1. Gün:
Zornik
Rufus Wainwright - Sanssouci
Marilyn Manson - Rock Is Dead
Bjork - Innocence
2. Gün:
Oi Va Voi
3. Gün:
Blonde Redhead
Snow Patrol - You're All I Have
Snow Patrol - Hands Open
Snow Patrol - Shut Your Eyes
The Killers - Somebody Told Me
The Killers - All These Things That I've Done
Keane - Hamburg Song
Keane - Everybody Is Changing
4. Gün:
!!! (Chk Chk Chk) - Myth Takes
Metallica - Sad But True
Metallica - Master Of Puppets
Metallica - Nothing Else Matters
Metallica - Memory Remains
Metallica - One
Metallica - Enter Sandman
Metallica ara verdiğinde seyirciler The White Stripes'tan Seven Nation Army melodisi söylerken
Videoların tamamı tarafımca çekilmiştir. Hepsi tanıtım amaçlıdır. Çekimler Sony DSC S-600 ile yapıldığından ve çekimleri yaparken bir hayli alkollü olduğumdan her zaman en iyi sonucu elde edemedim haliyle ama festival ve gruplar hakkında fikir verebildiğimi umarım. Ayrıca zaman zaman pil ve kapasite problemleri sebebiyle sorun yaşadım (Örneğin 2. gün). Bir dahaki sefere daha iyi şekilde hazırlanacağım. Herkese bol müzikli, bol festivalli günler. Notasız gününüz geçmesin.
Festival Gunlugu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Festival Gunlugu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9.7.07
8.7.07
Rock Werchter Günlüğü - 4. Gün (Kaymaklı ekmek kadayıfı)
Son güne geldiğimizde ilk üç günün yorgunluğu artık iyice ortadaydı. Bel ağrısı, kanda hiç eksilmeyen alkol oranı, uykusuzluk vs. 3. gece uyurken sağ üst baldırıma giren kramp da cabası. İçtiğim Isostar'lar bile fayda etmedi artık bunca mineral kaybına. Kahvaltıma bu sefer ek olarak acil durumlar için yanımda tuttuğum tek Supradyn'i de ekleyerek güne hazırlandım. Sonuçta uzun bir gün olacaktı.

Festival alanına çok erken girdik. Sebebi de !!! (Chk Chk Chk) konserini mümkün olan en ön noktadan seyretme isteğimdi. Bana göre 2007'nin güzide albümlerinden birine imza atan grubun canlı performansını çok merak ediyordum. Ama güneş son 3 günün acısını çıkarırcasına tepede bizi kavuruyordu. Güneşin bir bulutla engellendiği anlarda ise sıcaklık direk 4-5 derece düşüyordu rüzgar yüzünden. Yine de bu bizi engellemedi. Sonuçta işi garantilemek için fazladan birkaç bira içmek yetiyordu.
!!! tam saatinde çıktı. Çoğunluğu yeni kalkan insanlardan oluşan seyircileri önce uyandırdı. Arkasından kendine getirdi ve sonunda coşturdu. Güne muhteşem bir başlangıç sundu. Yeni albümdeki birçok çalışmayı dinleme imkanı bulduk. Nic Offer gitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle bizleri kavurdu. Seyircinin arasına girmekle kalmadı, üstüne insanlarla birlikte söyledi. Daha sonra sahneye geri çıktığında diğer vokalist John Pugh da coştu. Yaptığı kısa konuşma ise seyircileri çılgına çevirmeye yetti de arttı. Performans olarak albüme göre bir hayli sertti. Ama arkalarından Mastodon'un geleceği düşünülürse bu gerçekten insanlar için gerekli bir kalk borusuydu.

Daha sonra benim için güzel bir sürpriz olarak festival alanında !!!'in bateristi Allan Wilson ile buluştuk. Yaklaşık yarım saat konuştuk ve bir röportajı da ekledik bu arada. Bu röportajı haftaya sizlere sunacağım.
Mastodon günün erken saatinde biraz sert kaçınca bu sefer Maximo Park'a yönlendik. Arkasından da The Kooks'a gitme fikri vardı aslen. Ama Maximo Park çadırda çok başarılı bir performans sergileyince bu fikir suya düştü. The Kooks'un son yarım saatine anca yetişebildik. Maximo Park enerjik, çılgın ve hareketli bir konser verdi. Seyirciyle olan bağlantısını hiçbir an koparmadı. Çaldıkları şarkılar hakkında tarihçelerini ve neden yazıldıklarını da küçük anekdotlar halinde iletti ki bu da dinleyenleri çok memnun etti. Sıcak ve samimiydi baştan sona.

The Kooks'un son yarım saatinde bira ve yemek sebebiyle fazla bir şey anlayamadım desem yeridir. Tüm zorunlu ihtiyaçların tüketimi bittiğindeyse Interpol karşıma çıktı. Ama dürüstçe söylemek gerekirse gerek Interpol, gerekse Incubus tamamen Metallica uğruna haybeye gittiler. Seyirciler saat 5 gibi çoktan Metallica moduna girmişti. Tabii şunu da söylemek lazım, Interpol ve Incubus başarılı performans sergilediler. Yine de bu seyircileri tamamen kendilerine bağlama konusunda etkili olamadı.
Saat 8 buçuk gibi nefesler tutulmuş, Metallica acaba ne kadar geç çıkar diye kafalarda soru işaretleri belirmişti. Bulunduğumuz nokta sol önlerde olduğundan yerimize mıh gibi çakılmıştık. Önceden arka arkaya tuvalet ziyaretleri yapmıştım önümdeki 3 saat boyunca gidemeyeceğim için. Ama sonradan fark ettim ki yaptığım bira stoğu eksik kaldığından konserinde ortasından itibaren ciddi bir susuzluk çekecektim.
Metallica beklentilerin altında, 15 dakikalık bir gecikmeyle çıktı. "Sick Of It All" turnesinin setlistinden o an itibariyle haberimiz olmadığından büyük bir beklenti içindeydik. Konserin başında "İyi, Kötü, Çirkin" filminin son kısmından bir bölümle başlangıç yaptılar. Arkasından şimşek gibi karşımıza çıktılar ve "Creeping Death" ile açılışı yaptılar. Seyirci zaten gazdı, bu açılıştan sonra bombanın pimi çekilmiş oldu. Herkes çılgına döndü. Arkasından en az Hemingway'in romanı kadar ünlü "For Whom The Bell Tolls" geldi ve işler iyice karıştı. Bu arada James parçayı Cliff Burton'a adadı. Sonra "Ride The Lightning", "Disposable Heroes", "The Unforgiven" geldi ve bu arada seyirciler iyice azıtmıştı. Festival alanını gösterdiğinde ise dilimin uçukladığını söylemem lazım. Sonradan öğrendiğim kadarıyla 92.000 kişi vardı o an orada.

Metallica "...And Justice For All" ile devam etti. "The Memory Remains" ile birlikte son dönemine ilk kez atıfta bulundu ama kimse problem etmedi ve tek bir ağızdan söylendi bu parça da. Sonra eskilere döndüler ve "The Four Horsemen"'ı kendilerine adayıp, "Orion", "Fade To Black" ve "Master Of Puppets"'la ilerlediler. "Battery" ile yine bir günümüze baktılar ve ara verdiler. Ara verdiklerinde büyük bir alkış koptu ve herhalde Brüksel'den duyulmuştur "We Want More" diye bağırışlar.

İlk bise "Sad But True" ile girdiler ve geri gelmelerinin heyecanıyla James Hetfield'dan daha çok duyuldu seyircinin söylediği. Bir ara James Hetfield da bıraktı zaten mikrofonu bizlere. Arkasından aynısı "Nothing Else Matters"'da yaşandı ve biraz nefes de aldık bu maraton içinde. Ve patlamalar başladı. İlk patlama inanılmaz bir heyecan fırtınası yarattı. Havai fişekler atıldı. Patlamalar devam etti. Gözler James'i arıyordu ve başladı, "One". Notalarla beraber seyirciden la la la lalar yükseldi. Lars araya girdi ve sonradan Kirk ve Robert Trujillo girdi. Herkes alabildiğine tüm gücüyle "One"'ı söylüyordu. Muhteşem bir performanstı. "Enter Sandman" ise bu koroyu aynen devam ettirdi. Havai fişeklerle süslenmesi ise beklemediğimiz bir şey oldu bu sefer.
İkinci arada ise bu sefer "Seek And Destroy" diye bağırılıyordu. Bir ara ufak bir grup olarak The White Stripes'ın "Seven Nation Army"'sinin melodisini söyledik pa param pam pam param şeklinde. James'in gitarla bunu çalıp sonra da kahkahayı patlatıp selam vermesi ise bana inanılmaz bir mutluluk verdi. Penaları dağıttılar ama beklentiler bitmemişti. Henüz enerjimiz vardı ve tüketmeliydik. Ve sonunda ikinci bise geldiler. "Am I Evil" ile giriş yaptılar. Seyircideki mutluluğu anlatmaya kelimeler yetmez herhalde. Kapanış ise en başından beri seyircinin nasıl eşlik edeceğini merak ettiğim "Seek And Destroy" ile geldi. Bırakın Brüksel'i, herhalde Amsterdam'dan bile duyulmuştur. Bendeyse ses kalmamış, sıfırı tüketmiştim. İnledikçe inledi ortalık. Bitirdiklerinde Faithless'ın 5 dakika önce çıkmış olması gerekiyordu. Bizim umurumuzda bile değildi dünya.

Konserden sonra doğrudan bira için koştum. Koştum derken benden yaklaşık 600 metre uzaklıktaki bara gidene kadar yaklaşık 15 dakika geçti. Böyle bir kalabalık olamaz. Sonunda arka arkaya 3 birayı içince kendime geldim, bu sefer açlığımı hissettim. Faithless başladığında hala yemek yiyordum. Açıkçası 2 kere dinlediğim için Tori Amos'a yönleneyim dedim ama o da kesmedi. "Seek And Destroy"'dan sonra olmadı, olamadı. Ben de geriye çekilip festivalin son demlerinde tadını çıkarmak için arka alana geçtim. Seyircilerin bir hayli kısmı Faithless ile devam etti. Faithless da onlara eski ve yeni çalışmalarıyla eğlenme imkanı tanıdı. Performansları bittiğinde ise aklım hala Metallica'da kaldığından pek bir şey anlamamıştım. Havai fişek gösterisi ise festivalin bittiğini işaret etti.

Çıkış kapısına yöneldiğimde ise kalabalığın gerçekten farkına vardım. Kapıdan çıktığımda ise derin bir oh çekerek o anki tarifsiz mutluluğumun tadını çıkardım. Dürüstçe söylemek gerekirse hala yüzümde o aptal sırıtış duruyor, kolumdaki bileklikle beraber...
Festival alanına çok erken girdik. Sebebi de !!! (Chk Chk Chk) konserini mümkün olan en ön noktadan seyretme isteğimdi. Bana göre 2007'nin güzide albümlerinden birine imza atan grubun canlı performansını çok merak ediyordum. Ama güneş son 3 günün acısını çıkarırcasına tepede bizi kavuruyordu. Güneşin bir bulutla engellendiği anlarda ise sıcaklık direk 4-5 derece düşüyordu rüzgar yüzünden. Yine de bu bizi engellemedi. Sonuçta işi garantilemek için fazladan birkaç bira içmek yetiyordu.
!!! tam saatinde çıktı. Çoğunluğu yeni kalkan insanlardan oluşan seyircileri önce uyandırdı. Arkasından kendine getirdi ve sonunda coşturdu. Güne muhteşem bir başlangıç sundu. Yeni albümdeki birçok çalışmayı dinleme imkanı bulduk. Nic Offer gitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle bizleri kavurdu. Seyircinin arasına girmekle kalmadı, üstüne insanlarla birlikte söyledi. Daha sonra sahneye geri çıktığında diğer vokalist John Pugh da coştu. Yaptığı kısa konuşma ise seyircileri çılgına çevirmeye yetti de arttı. Performans olarak albüme göre bir hayli sertti. Ama arkalarından Mastodon'un geleceği düşünülürse bu gerçekten insanlar için gerekli bir kalk borusuydu.
Daha sonra benim için güzel bir sürpriz olarak festival alanında !!!'in bateristi Allan Wilson ile buluştuk. Yaklaşık yarım saat konuştuk ve bir röportajı da ekledik bu arada. Bu röportajı haftaya sizlere sunacağım.
Mastodon günün erken saatinde biraz sert kaçınca bu sefer Maximo Park'a yönlendik. Arkasından da The Kooks'a gitme fikri vardı aslen. Ama Maximo Park çadırda çok başarılı bir performans sergileyince bu fikir suya düştü. The Kooks'un son yarım saatine anca yetişebildik. Maximo Park enerjik, çılgın ve hareketli bir konser verdi. Seyirciyle olan bağlantısını hiçbir an koparmadı. Çaldıkları şarkılar hakkında tarihçelerini ve neden yazıldıklarını da küçük anekdotlar halinde iletti ki bu da dinleyenleri çok memnun etti. Sıcak ve samimiydi baştan sona.
The Kooks'un son yarım saatinde bira ve yemek sebebiyle fazla bir şey anlayamadım desem yeridir. Tüm zorunlu ihtiyaçların tüketimi bittiğindeyse Interpol karşıma çıktı. Ama dürüstçe söylemek gerekirse gerek Interpol, gerekse Incubus tamamen Metallica uğruna haybeye gittiler. Seyirciler saat 5 gibi çoktan Metallica moduna girmişti. Tabii şunu da söylemek lazım, Interpol ve Incubus başarılı performans sergilediler. Yine de bu seyircileri tamamen kendilerine bağlama konusunda etkili olamadı.
Saat 8 buçuk gibi nefesler tutulmuş, Metallica acaba ne kadar geç çıkar diye kafalarda soru işaretleri belirmişti. Bulunduğumuz nokta sol önlerde olduğundan yerimize mıh gibi çakılmıştık. Önceden arka arkaya tuvalet ziyaretleri yapmıştım önümdeki 3 saat boyunca gidemeyeceğim için. Ama sonradan fark ettim ki yaptığım bira stoğu eksik kaldığından konserinde ortasından itibaren ciddi bir susuzluk çekecektim.
Metallica beklentilerin altında, 15 dakikalık bir gecikmeyle çıktı. "Sick Of It All" turnesinin setlistinden o an itibariyle haberimiz olmadığından büyük bir beklenti içindeydik. Konserin başında "İyi, Kötü, Çirkin" filminin son kısmından bir bölümle başlangıç yaptılar. Arkasından şimşek gibi karşımıza çıktılar ve "Creeping Death" ile açılışı yaptılar. Seyirci zaten gazdı, bu açılıştan sonra bombanın pimi çekilmiş oldu. Herkes çılgına döndü. Arkasından en az Hemingway'in romanı kadar ünlü "For Whom The Bell Tolls" geldi ve işler iyice karıştı. Bu arada James parçayı Cliff Burton'a adadı. Sonra "Ride The Lightning", "Disposable Heroes", "The Unforgiven" geldi ve bu arada seyirciler iyice azıtmıştı. Festival alanını gösterdiğinde ise dilimin uçukladığını söylemem lazım. Sonradan öğrendiğim kadarıyla 92.000 kişi vardı o an orada.
Metallica "...And Justice For All" ile devam etti. "The Memory Remains" ile birlikte son dönemine ilk kez atıfta bulundu ama kimse problem etmedi ve tek bir ağızdan söylendi bu parça da. Sonra eskilere döndüler ve "The Four Horsemen"'ı kendilerine adayıp, "Orion", "Fade To Black" ve "Master Of Puppets"'la ilerlediler. "Battery" ile yine bir günümüze baktılar ve ara verdiler. Ara verdiklerinde büyük bir alkış koptu ve herhalde Brüksel'den duyulmuştur "We Want More" diye bağırışlar.
İlk bise "Sad But True" ile girdiler ve geri gelmelerinin heyecanıyla James Hetfield'dan daha çok duyuldu seyircinin söylediği. Bir ara James Hetfield da bıraktı zaten mikrofonu bizlere. Arkasından aynısı "Nothing Else Matters"'da yaşandı ve biraz nefes de aldık bu maraton içinde. Ve patlamalar başladı. İlk patlama inanılmaz bir heyecan fırtınası yarattı. Havai fişekler atıldı. Patlamalar devam etti. Gözler James'i arıyordu ve başladı, "One". Notalarla beraber seyirciden la la la lalar yükseldi. Lars araya girdi ve sonradan Kirk ve Robert Trujillo girdi. Herkes alabildiğine tüm gücüyle "One"'ı söylüyordu. Muhteşem bir performanstı. "Enter Sandman" ise bu koroyu aynen devam ettirdi. Havai fişeklerle süslenmesi ise beklemediğimiz bir şey oldu bu sefer.
İkinci arada ise bu sefer "Seek And Destroy" diye bağırılıyordu. Bir ara ufak bir grup olarak The White Stripes'ın "Seven Nation Army"'sinin melodisini söyledik pa param pam pam param şeklinde. James'in gitarla bunu çalıp sonra da kahkahayı patlatıp selam vermesi ise bana inanılmaz bir mutluluk verdi. Penaları dağıttılar ama beklentiler bitmemişti. Henüz enerjimiz vardı ve tüketmeliydik. Ve sonunda ikinci bise geldiler. "Am I Evil" ile giriş yaptılar. Seyircideki mutluluğu anlatmaya kelimeler yetmez herhalde. Kapanış ise en başından beri seyircinin nasıl eşlik edeceğini merak ettiğim "Seek And Destroy" ile geldi. Bırakın Brüksel'i, herhalde Amsterdam'dan bile duyulmuştur. Bendeyse ses kalmamış, sıfırı tüketmiştim. İnledikçe inledi ortalık. Bitirdiklerinde Faithless'ın 5 dakika önce çıkmış olması gerekiyordu. Bizim umurumuzda bile değildi dünya.
Konserden sonra doğrudan bira için koştum. Koştum derken benden yaklaşık 600 metre uzaklıktaki bara gidene kadar yaklaşık 15 dakika geçti. Böyle bir kalabalık olamaz. Sonunda arka arkaya 3 birayı içince kendime geldim, bu sefer açlığımı hissettim. Faithless başladığında hala yemek yiyordum. Açıkçası 2 kere dinlediğim için Tori Amos'a yönleneyim dedim ama o da kesmedi. "Seek And Destroy"'dan sonra olmadı, olamadı. Ben de geriye çekilip festivalin son demlerinde tadını çıkarmak için arka alana geçtim. Seyircilerin bir hayli kısmı Faithless ile devam etti. Faithless da onlara eski ve yeni çalışmalarıyla eğlenme imkanı tanıdı. Performansları bittiğinde ise aklım hala Metallica'da kaldığından pek bir şey anlamamıştım. Havai fişek gösterisi ise festivalin bittiğini işaret etti.
Çıkış kapısına yöneldiğimde ise kalabalığın gerçekten farkına vardım. Kapıdan çıktığımda ise derin bir oh çekerek o anki tarifsiz mutluluğumun tadını çıkardım. Dürüstçe söylemek gerekirse hala yüzümde o aptal sırıtış duruyor, kolumdaki bileklikle beraber...
7.7.07
Rock Werchter Günlüğü - 3. Gün (2-3 Litre su kaybı)
Biraz daha rahat bir uyku çekmiş olmanın verdiği gazla güne yine birayla başladım kahve, muz ve twix sonrasında. C1 kampında Türk mahallesi olarak adlandırdığımız bölgede bir süre muhabbetten sonra bir göz atmak amacıyla Heideroosjes'e yollandım. Sözler her ne kadar Flemenkçe'yse de oldukça eğlenceli bir grup. Ska ve rock karışımı bir tarzları var. İngilizce albümleri de sanırım piyasada.
Aslında festival alanında albüm satan bir nokta aradım ama bulamadım. Dışarıda da yok. Bu herhalde en büyük eksiklikti bana göre. Grupların t-shirt ve diğer ıvır zıvırları da çok az sayıda ve az çeşitte geldi zaten. Birçok grubun hiç gelmedi resmi ürünleri. Rock Werchter'in kendi ürünleri bile çok hızlı tükendi. Can havliyle bir iki t-shirt alma imkanım oldu. Onlarda da beden bulmak için festival alanındaki 4 t-shirt standını gezmem gerekti. İlla XL giymek zorunda mıyım kardeşim yani.

Neyse Heideroosjes'ten sonra kampa dönüp uyumakta olan Recep efendiyi kaldırdım ve festivale geri döndük tüm Türk tayfası olarak. Blonde Redhead'de en önden yerimizi aldık çadırda. Performans güzeldi. Hatta genel olarak çok eğlendik. Özellikle Kazu Makino'nun performansına hayran kaldım. Gerçekten başarılı bir performans çıkardı. Klasik kısa kıyafet tercihinin bunda etkisi yok. Mini etek giydi diye övmüyorum tabii.

Arkasından hızla ana sahneye yollandık ve karşımıza Amy Winehouse çıktı "Rehab"'iyle. Zaten dinlesem dinlesem bir tek o parçasını dinlerdim. Bana yetti. Sonrasında bira takviyesi yapıp artık önlere yollanmanın zamanıydı. Snow Patrol çıktığında bende büyük bir beklenti vardı. Çok sevdiğim bir grup olmasının yanında haliyle performanslarını da bekliyordum. Ne beklediysem hepsini aldım. Fotoğraf makinemin pilinin bitmesi sebebiyle sadece cep telefonumla bir video kaydettim. Onun haricinde kendimi kaybetmekle meşguldüm zaten. Hayran kaldım diyebilirim. Sıcak, güzel ve eğlenceliydi. "Shut Your Eyes"'ı canlı canlı dinlemek ve onca insanla aynı anda söylemek beni çok etkiledi. Tekrar görülmesi gereken gruplara yazdım adını.

Sonrasında yine bira takviyesi ve bu sefer The Killers heyecanı. Snow Patrol ile romantizmin dibine vurduk deyip şimdi de kurtları dökelim dedik. Hem de ne dökmek ama. Las Vegas'lı grup öyle sempatik bir şekilde karşımıza çıktı ki oradaki herkesin dikkatini çekti. Sonra da performans başladığında zıplayan devasa bir topluluk vardı. Parçalar ardı arkasına patladı. Yerimizde duramadık. Arada bir serpiştiren yağmur çok güzel serinletti bizleri. Hava sıcak olsa zaten buharlaşırdık "Somebody Told Me" daha başlamadan. Onunla zaten yağmura rağmen sucuk gibi olduk.

Biraz dinlenme zamanı diyerek Peter Gabriel sırasında hem yemek hem de bira molası verdik. E Türkler olarak biraz top oynamamız da atalardan yadigar bir alışkanlık. Bu arada da zevkle Gabriel'ı dinledik. Seyirciyle çok oynaşmadı. Artık yaşının da verdiği bir ağırlık olsa gerek. Ama en güzel çalışmalarını çatır çatır çaldı ve insanları eğlendirdi. Daha çok dinlendirdi de diyebiliriz. Biz de o arada kandaki toksinleri tamamen boşalttık futbolla. Gabriel bitmeden ana sahneye döndük ve yine yerimizi aldık. Bu sefer Keane için.
Keane de beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. Genel olarak sakin ve dinlenme ağırlıklı geçmesini beklerken oldukça hareketliydi parçalar. Daha doğrusu albüme göre daha heyecanlı çaldılar. Seyircilerle diyalogları mükemmeldi. Seyircinin ortasına kurulan platformda "Hamburg Song"'u çaldılar ve apışıp dinledik tamamen. Hatta bet sesimle söylemeye bile çalıştım ama çevreden gelen uyarıları dinleyip Tom Chaplin'in muhteşem sesine saygısızlık etmemek için sustum sonra. "Atlantic", "A Bad Dream" gibi çok sevdiğim çalışmalarını nefes almadan arka arkaya vurdular yüzüme. Hayran ve ayran bir modda izledik hepimiz. Tekrar tekrar seyredilesi gruplara yazdım adını.

Artık coşma zamanıydı. Gördüğüm herkesi LCD Soundsystem'a çağırmıştım o ana kadar. Sağolsunlar bana güvenip gelen 10-15 İngiliz ve 2 Türk olarak yerimizi aldık çadırda. LCD Soundsystem başladığında ise yer mer kalmadı. Deli gibi dans eden bir grup olmuştuk. Bizi görenler sakince yer açarak daha da delirmemize izin verdiler. Bana göre Beastie Boys ile birlikte çadırın en güzel performansıydı. The Chemical Brothers'a gitmeyenler bu inanılmaz güne hakettiği sonu yaşadılar. Baştan sona enerjik, baştan sona ter damlatan bir performanstı. Bir şarkıda bizi dinlendirdi performansı boyunca, onun haricinde tam gaz gitti. Susuzluktan öleceğimi düşündüğüm halde yine de gidip bir bira almak istemedim. Recep de verdiğim gazları yemedi ne yazıkki. Bir saniye bile kaçırmak istemiyordum. Kameraya uzanıp iki garip resim çekebildim. Videoya almamın imkanı yoktu o kadar zıplarken. Bence ölmeden görülmesi gereken performanslardan biriydi o geceki. Zaten oradaki 15.000 kadar kişi Metallica çıkana kadar LCD Soundsystem'dan bahsetti.

3. gün bittiğinde festivale gelmiş olmaktan duyduğum mutluluğu kelimelerle ifade etmenin imkanı yoktu. İçtiğim 10-15 bira ve bir hayli viskiden sonra bile deli gibi susuzluk çekmem ve gidip 1 litrelik şişeyi kafaya dikmem herhalde 3. günü anlatmaya yeter. Üstüne daha 4. gün vardı. Artık ekmek kadayıfının üzerine kaymak olacaktı o da. Bana da güzel bir uyku çekip kaymağı beklemek düşüyordu.
Aslında festival alanında albüm satan bir nokta aradım ama bulamadım. Dışarıda da yok. Bu herhalde en büyük eksiklikti bana göre. Grupların t-shirt ve diğer ıvır zıvırları da çok az sayıda ve az çeşitte geldi zaten. Birçok grubun hiç gelmedi resmi ürünleri. Rock Werchter'in kendi ürünleri bile çok hızlı tükendi. Can havliyle bir iki t-shirt alma imkanım oldu. Onlarda da beden bulmak için festival alanındaki 4 t-shirt standını gezmem gerekti. İlla XL giymek zorunda mıyım kardeşim yani.
Neyse Heideroosjes'ten sonra kampa dönüp uyumakta olan Recep efendiyi kaldırdım ve festivale geri döndük tüm Türk tayfası olarak. Blonde Redhead'de en önden yerimizi aldık çadırda. Performans güzeldi. Hatta genel olarak çok eğlendik. Özellikle Kazu Makino'nun performansına hayran kaldım. Gerçekten başarılı bir performans çıkardı. Klasik kısa kıyafet tercihinin bunda etkisi yok. Mini etek giydi diye övmüyorum tabii.
Arkasından hızla ana sahneye yollandık ve karşımıza Amy Winehouse çıktı "Rehab"'iyle. Zaten dinlesem dinlesem bir tek o parçasını dinlerdim. Bana yetti. Sonrasında bira takviyesi yapıp artık önlere yollanmanın zamanıydı. Snow Patrol çıktığında bende büyük bir beklenti vardı. Çok sevdiğim bir grup olmasının yanında haliyle performanslarını da bekliyordum. Ne beklediysem hepsini aldım. Fotoğraf makinemin pilinin bitmesi sebebiyle sadece cep telefonumla bir video kaydettim. Onun haricinde kendimi kaybetmekle meşguldüm zaten. Hayran kaldım diyebilirim. Sıcak, güzel ve eğlenceliydi. "Shut Your Eyes"'ı canlı canlı dinlemek ve onca insanla aynı anda söylemek beni çok etkiledi. Tekrar görülmesi gereken gruplara yazdım adını.
Sonrasında yine bira takviyesi ve bu sefer The Killers heyecanı. Snow Patrol ile romantizmin dibine vurduk deyip şimdi de kurtları dökelim dedik. Hem de ne dökmek ama. Las Vegas'lı grup öyle sempatik bir şekilde karşımıza çıktı ki oradaki herkesin dikkatini çekti. Sonra da performans başladığında zıplayan devasa bir topluluk vardı. Parçalar ardı arkasına patladı. Yerimizde duramadık. Arada bir serpiştiren yağmur çok güzel serinletti bizleri. Hava sıcak olsa zaten buharlaşırdık "Somebody Told Me" daha başlamadan. Onunla zaten yağmura rağmen sucuk gibi olduk.
Biraz dinlenme zamanı diyerek Peter Gabriel sırasında hem yemek hem de bira molası verdik. E Türkler olarak biraz top oynamamız da atalardan yadigar bir alışkanlık. Bu arada da zevkle Gabriel'ı dinledik. Seyirciyle çok oynaşmadı. Artık yaşının da verdiği bir ağırlık olsa gerek. Ama en güzel çalışmalarını çatır çatır çaldı ve insanları eğlendirdi. Daha çok dinlendirdi de diyebiliriz. Biz de o arada kandaki toksinleri tamamen boşalttık futbolla. Gabriel bitmeden ana sahneye döndük ve yine yerimizi aldık. Bu sefer Keane için.
Keane de beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. Genel olarak sakin ve dinlenme ağırlıklı geçmesini beklerken oldukça hareketliydi parçalar. Daha doğrusu albüme göre daha heyecanlı çaldılar. Seyircilerle diyalogları mükemmeldi. Seyircinin ortasına kurulan platformda "Hamburg Song"'u çaldılar ve apışıp dinledik tamamen. Hatta bet sesimle söylemeye bile çalıştım ama çevreden gelen uyarıları dinleyip Tom Chaplin'in muhteşem sesine saygısızlık etmemek için sustum sonra. "Atlantic", "A Bad Dream" gibi çok sevdiğim çalışmalarını nefes almadan arka arkaya vurdular yüzüme. Hayran ve ayran bir modda izledik hepimiz. Tekrar tekrar seyredilesi gruplara yazdım adını.

Artık coşma zamanıydı. Gördüğüm herkesi LCD Soundsystem'a çağırmıştım o ana kadar. Sağolsunlar bana güvenip gelen 10-15 İngiliz ve 2 Türk olarak yerimizi aldık çadırda. LCD Soundsystem başladığında ise yer mer kalmadı. Deli gibi dans eden bir grup olmuştuk. Bizi görenler sakince yer açarak daha da delirmemize izin verdiler. Bana göre Beastie Boys ile birlikte çadırın en güzel performansıydı. The Chemical Brothers'a gitmeyenler bu inanılmaz güne hakettiği sonu yaşadılar. Baştan sona enerjik, baştan sona ter damlatan bir performanstı. Bir şarkıda bizi dinlendirdi performansı boyunca, onun haricinde tam gaz gitti. Susuzluktan öleceğimi düşündüğüm halde yine de gidip bir bira almak istemedim. Recep de verdiğim gazları yemedi ne yazıkki. Bir saniye bile kaçırmak istemiyordum. Kameraya uzanıp iki garip resim çekebildim. Videoya almamın imkanı yoktu o kadar zıplarken. Bence ölmeden görülmesi gereken performanslardan biriydi o geceki. Zaten oradaki 15.000 kadar kişi Metallica çıkana kadar LCD Soundsystem'dan bahsetti.
3. gün bittiğinde festivale gelmiş olmaktan duyduğum mutluluğu kelimelerle ifade etmenin imkanı yoktu. İçtiğim 10-15 bira ve bir hayli viskiden sonra bile deli gibi susuzluk çekmem ve gidip 1 litrelik şişeyi kafaya dikmem herhalde 3. günü anlatmaya yeter. Üstüne daha 4. gün vardı. Artık ekmek kadayıfının üzerine kaymak olacaktı o da. Bana da güzel bir uyku çekip kaymağı beklemek düşüyordu.
6.7.07
Rock Werchter Günlüğü - 2. Gün (Isınıyoruz)
Uykusuzluk ve yorgunluk sebebiyle uykuya ihtiyaç bünyelerimiz inceden donmamız sebebiyle bu ihtiyacını pek gideremedi. Gece bir ara titredik soğuktan. Neyse iyi bir ders oldu ve sabah sırayla muz, nescafe ve biradan oluşan kahvaltımdan sonra Recep'i de kaldırıp ver elini Leuven dedik. Otobüsle 15 dakikalık bir yolculuktan sonra vardığımızda hemen kamp malzemeleri satan bir dükkan aramaya başladık. A.C. Challenge adlı bir mağazayı bize önerdiler ve bulduğumuzda delicesine saldırdık her gördüğümüz sıcaklık verecek alet, edevat ve kıyafete.
Çıktığımızda mat, yastık, şilte, matara almıştık ve o gece rahat uyuyacağımızın hayaliyle festivale geri yöneldik. Recep'in yoğun ısrarları sonrasında onu 1-2 saat uyumaya bırakıp ben festival+bira kombinasyonuma geri döndüm. Günü güzel ve eğlenceli bir Oi Va Voi performansıyla açtım. Aslında Babylon'a geldiklerinde gitmek istiyordum ve sonrasında gelen tepkilerden kaçırdığıma çok üzülmüştüm. Çadır büyük ve erken saatte çok da dolu olmadığından (Boş derken içeride 2-3 bin kişi vardı yine) tam sıcaklığı alamadım. Eminim Babylon'daki konser daha sıcak geçmiştir.
Daha sonra bir yarım saat kadar Kings Of Leon'u seyrettim. Güzeldi ama çok takıldığımı söyleyemem. Zaten yarım saatten sonra Recep efendiyi kaldırmaya yöneldim kamp alanına. Geri döndüğümüzde ortam iyice ısınmıştı ve Kings Of Leon son demlerindeydi. Kaiser Chiefs konserinde önlerde olmak isteyenler bira ve yiyecek takviyelerini yapıyorlardı. Derken Kaiser Chiefs başladı. Çıtır çerez eğlence amaçlı bir grup oldukları gerçeği öne çıktı ve her ne kadar albüm para etmese de insanlar genel olarak konserde bir hayli eğlendiler. Ruby Ruby Ruby diye bağırıp durdular.
Bloc Party çıktığında zaten gazı almış olan seyirciler daha da çoştular. Bana müzikal olarak albümden biraz daha basit geldi canlı performansları ama yine de genel anlamda güzeldi. Yeni albüme daha çok yer verdiler ve albümü de beğendiğimden hoştu. Arkasından Queens Of The Stone Age çıktığında ben bira limitime gelmiştim ve dinlenmem gerekiyordu. Utanarak söylüyorum bir yarım saat kestirdim. Aksi taktirde Arctic Monkeys ve Pearl Jam'de maymunları oynayabilirdim. Ama QOTSA'nın dinlediğim bir saati çok iyiydi. Belki de o tadın rahatlığıyla uyuyabildim. Çok büyük bir QOTSA fanatiği olmamama rağmen canlı olarak albümden daha çok sevdim. Ama alkol işte.
Arctic Monkeys benim için hayal kırıklığı oldu. Glastonbury'deki performanslarının çok beğenilmediğini duyduktan sonra belki burada coşarlar coştururlar diyordum ama olmadı, olamadı. Parçaları sırayla çaldılar sessiz ve sakin liseli çocuklar gibi. Sonra da gittiler. Müzik güzel, eğlence sınırlıydı. Ben daha hareketli, içten, interaktif bir şey bekliyordum. Bu üzdü. Pearl Jam ise yılların tecrübesiyle bir çıktı pir çıktı. Çıktığında ana sahne zaten çok kalabalıktı. Dinleyenleri aldılar, yıllar içinde çok güzel bir geziye çıkardılar. Seyircinin etkisini burada gördüm direk. "Black"'i yaklaşık 60 bin ağızdan dinlemek çok ama çok duygulandırdı beni. Ama tabii ertesi günlerde neler göreceğimi bilmiyordum.
Festivalin havasına girdik artık. O gün moralimi bozan tek şey 17 yaşındaki Hollandalı bir gencin bana bunun 4. Rock Werchter festivali olduğunu söylemesiydi. Vay canına dedim, ne diyim. Ben de 29 yaşımda ve ilk Rock Werchter'im dedim. Kilometre hesabından bile kurtarma şansım yok hiç.
Yarın 3. gün (2-3 litre su kaybı)...
5.7.07
Rock Werchter Günlüğü - 1. Gün (Aman Tanrım!)
Brüksel'e uçmanın en kolay yolu olan THY'nin tek handikapı sabah çok erken uçması (07:45) ve bunun da heyecandan yanan bünyeleri uykusuz bırakması. Ama yine de yılmadık ve sabah zor da olsa 4:30'da kalkıp hazırlandık liseden arkadaşım Recep Altunbaş ile birlikte. Havalanında güvenlik görevlisinin çantanda sivri şeyler var demesiyle çadırı ilk kez açmış olduk daha festivale varmadan. Derken uçuş ve iniş.
Brüksel'den itibaren zaten bir insan güruhuyla hareket ediyorsunuz. Her şey sizi festivale yönlendiriyor. Suyun akışını takip edin yeter. Havaalanının alt katından trene binip Leuven'e geliyoruz 15 dakikada. İnsan güruhu dediğim şey burada kitlesel hareket halini alıyor. 2-3 dakikada bir körüklü otobüsler kalkıyor farklı kamp alanlarına. Ama uyarayım, pek de yakın bırakmıyor, ya sırt çantalı bagaj alın ya da tekerlekli. Taşırım ben delikanlılığı giderken iyi de dönerken yakar adamı.
C1'e geldiğimizde yavaş yavaş oluşmaya başlayan Türk mahallesine katılıyoruz çadırımızı kurup. Elbette şahsen "Acemi Kampçılar Werchter'de"'nin başrolündeyim. Çadırı kurarken yardım aldık. Derken hafif yerleşmeler, üst değiştirmeler, havayı tahmin etmeye çalışmalar (Sonradan bunun gereksiz olduğunu anladık çünkü havanın çivisi çıkmış orada). Çıkalım gezelim dediğimizde festivalin başlamasına daha 5 saat vardı. Düdük kadar bir marketten ıvır zıvır aldık. Ivır zıvır dediğim yanımızda getirdiğimiz viski ve bacardi'ye eşlik edecek su ve cola tabii. Kamp alanına sokarken de hiç aranmadık. Hani gitmek isteyenler olur, yanında buzlukla içki sokanı bile gördüm, o derece.
Sonra yemek faslına geçelim derken seçeneklerin sınırlı olduğunu fark ettik. Pitta denilen dönerin yandan yemişi, patates kızartması (Frites), hot dog (Dışarıda yarı domuz yarı dana eti, festival alanında salt domuz eti), bradworst (Salt domuz eti), pizza (Pek sevmedim, bileğim kadar kalın hamuru) var.
Velhasıl festival alanına saat 5 buçuk gibi girdik. Billy Talent performansının yarısı geçmişti. Pek de ilgili olmadığımdan doğruca Rufus Wainwright'ta yer kapma amacıyla çadıra yöneldik. Rufus çok başarılı çalışmalar yapıyor ama festival için beklediğimiz açılış enerjisini bize vermedi konser güzel olsa da. Senfonik olması çadırda biraz zorlayıcı bir unsur oldu. Ancak sesine ve yorumuna diyecek bir şey yok.
Haliyle biz de kendimizi Zornik'te eğlenirken bulduk. Daha önceden bir fikrim olmadığı için ilginç geldi tabii. Albümlerini de dinlemediğim için yorum imkanım kısıtlı.

Arkasından My Chemical Romance başarılı bir çizgide devam etti. Festivale geldiğimizi hissetmeye başladık. İnsanları hareketlendirdiler. Ana sahne ilk gün olması sebebiyle geç doluyordu ama insanlar bu enerjiye yönelmeye başladılar.

Bu arada Air'i göz ucuyla baktık. Açıkçası canlı performanslarını bir türlü sevemedim. Albümlerinde çok daha iyiler bana göre.
Beastie Boys'u beklerken Marilyn Manson'a baktık uzaktan ve normal bir şovdu. Öyle çok etkileyecek cinsten değil. Zaten şanssızlığına konser sırasında iki kere ses gitti ana sahnede. Ama insanlar bu yaklaşık yarım dakikalarda şarkıları kendileri söyleyerek eğlendiler, sorun etmediler.
O arada çadıra kaçıp Beastie Boys'a konuşlandık. İyi de yapmışız çünkü mahşer gibiydi. Sebebi de Beastie Boys çıkınca belli oldu. Yer yerinden oynadı. O arada Björk'ü de arta kalanlar izliyordu ne yazıkki. Ona da sonlarında bir bakma fırsatı buldum. Her zamanki gibi sahnede iyiydi. Çadırda çalacak olması eleştirildi hep ve sebebi de ortaya çıktı. 40.000'den fazla kişinin çadıra sığma ihtimali yoktu. Bence line up'ta en büyük stratejik hata bu noktada oldu. Ayrıca bir stratejik hata da fotoğraf makinemin pillerinin şarjının bitmesiydi. Öyle cımcıslak kala kaldım bir şey çekemeden.

Gecenin sonunu ise Muse klasik kalitesiyle getirdi. Dinleyenler ilk geceden tamamen mutlu bir şekilde ayrıldı. İstanbul'da RNC 2006'daki konserinde tadı damağımda kalmıştı açıkçası. Bu sefer tadı tamamladılar. Güzel oldu. Yorgunluk ise artık tavan yaptı. Ama tek şeyden haberimiz yoktu, acemi kampçılar olarak o gece boyunca titreyecektik...
Not: Videoları zaman kısıtlığı sebebiyle henüz koyamadım. Onları da ekleyeceğim.
Brüksel'den itibaren zaten bir insan güruhuyla hareket ediyorsunuz. Her şey sizi festivale yönlendiriyor. Suyun akışını takip edin yeter. Havaalanının alt katından trene binip Leuven'e geliyoruz 15 dakikada. İnsan güruhu dediğim şey burada kitlesel hareket halini alıyor. 2-3 dakikada bir körüklü otobüsler kalkıyor farklı kamp alanlarına. Ama uyarayım, pek de yakın bırakmıyor, ya sırt çantalı bagaj alın ya da tekerlekli. Taşırım ben delikanlılığı giderken iyi de dönerken yakar adamı.
C1'e geldiğimizde yavaş yavaş oluşmaya başlayan Türk mahallesine katılıyoruz çadırımızı kurup. Elbette şahsen "Acemi Kampçılar Werchter'de"'nin başrolündeyim. Çadırı kurarken yardım aldık. Derken hafif yerleşmeler, üst değiştirmeler, havayı tahmin etmeye çalışmalar (Sonradan bunun gereksiz olduğunu anladık çünkü havanın çivisi çıkmış orada). Çıkalım gezelim dediğimizde festivalin başlamasına daha 5 saat vardı. Düdük kadar bir marketten ıvır zıvır aldık. Ivır zıvır dediğim yanımızda getirdiğimiz viski ve bacardi'ye eşlik edecek su ve cola tabii. Kamp alanına sokarken de hiç aranmadık. Hani gitmek isteyenler olur, yanında buzlukla içki sokanı bile gördüm, o derece.
Sonra yemek faslına geçelim derken seçeneklerin sınırlı olduğunu fark ettik. Pitta denilen dönerin yandan yemişi, patates kızartması (Frites), hot dog (Dışarıda yarı domuz yarı dana eti, festival alanında salt domuz eti), bradworst (Salt domuz eti), pizza (Pek sevmedim, bileğim kadar kalın hamuru) var.
Velhasıl festival alanına saat 5 buçuk gibi girdik. Billy Talent performansının yarısı geçmişti. Pek de ilgili olmadığımdan doğruca Rufus Wainwright'ta yer kapma amacıyla çadıra yöneldik. Rufus çok başarılı çalışmalar yapıyor ama festival için beklediğimiz açılış enerjisini bize vermedi konser güzel olsa da. Senfonik olması çadırda biraz zorlayıcı bir unsur oldu. Ancak sesine ve yorumuna diyecek bir şey yok.
Haliyle biz de kendimizi Zornik'te eğlenirken bulduk. Daha önceden bir fikrim olmadığı için ilginç geldi tabii. Albümlerini de dinlemediğim için yorum imkanım kısıtlı.
Arkasından My Chemical Romance başarılı bir çizgide devam etti. Festivale geldiğimizi hissetmeye başladık. İnsanları hareketlendirdiler. Ana sahne ilk gün olması sebebiyle geç doluyordu ama insanlar bu enerjiye yönelmeye başladılar.
Bu arada Air'i göz ucuyla baktık. Açıkçası canlı performanslarını bir türlü sevemedim. Albümlerinde çok daha iyiler bana göre.
Beastie Boys'u beklerken Marilyn Manson'a baktık uzaktan ve normal bir şovdu. Öyle çok etkileyecek cinsten değil. Zaten şanssızlığına konser sırasında iki kere ses gitti ana sahnede. Ama insanlar bu yaklaşık yarım dakikalarda şarkıları kendileri söyleyerek eğlendiler, sorun etmediler.
O arada çadıra kaçıp Beastie Boys'a konuşlandık. İyi de yapmışız çünkü mahşer gibiydi. Sebebi de Beastie Boys çıkınca belli oldu. Yer yerinden oynadı. O arada Björk'ü de arta kalanlar izliyordu ne yazıkki. Ona da sonlarında bir bakma fırsatı buldum. Her zamanki gibi sahnede iyiydi. Çadırda çalacak olması eleştirildi hep ve sebebi de ortaya çıktı. 40.000'den fazla kişinin çadıra sığma ihtimali yoktu. Bence line up'ta en büyük stratejik hata bu noktada oldu. Ayrıca bir stratejik hata da fotoğraf makinemin pillerinin şarjının bitmesiydi. Öyle cımcıslak kala kaldım bir şey çekemeden.
Gecenin sonunu ise Muse klasik kalitesiyle getirdi. Dinleyenler ilk geceden tamamen mutlu bir şekilde ayrıldı. İstanbul'da RNC 2006'daki konserinde tadı damağımda kalmıştı açıkçası. Bu sefer tadı tamamladılar. Güzel oldu. Yorgunluk ise artık tavan yaptı. Ama tek şeyden haberimiz yoktu, acemi kampçılar olarak o gece boyunca titreyecektik...
Not: Videoları zaman kısıtlığı sebebiyle henüz koyamadım. Onları da ekleyeceğim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

