleye hitap ettiler farklı tarzlarıyla ve bunda çok büyük bir başarı da kazandılar.

Albüm delice. Hayır dahiyane. İkisinden biri. Ama kesinlikle farklı. Bu noktadan başlamak daha doğru. Hani albümde o kadar düzeyli karmaşa var ki grubun adının Battles olmasını hiç yadırgamıyorum. Şu müziğe daha uygun bir grup ismi bulunamazdı. Ama uyarıyorum, klasik tarzlardan hoşlanıyorsanız yaklaşmayın. Bu ne be, amma sallamış adam dersiniz. Velhasıl bir nebze değişikliğe açıksanız buyrun size değişikliğin en başarılı örneklerinden biri.

Şöyle yarım yamalak bir girizgah sağlayan ritm manyağı "Race:In"'den sonra "Atlas" direk vuruyor ve gelin de görün diye dayılanarak sizi içine çekmekte. Mekanik mi mekanik, güçlü mü güçlü. Rock ve elektronik müziğin abstrakt birleşimi mi ne, öyle bir şey. Tyondai Braxton'ın bu vokalleri nasıl yaptığı konusuna girmiyorum hiç. Ama albümdeki enerjiye daha da momentum kattığı kesin. John ise bateride gerçekten hiç durmaksızın saldırıyor, saldırdıkça parçalar kendinden geçiyor "Ddiamondd" da olduğu gibi. Kızılderili şarkılarını andıran bir vokal "Tonto"'da var ve bazen durulan, bazen coşan melodiyle ilginç kombinasyona sahip. Gitar bazen normal gidiyor, sonradan bu tekdüzelikten sıkılınca ipini koparıp kaçıyor.

Albümün belki de en sakin çalışmalarından "Leyendecker"'in tadına ise doyulmuyor kısalığı sebebiyle. Ama hemen karmaşaya geri dönülüyor "Rainbow" ile. Hem de karmaşa. Bir ara lunaparka gidiyorum, hemen ardından idam sehpasına. Dur durak yok. Derken "Bad Trails" al sana bir nefes diyor. Aslında normal ölçeklerde melodisi ve vuruşları sebebiyle sakin denmez ama diğerlerine göre nefes aldırıyor.

"Prismism" ise ensemden tutup yakalıyor ve geri çekiyor beni içine. Ama o ne. 1 dakika dolmadan bitti. Ne anladım ben şimdi. Neyse "Snare Hangar" biraz daha dayanırken karmaşası daha 2 dakikası dolmadan bitti gitti. Elma şekeri elinden alınan çocuk gibi alt dudağımı çıkarasım geliyor. "TIJ" ise bu hasretime son veriyor. 1960'ların deneysel elektronik müzik çalışmaları benzeri kaset oyunlarıyla başlıyor. Vokal ise taze ama bu yapıya uyuyor gitarla birlikte. Gözlerim parlıyor. Çok ama çok güzel. Hem de koskoca 7 dakika. Şimdi kendime geldim. "Race:Out" ise koşa koşa albümü bitiriyor. Ama repeat teknolojisi sağolsun, derhal başa dönüp bu zevke tekrar dalıyorum. Size de aynısını öneririm.

MP3: Battles - Atlas
MP3: Battles - Leyendecker

Battles resmi sitesi (MySpace'e yönleniyor zaten)

12.7.07

Apparat - Walls (Shitkatapult, 2007)

Elektronik müziğin dehalarından Sascha Ring Apparat projesi ile birlikte 2001 yılından beri insanların elektronik müziğe bakış açılarını değiştirmeye çalışıyor. Önceleri deneysel minimalizme kol geren sanatçı son dönemlerde özellikle Ellen Allien ile ortak çalışması "Orchestra Of Bubbles" albümünden beri elektronik müziğe klasik müzik dokunuşları ile karşımıza çıkıyor. Bu arada geçen hafta Ellen Allien ile birlikte bu albüme dair bir canlı performans sergilediler Radarlive 2007 festivali kapsamında. Her ne kadar seyretme imkanım bulunmadıysa da Misak Tunçboyacı'dan aldığım bilgiler sonucunda mutlaka seyretmiş olmam gerektiği izlenimine vardım.

T. Raumschmiere veya gerçek adıyla Marco Haas ile birlikte kurdukları Shitkatapult plak şirketini geliştirmekle de uğraşan Sascha, bu arada canlı performanslarında her zaman albümlerinden oldukça farklı bir çizgiyle karşımızda oldu. Kendini "Rave gençliğinin üyesi" olarak tanımlayan Sascha daha çok dans edilebilecek bir performans sergiliyordu. Ancak Walls albümünü bu konuda milat kabul ederek bir grup kurdu ve artık konser vermeye başlıyor. Vokalde de eskiden Alexander Kowalski ile "Hot Spot" adlı çalışmayı yapan ve onunla konserlere giden başarılı sanatçı Raz Ohara var.

Albüm aslında bazı yönlerden "Orchestra Of Bubbles" ile bir etkileşim içeriyor. "Fractales" bu konuda çok açık bir örnek. Sascha Almanya'da özellikle eksikliği hissedilen elektronik müzikteki romantizm akımını yine alabildiğince sunuyor albüm boyunca. Bunun yanında eskiden beri hayranı olduğu IDM ve deneyselliği de elden bırakmıyor. Bu şekilde Richard David tarzı romantik elektronik poptan farklı bir yön çiziyor bizlere.

Albümde bazı parçalarda Raz Ohara vokaliyle karşılaşıyoruz. Ancak "Limelight" gibi birkaç çalışmada insan sesleri kesitler halinde melodisel anlamda kullanılıyor ve bu da Almanya'da Klaus Schulze'dan beri gelen bir yöntem. Apparat'ın bunu oldukça iyi kotardığını da söylemek lazım. Keza genel anlamda ses kesitleri kullanımına ağırlık veren bir isim ve albümde bunu yer yer clicks and cuts, yer yer vuruşsal olarak görebiliyoruz. Bu arada albümde "Birds" ve "Arcadia" adlı çalışmalarda kendi de vokal yapıyor.

Albümde beğendiğim çalışmalar:

2) Hailin From The Edge
3) Useless Information
5) Holdon
6) Fractales Part 1
9) Arcadia
11) Headup

Apparat'ın resmi sitesi
Apparat @ MySpace

26.6.07

Gary Moore - Close As You Get (Eagle Records, 2007)

Blues. Apayrı bir dünya. Müzik türleri arasında en sevdiğim ruha sahip olanlardan. İnsani ağlarken dans ettirebilecek kadar duygulu. Son dönemde gittikçe gözardı edilen türlerden biri ne yazıkki. Ancak buna rağmen hala ayakta durmya çalışıyor ve yeri geldiğinde son noktayı koymayı biliyor. Türkiye açısından Efes Pilsen'in de burada büyük bir emeği var.

Blues tarihinin tartışılan gitaristlerinden biri Robert William Gary Moore. İkisi konser kaydı, biri de en iyileri dahil olmak üzere toplam 30 albümü olan bir gitar devi. Blues açısından da en başarılı gitaristlerden biri. Klasik blues gitaristlerine göre Rock'a olan düşkünlüğü ve "serte kaçması" sebebiyle yoğun eleştirilen bir isimdir. Ancak Blues'un diğer efsanevi isimleri tarafından her zaman göklere çıkarılan ve birlikte çalışmak için aranılan bir isim olmuştur. Bunlar arasında BB King'in hayranlığı ise ayrıdır.

Gary Moore 55. yaşını kutladıktan sonra zaman kaybetmeden bunu bir albümle kutladı. Albümde yaşın önemi olmadığını ve blues aşkının insana neler yaptırabildiğini gösteriyor. Tıpkı 7-8 yıl süren rock döneminden sonra 1990'daki "Still Got The Blues" ile yaşadığı efsanevi geri dönüş gibi.

Albüm blues. Blues bu albüm. Blues'u ne kadar az dinleyebildiğimi fark ettim albümü dinlerken ve daha da sarıldım albüme. Elbette bunda albümü çok beğenmiş olmamın da etkisi var. Öncelikle Gary Moore'un rock'a verdiği ağırlık azalmış durumda. Tabii sololarda hala birçok blues gitaristine göre biraz daha üst telden gidiyor ama buna rağmen çalışmaların geneli blues açlığını giderecek cinsten.

Albüm hareketli ve romantik çalışmalar arasında eşit dağılıma sahip. "If The Devil Made Whisky", "Eyesight To The Blind", "Hard Times, "Thirty Days" ve "Checkin' Up On My Baby" gibi hızını almış blues'ların yanında "Trouble At Home", "Have You Heard", "Nowhere Fast", "I Had A Dream" ve "Evening" gibi baladlar da var. Özellikle "Nowhere Fast" çok güzel bir Eric Clapton benzemesi. Vokal açısından yorumu bile gerçekten uygun.

Gary Moore resmi sitesi

MP3: Gary Moore - If The Devil Made Whisky
MP3: Gary Moore - Nowhere Fast

Gary Moore Videoları @ YouTube:

Still Got The Blues
Oh Pretty Woman (Albert King ile beraber)
The Thrill Is Gone (BB King ile beraber)
Still Got The Blues konser kaydı

23.6.07

Tanıtım Diskleri ...(1) M_nus Tour Promo CD

Richie Hawtin'in artık efsanevileşmeye yönelen minimal tekno plak şirketi M_nus'ın kendini tanıtmaya ihtiyacı yok denilebilir. Ancak var olduğunu düşünüyorlar ki Beatport'tan özel olarak 320 kbps olarak böyle bir albüm yayınlamayı uygun görmüşler.

Albümde M_nus'ın eski ve yeni ağır toplarının çalıimaları bulunuyor. Buradaki çalışmaların hepsi yeni değil elbette ancak son 2 yılı kapsadığını söylemek mümkün. Daha yeni yayınlanan çalışmalar da mevcut. Bu açıdan da faydalı.

Albümde dikkat edilesi sanatçılar demeye gerek yok çünkü seçki olduğu için tüm sanatçıların en iyi çalışmaları yer alıyor. Yani M_nus bunu toplama albüm olarak satsa bayağı güzel bir satış rakamına ulaşırdı. Ancak Beatport'a üye olup albümü indirebilmeniz büyük bir imkan. Albüm ayrıca özel olarak da dağıtıldı.

Minimal teknoyu en özgün halinde dinlemek için ideal bir albüm. Şimdi beğendiğim parçaları ayırmak da haksızlık gibi geldi. O yüzden parça listesi aşağıda.

01. Marc Houle - Black Jack 13 (Original Mix)
02. Magda - Panna Cotta Eyes (Original Mix)
03. Heartthrob - Baby Kate (Troy Pierce's First Day Of Rehab Mix)
04. JPLS - Twilite 7 (Original Mix)
05. Gaiser - Half Life (Original Mix)
06. Troy Pierce - GRVL (Original Mix)
07. Tractile - Ardorant (Marc Houle Remix)
08. Plastikman - Snark (Ricardo Villalobos Edit)
09. Ambivalent - Nugget (Original Mix)
10. Niederflur - Isv (Original Mix)

Bu arada Beatport için de birkaç not düşmek gerekiyor. Kompakt'ın MP3 sitesini kurmasının ardından elektronik müzik satışındaki tahtını tehlikeye sokmak istemediler ve inanılmaz bir atağa giriştiler. Yakında Trendsetter'da yayınlamış olduğum bir yazımı da 2 parça halinde yayınlayacağım bu sitelerle alakalı ve karşılaştırma imkanı bulacaksınız eğer hepsini tanımıyorsanız.

M_nus
Beatport

20.6.07

Proodos Özel ... (1) - I'm From Barcelona Röportajı


Proodos Özel serisinin ilk ayağında I'm From Barcelona röportajı var. Röportajı grubun mimarı, söz ve beste yazarı Emmanuel Ludgren ile yaptım. Umarım bu yeni seriyi beğenirsiniz.

SG - Emmanuel öncelikle merhaba. Blog için röportaj isteğimi kabul ettiğin için teşekkür ederim. Lafı uzatmadan ilk soruya geçiyorum. I'm From Barcelona karakteristik ve yapısal olarak diğer gruplardan oldukça farklı. Müziğiniz arkadaşça ama zaten duruşunuz da öyle. Bu his dinleyicilerinize de geçiyor. Bu fikir nereden çıktı?

Emmanuel – Albümümüzü incelediğin ve beğendiğin için grup adına ben teşekkür ederim. Şimdi de ben cevaba geçeyim.

Sürekli birilerinin bir şeylerden şikayet ettiği gruplarda yer almaktan sıkılmıştım. Bu içinizdeki heyecanı da baltalayan bir durum. Bir konserden sonra tavrınızı belirleyebilirsiniz. Her zaman illa ki rahatsız olunabilecek bir şeyler olur. Biz sadece insanların neşeli bir zaman geçirmelerine odaklanıyoruz. Kafamızdaki tek şey bu.

Bu arkadaş yanlısı his de zaten orjinal fikirden geliyor. Bu projeyi başarılı olmak için yaratmadım. Bu tamamen ben ve arkadaşlarım arasında bir tatil sırasında ortaya çıktı. Hiçbir ön hazırlık ya da düşünce alt yapısı yoktu. Bir akşam konuşurken ortaya bu fikir çıktı ve çok heyecanlandık. Daha sonra şans eseri aşık oldum ve ondan sonra da şarkıları yazmaya başladım. Grubumuz aslında bir arkadaş tatili ve yaz aşkından doğdu.

SG – İlk albümünüzle tüm dünyada ciddi bir başarıya ulaştınız. Bu sizi ve tüm grubu nasıl etkiledi?

Emmanuel – Süper! Birçok inanılmaz şehir görme fırsatımız oldu. Hiç beklemediğimiz şeylerdi bunlar. Ben ve grubun tüm üyeleri şok geçirdik. Ama sonucu güzel oldu. Grup içindeki arkadaşlık bağları çok daha sıkılaştı.

SG – Böylesine çok sayıda üyesi olan bir grubun avantajları ve dezavantajları neler? 29 kişiyle tura çıkmak biraz zor olsa gerek.

Emmanuel – Aslında dezavantajlarını biz görmek istemiyoruz. 4 kişi bir karavana doluşup tur yapmaktansa 29 kişi otobüsle tur yapmak çok daha zevkli ve eğlenceli. Her zaman konuşacak ve farklı bir şeyler paylaşacak birini bulabiliyorsunuz. Üstelik siz kötü gününüzde olsanız bile neşeli gününde olan ve sizi güldüren birileri mutlaka çıkıyor. İlla dezavantaj istiyorsanız da planlama ve lojistik konusu başa bela. Tabii bununla ben uğraşmadığım için fazla başım ağrımıyor. En çok karışıklık da bir şehre gittiğimizde nereleri gezeceğimizi planlarken oluyor. Çok zor durumlarda acil planı devreye sokup çöp çekiyoruz.

SG – Şarkıları hepiniz toplanmadan mı hazırlamıştın yoksa toplandıktan sonra mı ortaya çıktılar?

Emmanuel – Aşık olduktan sonra kendime geldiğim an fazla zamanım yoktu. Yeniden o sele kapılacaktım. Bu yüzden hazırladığım çalışmaların kaba demolarını bir siteye koydum ve tüm grup üyelerine bunu gönderdim. Daha sonra toplandığımızda herkesin kafasında bir fikir vardı. Stüdyoya girmeden önce birkaç çalışma yaptık ve insanlar eteklerindeki taşları döktü. Sonra da kayda girdik ve ortaya çalışmaların son halleri çıktı.

SG – Bu çalışmaları nasıl kaydettiniz? 29 kişiyi bir stüdyoya tıkmak kolay olmamıştır.

Emmanuel - Aslında geleneksel anlamdaki stüdyolarda fazla kayıt yapmadık. Genel olarak evlerde ve prova odalarında kaydettik. Herkesin aynı anda kayda girmesi mümkün olmadığından daha küçük gruplara bölündük. Ama 20 kişiden fazla toplandığımız da oldu. İnan öyle durumlarda inanılmaz bir gürültü oluyor. Ne yaptığını ve yapacağını bile unutabiliyorsun.

SG – Şu ana kadar birkaç festivalde çaldınız. Partiyi andıran performanslarınıza gelen tepkiler nasıl oldu?

Emmanuel - Aslında ben festivalleri pek sevmiyorum. Çok büyük sahneler, insanlardan oldukça uzak olmak. Bunlar bana soğukluk hissi veriyor. Ben insanların gözlerine bakmayı, onlara dokunabilmeyi ve hatta insanları sahneye çekmeyi seviyorum. Bu yüzden festivallerde kendime başka ilgi çekici yönler arıyorum. Tabii büyük sahne olması 29 kişi için bir avantaj. Barda çaldığımızı düşünsene bir. Bu yüzden festivaller bir bakıma iyi. Çok fazla insanla aynı anda buluşabiliyorsunuz. İşin ilginci festivallerde grup olarak çok daha iyi motive oluyoruz.

SG – Bu yaz çıkacağınız festivaller var mı?

Emmanuel – Görüşmelerimiz sürüyor. Henüz kesinleşmedi. O yüzden söyleyemem. Ama kesinlikle birkaç festivalde yer alacağız.

SG – Peki ya Türkiye?

Emmanuel – Aslında Türkiye hakkında birçok şey duydum. Hatta genelin aksine duyduğum şeylerin neredeyse hepsi olumlu. Sadece biraz fazla sıcak olabilir. Öğrendiğim kadarıyla bizi takip eden insanlar da varmış. Bunu duymak çok güzel. Belki bir gün İstanbul’da da bir parti veririz. 29 kişilik bir otobüs ayarlaman kaydıyla tabii. Şaka bir yana yeni şehirler görmeyi çok seviyoruz. Umarım uygun koşullar olur ve bir gün yolumuz İstanbul’a da düşer.

17.6.07

Paul McCartney - Memory Almost Full (Hear Music, 2007)

Sir James Paul McCartney. Şimdi bu adamı burada tanıtmam tamamen abesle iştigal olur. O yüzden Liverpool doğumlu The Beatles'ın yakışıklı prensi hakkında fazla bir şey söylemeyeceğim.

1970'te grubun resmen dağılmasından sonra solo kariyerine başlayan McCartney'nin 13 stüdyo albümü ve 4 "en iyiler" albümü geride kaldı. 13 albümden tonlarca ödül aldı, milyonlarca sattı ve birçok çalışması dünyada listelerin en tepesinde yer aldı uzun süre boyunca. Ayrıca 29 kereyle en çok 1 numara besteleyen pop müzik bestecisi ünvanını taşıyarak Guinness rekorlar kitabında yer alıyor.

Sırada ise 14. albümü vardı. Aslında bu albümden ne beklemek gerektiği konusunda ufak bir karmaşa yaşadım. Albümün çıkacağının açıklanmasından sonra Paul McCartney'nin büyük bir değişim geçirmeyeceğini yine de tahmin etmeme rağmen modern rock unsurlarına kaymasından endişeleniyordum.

Paul McCartney albümde yine eski kimliğinde. Farklı, inanılmaz, tabuları yıkan hiçbir şey yok albümde ama güzel bir müzik var. Bunun yanında albümün tanıtımı ise gerçekten orjinal. Starbucks'larda satılan ilk albüm olmasının yanı sıra EMusic'e üye olanların albümü bedavaya indirme imkanları oldu. Albüm de zaten Starbucks'ın kurduğu Hear Music'ten yayınlandı.

Albümde The Beatles'ı ve hatta 1960'ları genel olarak hatırlatan çalışmaların yanında bunlara göre daha modern bakış açıları olan akustik çalışmalar var. Ancak hepsinden önemlisi Paul McCartney'in eski havasından bir şey kaybetmemiş olması. Bunda "Driving Rain" albümünde çalıştığı prodüktör David Kahne ile tekrar çalışmasının etkisi var.

Eski defterleri hatırlatan, hatta eskilere göz atma hissi doğuran bir albüm. O yüzden dinlemeden önce The Beatles albümlerini yakında bulundurmakta fayda var. Ne olur ne olmaz.

Albümde beğendiğim çalışmalar:

2) Ever Present Past
3) See Your Sunshine
5) You Tell Me
6) Mister Bellamy
9) That Was Me
11) House Of Wax

MP3: Paul McCartney - Mister Bellamy
MP3: Paul McCartney - House Of Wax

Paul McCartney'in resmi sitesi

10.6.07

Björk - Volta (One Little Indian, 2007)

Rock N Roll tarihinin gelmiş geçmiş en önemli 36. ismi VH1'a göre. 1965 doğumlu Björk için söylenecek bundan güzel söz olamaz. 2003 yılına kadar 15 milyondan fazla albüm satan bir isim. 12 Grammy adaylığının yanında bir de Oscar heykelciği adaylığı bile var. Gönüllerimizin aykırı prensesi bir de tabii.

Aslında her şey 11 yaşında piyano hocasının Björk'ün söylediği bir çalışmayı radyoya yollaması, radyoda çalınması ve o yaşta albüm teklifleri almasıyla başladı. Ama erken diyerek bu teklifi çeviren Björk önce Spit And Snot adlı bir punk rock grubu kurdu. Arkasından Exodus adlı bir fusion jazz grubu geldi. Daha sonra Jam-80 var, gotik rock grubu Kukl var. Bu grubun dağılmasıyla da Björk'ün geniş kesime ulaşmasına bir adım olan The Sugarcubes kuruldu. İlk plaklarıyla da "One Little Indian" adlı Derek Birkett'in evinde kurduğu plak şirketiyle anlaştılar. İlk çalışmalarının çok dikkat çekmesinden sonra büyük plak şirketlerinden teklifler yağmasına rağmen bu plak şirketinde kalıp yaratıcılıklarının engellenmesini önlediler bir bakıma. İşin ilginci Björk'ümüz hala bu şirketten albümlerini yayınlıyor.

1992 yılında bölünen gruptan Björk'ün solo kariyeri çıktı. Bir yıl sonra çıkan "Debut" albümü dünyaya yeni bir yıldız verdi. NME tarafından yılın albümü seçildi, en iyi video klip ödülleri aldı. Albümden tam 7 single çıktı ve tüm dünya bu İzlandalı kızdan bahsediyordu bir anda.

"Post", "Telegram", "Homogenic", "Selmasongs", "Vespertine", "Medulla", "Drawing Restraint 9" albümleri takip etti ve Björk adım adım kendini alternatif müziğin efsaneleri arasına yerleştirdi.

Volta Mayıs ayının 7'sinde Avrupa'da piyasaya sürüldü. Tüm dünyada çıktığının ilk haftasında ilk 10'a girdi. Bu alternatif bir sanatçı açısından inanılmaz derecede büyük bir başarı. En basiti bizden 1 üst jenerasyona dinlettiğinizde "Ne biçim şey bu" diyebilecekleri bir müziği böylesine kabul ettirebilmesi her türlü takdiri hak ediyor.

Gelelim albüme. Björk Björk'tür. Ne beklesek yeridir. Ama o güzel vokalini her zamanki gibi önümüze halı gibi seriyor. Farklı müzik altyapıları ise sadece bir detay olarak kalıyor. Tüm parçaları kendi yazmış olması da ayrı bir güzellik her zamanki gibi. Albümde Timbaland'la çalışmış olması sebebiyle bazı çalışmalarda hip hop etkisi var. Özellikle "Innocence"'ta bu çok açık. Yaptıkları birkaç çalışma albüme girmemiş ve korkarım asla dinleyemeyeceğiz.

Albümde bu yaz IKSV Caz Festivali kapsamında ülkemizde de konser verecek olan Antony & The Johnsons'ın vokalisti Antony Hegarty de 2 çalışmada ("Dull Flame Of Desire" ve "My Juvenile") konuk olarak yer alıyor.

Albümde elektronik altyapıların her zamanki gibi ağırlığını hissedebiliyoruz. Ancak bunun yanında çok değişik enstrümanlar kullanılmış. "I See Who You Are", "Hope" ve "My Juvenile"'da Mali Kora'sının çok güzel melodilerini dinliyorsunuz. "Hope"'da bir darbuka türevi dinlemek de mümkün. "Vertabrae By Vertabrae" ("Energy adlı çalışmasının yeni versiyonu) ve "Pneumonia"'da ise fonda senfoni orkestrası var. Bir dakikası diğerini tutmuyor bu kadının.

Albümde beğendiğim çalışmalar:

1) Earth Intruders
3) Dull Flame Of Desire
5) I See Who You Are
6) Vertabrae By Vertabrae
8) Hope

MP3: Björk - Earth Intruders
Mp3: Björk - I See Who You Are

Björk'ün resmi sitesi
Björk @ MySpace
"Björk - Earth Intruders" video klibi @ YouTube

Diğer video klipleri @ YouTube:

Björk - All Is Full Of Love
Björk - Army Of Me
Björk - Big Time Sensuality
Björk - Human Behavior
Björk - It's Oh So Quiet
Björk - Pagan Poetry
Björk - Possibly Maybe
Björk - Violently Happy

Konser goruntuleri @ YouTube:
Björk - Bachelorette (Fusion Rocks)
Björk - Hunter (Fuji Rock)
Björk - Pagan Poetry (Coachella 2007)
Björk - Possibly Maybe (Royal Opera House)

9.6.07

Anna Nygren - In A Sentimental Mood (Ladybird, 2007)

Normalde bildiğiniz gibi sanatçı hakkında bir nebze bilgi vererek başlıyorum incelemelerime. Bunun sebebi de müziği anlamak için o çalışmayı yapan kişi ya da grup ile alakalı bir şeyler bilmenin faydası olduğuna inanıyorum. Ancak ilk defa hakkında en ufak bir bilgi ulaşamadığım bir sanatçıyla karşı karşıyayım. Durum Kraftwerk ya da Drexciya'dan da beter.

O zaman kendi bildiklerimizle yetinelim. Anna Nygren bir caz vokalisti. Kadife bir ses sahip. Klasik caz vokali konusunda büyük bir yeteneğe ve kulağa sahip olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Adından da İsveçli olduğunu çıkarabiliyoruz. Bunu 14. çalışma "Ack Varmeland Du Skona"'dan da çıkardım tabii. Şimdilik iyi gidiyor sanırım.

Albüm boyunca Anna'nın yumuşacık sesiyle romantizm ve melankoli arasında gidip geliyorsunuz. Dinledikçe hakkında hiçbir bilgi olmamasını da anlayamıyorum. Bir insan yoktan böyle bir caz vokalisti olamaz. Ayrıca albüm kitapçığından piyanonun başında da kendisinin olduğunu öğreniyorum. Ama o kadar.

Albüm o kadar rahat dinleniyor ki anlatamam. Verve Jazz Masters serisinden birini dinler gibiyim. Hatta bu albümü alıp o seriye katabiliriz. Gerçekten dinlemek gerekiyor. İşin komik noktası da albüme nasıl ulaşabileceğiniz konusunda en ufak fikrim bile yok. Bir şekilde bu bilgiye ulaşırsam daha sonra "Yorumlar (Comments)" bölümünde bunu ileteceğim.

Albümde klasik caz altyapısı var. Efsanevi caz vokalistlerinin çalışmalarına da yer verilmiş albümde. Bu bakımdan da yeni bir sesle eskilere getirilmiş güzel bir yorum dinleyebiliyoruz. Birçok açıdan güzel bir albüm. Bulunabilirse dinlenmesi mutlak çalışmalardan biri.

Beğendiğim çalışmalar:

2) A Night In Tunisia
3) Crazy
5) I Wanna Be With You
7) Caravan
9) Just Wanna Say I'm Sorry
10) In A Sentimental Mood
11) How Insensitive
12) I Wanna Be Loved By You

MP3: Anna Nygren - A Night In Tunisia
MP3: Anna Nygren - Wanna Be With You

6.6.07

Digitalism - Idealism (Kitsune, 2007)

Jens Moelle & İsmail Tüfekçi'den oluşan Digitalism, 2004 yılında çıkardıkları ve daha sonra 2005 yılında Kitsune plak şirketinden de yayınlanan "Idealistic" adlı plaklarıyla müzik dünyamıza girdiler. O günden beri de çıkmak bilmediler. Şimdi ilk albümleri olan "Idealism" ile yine başımızı belaya sokmaya çalışıyorlar.

Enerjik çalışmaları insanları dans etmeye yöneltiyor. Elektro house türüne oldukça bağlı kalıyorlar ve son 3 senedir elektro house türünün yükselişinden de faydalanıyorlar. Ancak bu yükselişte payları olduğunu da unutmamak gerek. Daha önce Türkiye geldiler ve performansları çok beğenildi genel olarak. Ben seyredemedim o yüzden 2. elden bilgileri aldık.

Digitalism 23 Haziran akşamı FG tarafından Kuruçeşme Arena'da gerçekleştirilecek Daft Punk konseri öncesi performans sergileyecekler. Şu kesin insanları Daft Punk'a çok iyi şekilde hazırlayacaklar. Digitalism'den önce de Türkiye'yi minimalist dünyada başarıyla temsil eden Onur Özer pikapların başında olacak.

Neyse lafı uzatmadan albüme geçelim. Albümde Digitalism'in elektro house konusunda ne kadar etkin olduğunu gösteren çalışmalar var. Bunun yanında "I Want, I Want" gibi çalışmalarla biraz elektro rock'a da el uzatmışlar. Ancak bu konuda gelişmeye ihtiyaçları var. Birkaç doz !!! veya Sid Le Rock önermek lazım.

Digitalism aslında eski Gigolo Records ve Disko B synth hastalığından bolca etkilenmiş. Terence Fixxmer ve David Caretta'ya özgün yoğun synth kullanımı albüm genelinde var. Yoğun kullanım içinde oldukça güçlü bir tavır da sergilemişler. Bu sebeple parçaları her sette rahatça dinleme imkanı olmayabilir. Ancak bu çalışmaların çoğu dinlediğinizde sizi koltuktan kaldırıp sağa sola fırlatacak nitelikte.

Açıkçası yılın beklenilen elektronik müzik albümlerinden biriydi ve buna güzel karşılık verdi. Albümde Daft Punk'la ortak özellikler taşıyan "The Pulse" gibi bir parça da olduğundan konser açısından da doğru bir seçim kesinlikle. Dans pistlerinin Chemical Brothers hayal kırıklığından sonra ilaç gibi gelecek bir albüm.

Beğendiğim çalışmalar:

1) Magnets
2) Zdarlight
4) Idealistic
5) Digitalism In Cairo
10) The Pulse
14) Jupiter Room
15) Echoes




Digitalism'in resmi sitesi
Digitalism @ MySpace

3.6.07

Equinox Günleri - Dolores O'Riordan - Are You Listening? (Sanctuary, 2007)

Dolores O'Riordan'ı hepimiz aslında The Cranberries'in vokalisti olarak tanıyoruz. Güzel ama bir nebze soğuk ve sert bakışlı minyon kız. 2003 yılında The Cranberries'in nekahat dönemine girmesini fırsat bilerek solo çalışmalar yapacağını açıkladı ve bunu da stüdyo dönemi izledi. Şimdi uzun bir çalışmanın ardından albümünü çıkardı. Albüm çıktıktan hemen sonra da The Cranberries'le tekrar toplanacaklarını açıkladı. Bir bakıma tatil gibi bir solo kariyeri olmuş oldu.

Dolores aslında The Cranberries'e seçmeyle girdi. Vokalist seçmelerinde beğenilince gruba girdi ve grubun o zamanki adı "The Cranberry Saw Us"tı. Seçmelerden sonra eline bir parçanın melodisi verilen Dolores, melodiye bir gecede söz yazdı ve ortaya "Linger" çıktı. Gerçekten güzel bir başlangıç. Hazırladıkları demo albüm ise İngiltere'de ortalığı karıştırdı ve büyük plak şirketleri arasında bir teklif savaşı başladı.

İlk albümleri "Everybody Else Is Doing It, So Why Can't We" çıktığında hiç olumlu havayla karşılanmadı ancak MTV'nin desteği ve yapılan düzenlemelerle albüm çıktıktan 6 ay sonra listelerde tepeye oturdu. 1994'te çıkan ikinci albümleri "No Need To Argue" ile dünyayı sarsmalarının ve yaklaşık 17 milyonluk bir satışın ardından "To The Faithful Departed" albümleri geldi. Bundan sonra çıkardıkları iki albüm "Bury The Hatchet" ve "Wake Up And Smell The Coffee" hiçbir şekilde başarılarını devam ettiremedi. Derken Dolores ayrılma kararını açıkladı ve The Cranberries yoğun tempodan sonra ara verdi.

Dolores 5 yıl boyunca birçok sanatçıya albümlerinde vokaliyle destek verdi. Ancak kendi albümü bekleniyordu ve 2006'nın ortasında stüdyoya gireceğini açıkladı. 2007'ye gelmeden de albümün neredeyse tamamlandığı haberi geldi. Albüm şu anda karşımızda. Türkiye'ye Equinox müzik tarafından getirilen albüm ilk adımda tükendi.

Albüm aslında The Cranberries'in eski havalarını anımsatıyor. Parçaların hepsi Dolores imzalı. Bana göre son iki The Cranberries albümünden fersah fersah başarılı. Hatta "To The Faithful Departed" ile boy ölçüşebilecek güçte.

Dolores vokalde bugüne kadar kazandığı tüm tecrübeyi sergiliyor. Kendine özgün vokaline güç katan temel olarak sakin melodilerle başarılı çalışmalar yapmış. Melodilerin geri planda kalmasını hem bunun solo bir albüm olmasına, hem de albümde illaki en güçlü noktanın Dolores'in vokali olmasına bağlıyorum. Ancak gitarlar The Cranberries'e oranla daha farklı bir tarzda yazılmış. Tabii şöyle bir gerçek de var ki "Ordinary Day"'i bilmeden dinleseniz solo değil de The Cranberries olduğuna her şeyinize bahse girersiniz.

Albümde beğendiğim çalışmalar:

1) Ordinary Day
2) When We Were Young
3) In The Garden
5) Loser
6) Stay With Me
12) Ecstacy




Dolores O'Riordan'ın resmi sitesi
Dolores O'Riordan @ MySpace
"Ordinary Day"'in video klibi @ YouTube
"Ordinary Day" canlı performansı @ YouTube

2.6.07

Wilco - Sky Blue Sky (Nonesuch, 2007)

Jeff Tweedy, John Stirratt, Nels Cline, Glenn Kotche, Pat Sansone ve Mikael Jorgensen'den oluşan Wilco 1994 yılında Jeff ve John tarafından kuruldu. Kuruluşa yol açan olay ise alternatif country grubu "Uncle Tupelo" adlı grubun dağılmasıydı. Grup bugüne kadar altı albüm çıkardı. Bunun yanında country efsanesi Woody Guthrie'ye adadıkları 2 albüm de var.

Wilco aslında çok uzun zamandır Amerika'yı gönülden fethetmiş bir grup. İlk albümleri "A.M." haricinde tüm albümleri Amerika'da listelerde ilk 100'e girdi. 2004 yılında çıkardıkları "A Ghost Is Born" albümü ise 8. sıraya kadar yükseldi ve 2 Grammy ödülünü de beraberinde getirdi.

Getirdi de bu kesinlikle en iyi başarıları olmayacak. 15 Mayıs'ta çıkardıkları yeni albümleri "Sky Blue Sky" daha şimdiden Amerikada 4., İngiltere'de de 39. sıraya yükseldi. Tutana aşkolsun. Haklarında 3 tane kitap yazılması boşuna değil herhalde.

Şimdi ben de 1 haftadır sabah işe giderken ve akşam dönerken MP3çalarımda albümü dinleyen biri olarak aldım elime nane likörlü nescafemi, niyet ettim incelemeye. Ama baştan söyleyeyim. Yılın ortasında bu albüm listelere girecek demeyi fazla tercih etmem özel durumlar dışında. Bu da özel bir durum şimdiden söyleyeyim.

Albümde Wilco'nun klasik özelliği yine ön planda ve kulağı okşuyor. Rock'ın ruhu yumuşatan, hatta boyuna masaj yapan bir türündeler. Doğuş noktaları itibariyle country esinlenmeleri yoğun (Shake It Off, Walken) . Bunun yanında zaman zaman blues (Sky Blue Sky, Hate It Here) ve hatta Scissor Sisters tarzı modern folk rock (You Are My Face) etkileri de görülebiliyor albümde. Birçok yönden albümde Eric Clapton benzerliği dikkat çekici eğer illa benzetmek gerekirse. Veya Chris Rea'nın daha modern versiyonu da diyebiliriz.

Albümdeki gitar soloları blues etkisinde. Bu noktada durup Nels Kline'ı tebrik etmek gerekiyor. Ancak olayın özünde tebrik çalışmaları yazan ve besteleyen Jeff Tweedy'e ait elbette. "On And On And On"'da Travis'ten Fracis Healy'le aşık atacak cinsten. O derece.

Albümde beğendiğim çalışmaları saymakla uğraşmayacağım. Tüm albümü zevkle dinledim. Cidden şiddetle tavsiye ediyorum. Eğer Wilco ile tanışmadıysanız şöyle yatmadan önce kitap ya da dergi okurken açın, dinleyin, ondan sonra yorum yapın.

Wilco'nun resmi sitesi
Wilco'nun "Shake It Off" DVD'sindeki "What Light" performansı @ YouTube

MP3 - "Hate In Here"
MP3 - "Walken"

30.5.07

Phonique - Good Ideas (Dessous, 2007)

Michael Vater veya projesinin adıyla Phonique bu bloğa daha önce de misafir olmuş bir sanatçı. O sebeple kendisini ve yeteneğini fazla anlatmaya gerek yok. Ancak şu kesin, konu deep house ve minimal house olduğunda adı günden güne daha ön sıralarda yer almaya başladı.

En son "Bang" adlı 7"'lik plağını incelediğim Phonique plaktan kısa bir süre sonra albümünü piyasaya çıkardı. Albüm orjinalinde Phonique'in çeşitli vokalistler ve prodüktörlerle yaptığı ortak çalışmalardan oluşuyor. Ancak limitli olarak bir de sürprizi var Phonique'in. Sınırlı sayıda çıkarılan albümlerde çift disk var ve ikincisinde Phonique'in eski ve yeni çalışmalarını mixlenmiş halde dinleme imkanı var.

Önceden söyleyeyim dedim. Phonique bu albümde Erlend Oye ile tekrar çalışmış. Bir önceki çalışmalarının "For The Time Being" gibi inanılmaz bir sonuç ortaya çıkardığı düşülürse bu zaten beklemeye değerdi. Bunun yanında İstanbul'a ilk geldiğinde düzenlemiş olduğum Spektrum Nights'ın konuğuydu Richard Davis ile beraber. Bu tanışma da ortak bir çalışmaya imza atmış. Bunların yanında albümde Ruben, Shadee ve Data MC'nin de parçağı var.

Albüm Mayıs ayında piyasaya sürüldü Phonique'i ünlendiren Dessous Records'dan. Almanya'da doğrudan elektronik albümler listesinde zirveye yerleşti ve hala bırakmadı. Groove Armada zorluyor ama sanırım biraz daha dayanacak Phonique.

Albüm Richard Davis'in de parçağı olan "Always Wanted" ile mükemmel bir giriş yapıyor. Arkasından Ruben vokalli "Rio Nights" romantizmden biraz sıyırıyor bizi ve disko house'a götürüyor. "Casualities"'e geldiğimizde ise Erlend Oye bizi karşılıyor kadife sesiyle. Güzel bir çalışma ama "For The Time Being"'in yerini tutmayacak. Arkasından Phonique'in "Lowfi Moods"'u geliyor. 8 bit esintili bir çalışma fakat çok etkileyici değil. "Trouble" ise güzel bir deep house örneği. Ritm tutma hissi veriyor. "Lovely Morning" albümde minimalizme ilk göz kırpan çalışma ve çok güzel. Basit bir melodiyi çok etkin kullanmış, zaten işin özü de bu. 7. çalışma "Computer Kidz"'de Shadee'nin vokali var ve etkisi ortada. Hip hop esintili farklı bir çalışma. Yadırgadım baştan sona.

Ruben'in vokaline "Thinking Of You" ile geri dönüyoruz ve adından bile romantizm akıyor. Hiç çekinmeden soul etkisini koymuşlar çalışmaya. Yeni bir tür mü doğuyor acaba? Arkasından Data Mc ve Marc Hype vokalli post hip hop "Roses" geliyor. Aksak yapısı ve güzel bir melodisi var ama yine yadırgama. "One Love" başladığında kendime geliyorum. Rodney Hunter altyapıda büyük etki yaratmış. Hafif hispanik esintili güzel bir disko house. "Teenage Love"'da Liora'nın vokali de kötü, parça da basit bir Pet Shop Boys kopyası olmaktan öteye gidememiş. "Mexican Sunrise" Phonique'in moral düzeltme çalışması gibi çıktı karşımıza. Klasik rock'ı andıran bir gitar melodisinin altinda tech house ve minimalist house esintileri güzel bir birliktelik yaratmış. "Catsncars" yine Phonique'ten geliyor ve ses kesitleriyle dolu, hip hop hissi uyandıran garip bir şey. Too Many DJs'in setlerinde zevkle kullanacağı kadar ilginç ve değişik. Albümü kapatan parça "Worked It Out" ve üzerinde Ian Whitelaw ve Meitz vokali. Caz havası var açıkça. Minik minik dokunan elektronik üst melodi ise çok sevimli ve uygun. Sonar Kollektiv'ten plak olarak çıksa şaşırmazdım. Çok güzel.

Phonique @ MySpace

Tanıtım ses kesitleri Juno Records'dan alınmıştır.

26.5.07

Kammerflimmer Kollektief - Jinx (Staubgold, 2007)

Kammerflimmer Kollektief (KK), Thomas Weber tarafından deneysellik sularında yüzmek amacıyla kurulan bir grup. İlk başlarda olduğu gibi çeşitli tür ve enstrümanların harmanlanmasını temel alıyorlar. Ambient, free jazz, akustik gitar, elektronik vuruşlar ve gürültü en çok dikkat çeken şeyler ama bunların haricinde birçok öğe de var. Ancak başarıları bunları çok farklı ve birçok kişiye göre de güzel olarak birleştirmeleri. Zaten Karlsruhe'den çıkıp ünlerini tüm dünyaya duyurmalarındaki öz etmen de bu.

Albüm her ne kadar uzun bir süre önce promo olarak dağıtıldıysa da Staubgold albümü çıkarmakta biraz yavaş davrandı. Ancak beklenen bir albüm olarak çok iyi tepki alacağına da eminim. Ama bunun için önce albümü incelemek gerekir. Daha başlamadan yağcılığa gerek yok.

Albüm KK'nin 6. albümü. Kendi albümlerinin yanında bir de KK parçalarının yeniden düzenlendiği ve ciddi başarı kazanan bir "Remixed" albümleri var. Bu albümde Jan Jelinek, Aoki Takamasa ve Sutekh gibi çok saygı duyduğum isimler olaya el atmış.

Jinx albümüne gelince albüm bugün piyasaya çıkıyor. Eski KK albümlerinde gördüğümüz karmaşa burada da mevcut. Ancak karmaşanın içindeki dinginlik ve kendine has ritmik yapı insanı kendine çekiyor. Birçok kişiye başağrısı gibi gelebilecek bir tarz aslında bunu da belirtmek lazım ama dikkat edip derinine indikçe güzelliği ortaya çıkıyor. Zaten KK'i de özgün yapan nokta bu.

Albümde gitar ve piyanoda Thomas Weber var. Saksafonda yine daha önce olduğu gibi Dietrich Foth var. Heike Aumüller ve Thomas Weber sonra elektronik ortamda çalışmaların düzenlemesini yapıyorlar. Bu arada albümdeki vokalimsiler de Heike Aumüller'e ait yine.

Albümde dikkat çeken çalışmalar:

1) Palimpsest
2) Jinx
3) Live At The Cactus Tree Motel
5) Both Eyes Tight Shut
7) Nest

Kammerflimmer Kollektief Resmi Sitesi

19.5.07

Travis - The Boy With No Name (Sony, 2007)

Travis 4 yıl önce ağzımızda bıraktığı tadla önemli bir Britpop grubu olduğunu unutmayacağımızdan emindi İskoç olmalarına rağmen. 4 yıl ise uzun bir ara oldu. Yine de şimdi döndüler. Kendileri yokken yerlerine göz diken Snow Patrol ve Coldplay'e de çekilin bir kenara diyorlar, sanırım.

Neil Primrose, Douglas Payne, Andy Dunlop ve Francis Healy'den oluşan Travisin kökleri 1990 yılına dayanıyor. Ancak keşfedilmeleri Rolling Stone ve Neil Young'la da çalışmış olan Niko Bolas'ın onları bir gün radyoyu karıştırırken dinlemesiyle oluyor. Niko ciddi anlamda bir hafta grubu stüdyoya kapatıyor ve neyin nasıl yapılacağını öğretiyor. Daha sonra New York'a gittiklerinde verdikleri ilk konserdeki ilk şarkılarını Niko'ya adarlar ve seyirci arasındaki Niko ağlar. Mutlu son. Mu acaba?

Daha yolun başı oysa. İlk albümleri "Good Feeling" aslında bugüne kadar çıkardıkları en sert albüm olarak dikkat çekiyor. Bunda Francis'in hala büyükbabasının ölümünün etkisinde olması önemli bir sebep. Albüm İngiltere'de listelerde 9.luğa kadar çıkıyor ama düşüşü de bir hayli hızlı oluyor. Bunun temel sebebi de radyolar tarafından pek kucaklanmaması. Ancak konserleriyle sürekli hayran sayılarını artırdılar ve konser performansları hala en etkili silahları.

Arkasından "The Man Who", "The Invisible Band" ve "12 Memories" geliyor. Bunların ardından çıktıkları turda "Keane" alt grup olarak onlara eşlik ediyor. Hey gidi günler hey. Keane şimdi kendisine alt grup seçiyor.

Ve karşımızda "The Boy With No Name". Albüm 7 Mayıs'ta piyasaya çıktı. Bu sefer prodüksiyonda Nigel Godrich'in yanında sürpriz bir isim de var, Brian Eno. Müzikal açıdan hayran kitlesi ciddi anlamda geniş olan Brian Eno'nun etkisi fark ediliyor birçok çalışmada.

Albümü incelemeden önce şunu söylemek gerekir ki yeni albümden ilk çalışmayı Coldplay'den Chris Martin tanıttı ve tanıtırken de "Bizim ve bizim gibi birçok grubun yolunu açan Travis'in yeni albümünden ilk çalışmalarını tanıtmak benim için bir onurdur" dedi. Çok doğru.

Albüm NME'den ciddi bir saldırı aldı ve 10 üzerinden 2 ile karşılandı. Ama NME'nin yanlı tutumlarını daha önce çok gördüğümüz için ne yazık ki onları da Pitchforkmedia gibi yaramaz, şımarık çocuk sınıfına sokuyoruz.

Albümde gerçekten çok başarılı çalışmalar var. Karşımızda dinlenmiş, uykusunu almış ve sakin bir Travis var. Ne yaptıklarını kesinlikle çok iyi biliyorlar. Francis ilk yıllarında çektiği söz yazma stresinden kurtulmuştu ancak şimdi bu konuda uzmanlaşmış diyebiliriz. Albümün başlangıcında en güçlü çalışmalarını ardı ardına koymuşlar ve ringe zaten dayak yemiş boksör gibi çıkıyorsunuz. Ancak albümdeki son üç çalışma da benzer oranda zayıf kalmış. Bu bir bakıma albümde dengesizlik yaratıyor. 48 dakikalık albümde 35. dakikaya gelip başa sardırmamaları gerekirdi.

Albümde dikkatimi çeken çalışmalara gelmeden önce albümde beğeni toplayan "Selfish Jean"'ın yoğun biçimde Cardigans esinlenmesi olabileceği hissi beni biraz üzdü. Umarım yanılıyorumdur. Ancak albümün genelinde Travis'in güçlü olduğu yanları vurgulamaya çalıştığını ve kimilerine göre hayal kırıklığı olan "12 Memories"'i unutturmayı hedeflediklerini söylemek mümkün. Unutmadan, Francis vokaline güvenini tam anlamıyla gösteriyor. "Battleships" bunun en güzel örneği albümde. Zamanında "Relationships are like battleships" dediğini de unutmamak lazım.

Albümde dikkat çeken çalışmalar:

1) 3 Times And You Lose
3) Closer
4) Big Chair
5) Battleship
6) Eyes Wide Open
7) My Eyes

Travis'in Resmi Sitesi
Travis @ MySpace
Travis'in "Closer" adlı parçasının klibi @ YouTube
Travis'in "Selfish Jean" adlı paçasının klibi @ YouTube

15.5.07

Rufus Wainwright - Release The Stars (Geffen, 2007)

Rufus Wainwright 1973 doğumlu, Amerika asıllı Kanadalı bir sanatçı. Aslında bu yılın Nisan ayına kadar kendisinden haberim yoktu ancak gideceğim için Rock Werchter festivalinin listesinde gördüğümde kendisiyle tanıştım ve o zamandan beri de dinliyorum güzel müziklerini.

Rufus Wainwright farklı bir tarzda müzik aleminde yerini alıyor. 6 yaşında piyano çalmaya başlayan, 12'sinde ailesiyle birlikte turneye çıkan Rufus, 14 yaşında yazdığı bir şarkıyla Genie Awards'da en iyi çalışma ödülüne aday oldu. Daha o günden gelecek açısından önemli sinyaller veriyordu ve sürekli üzerine bir şeyler katarak bugüne kadar geldi.

Gençlik yıllarında homoseksüelliğini açıklayan ve daha sonra Hyde Park'ta tecavüze uğradıktan sonra uzun süre cinsellikten tamamen uzaklaşan Rufus bu süre boyunca hislerini tamamen müziğiyle dışavurdu. Bu dışavurum da gerçek hayatında hissedemediği romantizmi ve duygusallığı müziğine yansıtarak karşılık buldu.

Rufus 1998 yılında kendi adıyla çıkardığı ilk albümde beklediği/hakettiği ilgiyi göremedi. Ancak bu bir adım oldu ve 2001'de çıkardığı "Poses" albümüyle Amerika'da listelerde 117. sıraya yükselerek kendini gösterdi. 2003'teki "Want One" ve 2004'teki "Want Two" ile yine ilk 100 sınırına dayanan Rufus bu düzenli başarısı sayesinde adını geniş kitlelere duyurdu ve ortaya çıkardığı kaliteli işlerle adından söz ettirdi.

Rufus'un temel tarzı senfonik pop olarak nitelenebilir. Öğrenimi sırasında ilgi duyduğu klasik müziğin prodüksiyonlarında çok büyük bir etkisi var. Country de yer yer tınılarda kendine yer buluyor arka planda olsa da. Müzikal anlamda zengin, birçok farklı esntrümanın yer aldığı çalışmalar sergiliyor ve bu özelliğiyle kulağı dolduran, dinlerken insana mutlaka seveceği bir yön bulduran bir hali var.

Yeni albümü bugün itibariyle piyasaya çıkıyor. Albümde genel tarzından ödün vermeden hayata olumlu bakan çalışmalar ağırlığını koymuş. Sözler oldukça etkileyici. Duygusallık yönünden ağır basan yönleri var ve Rufus'un yaşadıkları düşünülünce bu da çok doğal. Ancak yaşadıklarını böylesine olumlu yönde hayata yansıtan birini takdir etmemek elde değil.

Albümde piyano, gitar ve kemanın ağırlığı hissediliyor. Bu da temelde duygusallık konusunda yoğun vurgulamalara neden oluyor. Özellikle "Not Ready To Love" adlı çalışması beni benden aldı.

Hani abartmak gibi olmasın ama albüm çok güzel. Şöyle sakin bir pazar sabahı dinleyecek en güzel yeni albümlerden biri kesinlikle. Albümün yarattığı etkin romantizm havası eminim tüm gün üzerinizden kalkamaz.

Albümdeki başarılı çalışmalar:

2) Going To Town
4) Nobody's Off The Hook
5) Between My Legs
6) Rules And Regulations
7) Not Ready To Love
8) Slideshow
10) Leaving Paris No 2
11) Sanssouci
12) Release The Stars

Rufus Wainwright'ın Resmi Sitesi
Rufus Wainwright @ MySpace
Rufus Wainwright Belçika'daki Cactus Festivalinde "Cigarettes And Chocolate Milk"i söylüyor @ YouTube
Rufus Wainwright'ın "Want One" albümü hakkındaki röportajı @ YouTube