27.6.07

Michel Camilo - Spirit Of The Moment (Telarc, 2007)

Michel Camilo daha önce bu sayfalara Tomatito ile birlikte çıkardığı ikinci albüm olan muhteşem "Spain Again" ile konuk olmuştu. Şimdi yine kendi bir albüme imza attı ve bizi kucaklıyor piyano üzerinde gezen o yetenekli parmaklarıyla.

Albüm Michel Camilo trio'ya ait, basta Charles Flores ve davulda Dafnis Prieto. Zaten Michel Camilo'nun tüm solo albümlerinde neredeyse bu üçlü var. Birlikte ne kadar güzel işlere imza attıkları düşünülürse bu çok doğal. Albüm Nisan ayında piyasaya çıktı o yüzden hafif geç kaldım incelemekte ama ne yapalım.

"Just Now" ile gerçekten güzel ve neşeli bir havayla başlıyoruz doğrudan albümde. Hafif gospel havasına sahip bir caz türevi var karşımızda. Ray Charles vokali gelse şaşırmayacağım bir çalışma. Piyanoda yine uçup gidiyor Camilo'nun parmakları. Bundan daha güzel bir giriş olamaz. "My Secret Place" ise haylice melankolik havada. Alıp götürüyor piyano girişten itibaren ve sonbahar rüzgarı gibi etrafınızda dolaşıp duruyor. Albüme adını veren "Spirit Of The Moment" bize yine neşemizi kazandırmayı amaçlayan Küba purosu kokusunda bir caz. Hareketli ve olumlu havasıyla hemen bir Mojito hazırlayıp eşliğinde içesi geliyor insanın ama 5 dakika kısa süre.

"Repercussions" klasik bir caz. Güzel bir yapısı var. Birinin peşinden koşturuyor edasında dur durak bilmiyor. "Nefertiti" bizi yine romantizmin içine atıyor ve bırakıyor. Sessiz ve derin bir altyapının üzerine örtülen piyano melodileri. Takip eden "Nardis"'te ise Türk melodileri mi hissettim yoksa bana öyle mi geldi bilmiyorum ama çok sevdim. Piyano neredeyse triodan bağımsız alıp başını gidiyor başka diyarlara ve bizi de peşinden sürüklüyor. "Trilogy" ise yumuşak başlayıp daha sonra silkinip kendine geliyor. Güzel bir cazla devamını getiriyor arada hafif kıvraklaşarak.

Hazır hızımızı almışken diyerek "Giant Steps" ile daha da hız alıyor. Biraz free caz havası var. Michel camilo sınır tanımıyor ve yıkıp geçiriyor. Parmakları piyanonun üzerinde uçup gidiyor. Ama bu uzun sürmüor. "A Place In Time" başladığı an her şey yavaşlıyor, zaman neredeyse duruyor. Belki Budapeşte'deki bir romantik haftasonu, belki bir toplantı sırasında gelen güzel bir mesaj ama her neyse, bu müzik o an için. Ve şimdi dans zamanı "Hurry Up And Wait" ile. Albümün genelinde insanın ruhunu bir o yana bir bu yana çekmekten hiç de utanmayan Camilo hala buna devam ediyor ve enerjik bir çalışmaya imza atıyor. Bittiğinde enerjim de tükenmek üzere. "Liquid Crystal" da bu yüzden dinlendirmeyi amaçlıyor. Hafif Trip hop ve caz karışımı. Albümdeki son çalışma "Solar (Explorations)"'ın albümün bitişine her haliyle üzüldüğü çok belli. Arada bir neşelenen ama genelinde hüzün barındıran bir çalışma.


MP3: Michel Camilo - Just Now
MP3: Michel Camilo - A Place In Time

Michel Camilo'nun resmi sitesi

Rock Werchter Arası

Son birkaç aydır yurtdışına iş gezisine gitmeme, umarsız sıcaklara ve Kaiser Chiefs'in kötü albümüne rağmen vermediğim arayı bu sefer mecburen veriyorum. Yarın sabahın köründe Rock Werchter festivali için uçacağım ve yaklaşık 4-5 günlük bir ara vereceğim bloğa da. Şimdiden bu ara için anlayışınızı rica ederim. Dönünce arayı kapayacağım. Elim boş dönersem ayıp olur haliyle.

Bu arada Radarlive Festivaline gidecek herkese de bol eğlenceler. Tavsiyem The Rapture, CSS, Nouvelle Vague, SCSI-9, Groove Armada, Ellen Allien & Apparat'ı öncelikli listenize almanız. Sadece bu gruplar bile çok eğlenmenize yetip artacak bence. Bu arada Undomondo ve Deuss Ex-Machina setlerini de imkanları olanlar Pazartesi günü dinlesinler. Mutlaka çok farklı şeyler duyacaksınız.

Herkese iyi eğlenceler. Notasız gününüz geçmesin.


Sühan Gürer


Not: Bu gece son bir incelemeyi koyacağım. Ondan sonra vın.

26.6.07

Proodos Özel ... (2) - Nouvelle Vague Röportajı


Radarlive Festivali performansı öncesinde Nouvelle Vague'dan Marc Collin ile bir söyleşi yaptım. Umarım hoşunuza gider.

SG - Merhaba Marc. Festival öncesi nabzınızı tutmak istedim. Ama hemen sorulara geçiyorum uzatmadan. Nouvelle Vague projesine ilk ne zaman başladınız ve bugün varolan tonlarca müzik türü arasından neden 80'lerin post punk çalışmalarını yeniden düzenlemeyi seçtiniz? Ayrıca bunları düzenlerken temel aldığınız tür olan Bossa Nova'yı tercih etmenizi de biraz açıklar mısınız?

MC - En baştan söyleyeyim festival için heyecanlıyım. Gerçekten ortamı merak ediyorum çünkü bu verdiğimiz konserlerden çok daha farklı olacak.

Sorunun cevabına gelince aslında sebebi o dönemi ve o dönemin çalışmalarına olan aşırı düşkülüğüm. Sonuçta gençtim o dönemde. Ayrıca bu çalışmaların birçoğu yeniden keşfedilmeyi hakediyor. Kimse "A Forest"'ın tekrar yorumunu yapmıyor mesela. Bunlar motivasyon oldu bana.

Bossa Nova konusuna gelince de bir melodi hazırlamak açısından en güzel müzik türlerinden biridir bana göre. Ona da olgunluk çağlarımda aşırı düşkün hale geldim diyelim.

SG - Çalışmalarınızı hazırlarken sürekli bir kahraman seçip onu farklı yerlerde hayal ediyorsunuz. Bu bazen Karayip'lerde dans eden bir kadın, bazen Jamaika'da sahilde güneşlenen bir adam. Böyle çalışmanızın bir faydası var mı?

MC - Bilmem. Sadece oluyor. Ben de çok irdelemedim. Ama çalışmaları hazırlarken veya yeni bir proje üzerinde çalışırken çok faydalı oluyor. Sonuçta bir vizyon. Size yol gösteriyor.

SG - Performanslarınızda olduğu gibi stüdyo çalışlamarınızda da sürekli farklı vokaller kullanıyorsunuz. Bunun hayal ettiğiniz karakterlerle bir bağlantısı var mı?

MC - Evet var, hayır yok. Vokalisti seçerken hem ses rengi hem de yorum açısından o şarkıya yakıştırdığım şeyleri alıp almadığım önemli. O elektrik olmalı. Hem hikayesel, hem de profesyonel bir seçim bu açıkçası.

SG - "Nouvelle Vague" adlı grubun adını taşıyan ilk albümünüzü 2004'te çıkardığınızda tepkileri nasıl buldunuz?

MC - Özellikle İngiltere ve Amerika'dan bu kadar olumlu bir tepki beklemiyordum. Bir hayli şaşırdım da diyebilirim. Güzel bir sürpriz oldu. Bu da hem projenin geleceği hem de bizim moralimiz açısından anlatılamayacak kadar olumlu bir etki yarattı.

SG - Post punk dönemi üzerinde Jamaika etkisinden bahsetmiştiniz daha önce. Jamaika bu yönden size de ilham kaynağı oldu mu?

MC - Aslında Jamaika müzikal açıdan her halükarda çok önemli bir kaynak. Ama benim açımdan Bossa Nova'nın tam tersi olması sebebiyle önemli bir etken oldu. Çok basit bir müzik türü ama bir o kadar da ruhla dolu. Reggae'yi her zaman çok sevmişimdir. Üstelik 1979'daki İngiliz Ska türünün yeniden canlanması sürecinde en önemli takipçilerinden biriydim.

SG - Birçok sanatçıdan farklı çalışmalar seçiyorsunuz. Stüdyo çalışmalarınıza da plak ve albüm dinleyerek başladığınızı da biliyorum. Düzenleyeceğiniz çalışmaları seçerken karar mekanizmanız nasıl işliyor? En garip seçiminiz neydi ve nasıl sonuçlandı?

MC - Evet stüdyo çalışmalarımıza bir hayli müzik dinleyerek başlıyoruz. Ama düzenli dinlediğimizi de söyleyebilirim. Müziği sadece stüdyoya girince dinlemiyoruz tabii. Stüdyoda farklı bir şekilde dinliyoruz. Hayal ediyoruz. Bela Lugosi'nin "Dead"'ini yapmak kolay olmadı. Japan'in "Ghost"'unun ise altından kalkamadım!

SG - Albümleriniz ve performanslarınız çok farklı. Konserlerinizde çok daha enerjiksiniz ve doğaçlamaya önem veriyorsunuz. Bunun üzerinde nasıl çalışıyorsunuz?

MC - Bu gerçek bir grup olmadığı için albümü canlı olarak çalmanın da imkanı yok. Farklı bir konsept düşünmemiz gerekiyordu ve tabii farklı bir şeyler yapmalıydık. Belki de biraz şans ama şu anda bizimle birlikte çok yetenekli sanatçılar var. Böyle olunca da değişim ve gelişim kendi kendine ortaya çıktı.

SG - Türkiye'deki son iki konserinizi düşündüğünüzde tecrübeleriniz neler? Sonuç beklentilerinizi karşıladı mı? Radarlive Festivali'ndeki performansınızı da düşünürsek neler beklemeliyiz?

MC - Aslında ilk performansımız çok iyi değildi. Ama bu sefer önemli bir festivalde yer alacağımız için en iyisini yapmaya çalışacağız mutlaka. Türkiye'deki başarımızdan dolayı biraz şaşırdık desem doğru olur. Belki yeni bir iki çalışmayı da çalabiliriz. Kim bilir belki daha da büyük bir sürpriz olabilir. Yeni çalışma üretmek için çok zamanım olmadı ama seyirciyle elektriğe göre her an her şey olabilir.

SG - Şu anda orjinal bir projeniz ve konseptiniz var. Geleceğe dönelik bu projeyle alakalı bir beklentiniz var mı? Başka yeni projelerle de sizi görecek miyiz?

MC - Şu anda 80'lerin film müziklerini düzenleme amacıyla kurduğum Renaissance adlı yeni bir proje üzerinde çalışıyorum. Bunun yanında Nouvelle Vague aynı şekilde devam edecek. Elektronik müzikle de yakından ilgiliyiz ikimiz de ama henüz bu yönde bir projeye niyetlenmedik.

Gary Moore - Close As You Get (Eagle Records, 2007)

Blues. Apayrı bir dünya. Müzik türleri arasında en sevdiğim ruha sahip olanlardan. İnsani ağlarken dans ettirebilecek kadar duygulu. Son dönemde gittikçe gözardı edilen türlerden biri ne yazıkki. Ancak buna rağmen hala ayakta durmya çalışıyor ve yeri geldiğinde son noktayı koymayı biliyor. Türkiye açısından Efes Pilsen'in de burada büyük bir emeği var.

Blues tarihinin tartışılan gitaristlerinden biri Robert William Gary Moore. İkisi konser kaydı, biri de en iyileri dahil olmak üzere toplam 30 albümü olan bir gitar devi. Blues açısından da en başarılı gitaristlerden biri. Klasik blues gitaristlerine göre Rock'a olan düşkünlüğü ve "serte kaçması" sebebiyle yoğun eleştirilen bir isimdir. Ancak Blues'un diğer efsanevi isimleri tarafından her zaman göklere çıkarılan ve birlikte çalışmak için aranılan bir isim olmuştur. Bunlar arasında BB King'in hayranlığı ise ayrıdır.

Gary Moore 55. yaşını kutladıktan sonra zaman kaybetmeden bunu bir albümle kutladı. Albümde yaşın önemi olmadığını ve blues aşkının insana neler yaptırabildiğini gösteriyor. Tıpkı 7-8 yıl süren rock döneminden sonra 1990'daki "Still Got The Blues" ile yaşadığı efsanevi geri dönüş gibi.

Albüm blues. Blues bu albüm. Blues'u ne kadar az dinleyebildiğimi fark ettim albümü dinlerken ve daha da sarıldım albüme. Elbette bunda albümü çok beğenmiş olmamın da etkisi var. Öncelikle Gary Moore'un rock'a verdiği ağırlık azalmış durumda. Tabii sololarda hala birçok blues gitaristine göre biraz daha üst telden gidiyor ama buna rağmen çalışmaların geneli blues açlığını giderecek cinsten.

Albüm hareketli ve romantik çalışmalar arasında eşit dağılıma sahip. "If The Devil Made Whisky", "Eyesight To The Blind", "Hard Times, "Thirty Days" ve "Checkin' Up On My Baby" gibi hızını almış blues'ların yanında "Trouble At Home", "Have You Heard", "Nowhere Fast", "I Had A Dream" ve "Evening" gibi baladlar da var. Özellikle "Nowhere Fast" çok güzel bir Eric Clapton benzemesi. Vokal açısından yorumu bile gerçekten uygun.

Gary Moore resmi sitesi

MP3: Gary Moore - If The Devil Made Whisky
MP3: Gary Moore - Nowhere Fast

Gary Moore Videoları @ YouTube:

Still Got The Blues
Oh Pretty Woman (Albert King ile beraber)
The Thrill Is Gone (BB King ile beraber)
Still Got The Blues konser kaydı

25.6.07

Equinox Günleri - The White Stripes - Icky Thump (XL, 2007)

Evlenip boşanan birçok çift bırakın orta paydalarda buluşmayı, çoğu zaman hiç anlaşamazlar. Hele içlerinden birisi evlenmişse bu çok daha zor. Ama bazı çiftler vardır ki evlenip boşanmalarına rağmen hala birlikte zaman geçirip müzikal birlikteliklerini de devam ettirirler. The White Stripes'tan bahsediyorum haliyle. Vakti zamanında evli olan John Anthony Gillis (Jack White) ve Megan Martha White (Meg White), boşanmalarına rağmen grupları hala sapa sağlam. Jack White'in dünya güzeli model Karen Elson'la evlenmesi de buna engel teşkil etmemiş.

The White Stripes son dönemlerin kendine özgün rock gruplarının en önde geleni. Detroit kökenli grup punk rock, blues ve country türlerinden etkileniyor ve bugüne kadar bu bazda harmanladığı çalışmalarıyla 3 Grammy, 4 MTV ve 2 Brit Awards ödüllerini koleksiyonlarına eklemişler sattıkları milyonlarca albüm ve plağın yanında. Bu arada Jack White da gelmiş geçmiş en iyi 17. gitarist olarak NME'nin listesinde yerini aldı.

The White Stripes'ın bundan önceki başarılarından bahsetmek ne kadar gerekli bilmiyorum ama "The White Stripes" adlı sert ve kızdın ilk albümlerinin ardından sakinleşip "White Blood Cells"'i yayınladılar ve tüm dünyanın odak noktası haline geldiler. Arkasından bu başarıyı tasdikleyen "Elephant" ve "Get Behind Me Satan" geldi hepsi 2'şer yıl arayla. Garip takıntıları olan Jack için pek şaşırtıcı bir düzen değil.

The White Stripes'ın benim açımdan önemi son dönemdeki indie rock furyasına kapılmayıp kendilerine özgü rock duruşunu korumuş olmaları. Cidden Kaiser Chiefs modeli bir çıtır gruba dönüşmedikleri için çok memnunum. Bu albümde de bu duruşlarını daha da sert gösteriyorlar. Modern akımlara sırtlarını dönüp 70'ler havasını yoğun biçimde yakalamışlar ve o döneme imzasını vuran deneysellik iksirinden de her damlasına kadar faydalanmışlar. Gerçekten genelinde çok güzel bir albüm. Hatta The White Stripes'ı canlı dinleme isteğimi iyiden iyiye yanıp tutuşturuyor.

Albümde distortion'ı özgürce ve yoğun olarak kullanan Jack bununla punk havasını ziyadesiyle vermiş. Özellikle albümün açılış parçası ve ilk çıkan single'ı olan "Icky Thump"'ta bunu açıkça fark ediyoruz. The Doors'a atfen güzel bir org melodisi ve solosu da geliyor sonradan. Meg ise bateride yine "Ben She-ra, güç bende artık" diye bağırıyor adeta. "You Don't Know What Love Is" blues ve country pop havasında. Popluğu da biraz vokalin yapısından kaynaklanıyor. Arada bir Jack gaza bassa da ne yazık ki bir nebze American Girl Rock havası var Aerosmith ve Bon Jovi benzeri. Ama bu kadar kusur kadı kızında da olur.

"300 MPH Torrential Outpour Blues" ise adından anlaşılabileceği gibi blues kökenli yine. Sakin, dingin başlıyor. Meg bile kendini tutabilmiş. Güzel gidiyor gerçekten. Arada çıkışlarla The White Stripes elinden çıktığını hissettiriyor. Ve "Conquest" geliyor. Oh diyorum içimden. Zorro tarzı bir havası var. Meg güçle vuruyor. Bir anda sakinleşen çalışma geri geliyor ve titretiyor. Trompetler güzel bir hava katmış.

"Bone Broke" geldiğinde hazır enerjimizi almışız aynen devam ediyoruz. Jack'in yine siniri üstünde ve eski agresif vokallerini hatırlatıyor. 70'lerden alıntılar hissediyoruz çalışmanın yapısında. Gerçekten güzel. "Prickly Thorn, But Sweetly Worn" ise country'nin acımasız bir örneği. Western filmlerinde pazar akşamları kol kola dans eden çiftler akla geliyor direk. Meg de ayaklarıyla tempo tutmalarını kolaylaştırmış. Bitiş melodisinin üzerine hiç istifini bozmadan "St. Andrew" devam ediyor ancak biraz daha deneysel bir bakış açısıyla. Yaklaşık 2 dakikalık deneysel country.

"Little Cream Soda" ile kendimize geliyoruz. Distortion ve beraberindeki melodiyle etkileyici bir başlangıç. Meg ise fonda yer alıyor bu güçlü ikilinin ardında. Festivalde dinlemek için hazırlanmış bir çalışma. Ortalığı her an karıştırabilir. "Rag & Bone" bizi yine blues'a döndürüyor. Sakince dinlerken Meg'in basları geliyor ve punk yapısı takip ediyor. Eğlenceli gayet. Çeşitlemelere eskilere uzanan "I'm Slowly Turning Into You" ile devam ediyoruz. Aklıma House M.D. dizisinde Dr. Foreman'ın Gregory House'a söyledikleri geldi niyeyse şarkının adından. Distortion ile gelen güç damarlarda hissediliyor. Alttan blues esintileri geliyor melodisel olarak ama üstteki yansıması çok farklı. Parçanın yapısı çok basit ve bir o kadar da etkileyici.

So üç çalışmaya geldiğimizde "A Martyr For My Love For You" Metallica baladlarına benzer şekilde başlıyor. Folk rock ezgileri taşıyor. Derken ruh canlanıyor ve dengeler oturuyor. Gitar ve bateri kendini olaya verdiğinde deprem oluyor kulaklarımda. "Catch Hell Blues" için Blues dememe gerek var mı? Kendi edasında takılan bir gitarla başlıyor derken Meg basların ayağının altında olduğunu hatırlatıyor. Gitar klasik blues'dan çıkıp Gillis tarzına dönüyor. "Effect & Cause" ise öz blues'dan bizi alıp country'e götürüyor. Albümün kapağına uygun bir bitiş sunuyor albüm. Hani biraz daha rock hissi verse çok sevinirdim ama pek country'den öteye gidememiş.

The White Stripes resmi sitesi
The White Stripes @ MySpace

The White Stripes klipleri @ YouTube:

Icky Thump
Seven Nation Army
Fell In Love With A Girl
Blue Orchid
The Hardest Button To Button
I Just Don't Know What To Do With Myself


Alternatif video:

The White Stripes Simpsons'ın konuğu

24.6.07

Justice - † (Because, 2007)

Justice adını kullanan birçok sanatçı ve proje var aslında. Ama şu anda söz konusu olan Gaspard Augé ve Xavier de Rosnay'den oluşan Justice. Hatta başka bir deyişle tüm Justice'ler arasında en çok bilineni, en başarılı olanı ve ortalığı en çok dağıtanı.

2004 yılında "Never Be Alone" adlı çalışmalarını çıkaran duo, bir anda bizleri şaşırttı. Her yerde çalındılar 2004 boyunca. Daha sonra gerçek anlamda tanınmaları 2006 yılında çıkardıkları "Waters Of Nazareth" mini-albümüne denk geliyor. Arkasından "We Are Your Friends" plağı geldi ki evlere şenlik. 2006 boyunca yine ortalığı karıştırdılar. Bundan sonra çalışmalarını daha sıkı takip etmeye başladığımız ikili Haziran ayının 11'inde yeni albümlerini de bize sundular.

Albüm daha çıkmadan promo halinde bile ciddi anlamda ilgi topladı. Albümün çıkmasıyla da herkes eteğindeki taşları döktü. Dans pistlerinin yeni ikilisi olarak gösterildiler ve The Chemical Brothers, Fatboy Slim ve Daft Punk'ın geri adım attığı dönemde ileri fırladılar.

Albüm Justice'in benimsediği elektro ve tekno türlerinin her yönden ağırlığını taşıyor. Bol synth'ler, güçlü melodiler ve vuruşlar. Albüm insanın kanını kaynatıyor her şekilde. Fransızların elektro ve tekno sahnesinden bir dev daha doğuyor bu şekilde. David Caretta ve Terence Fixmer gibi üstadların emekleri boşa gitmemiş açıkçası.

"Waters Of Nazareth" mini albümünde de yer alan bazı çalışmalar burada da var. Albüm aslında 2004 yılından beri Justice'in çıkardığı çalışmaların yanında yeni çalışmaları bize sunan bir derleme gibi. Phantom, Let There Be Light, Waters Of Nazareth daha önce çıkmış plaklardan albüme düşenler.

Albümde eski çalışmaları es geçersek yenilerden dikkat çekenler:

1) Genesis
3) D.A.N.C.E
4) New Jack
6) Phantom II
9) DVNO
10) Stress

MP3: Justice - Genesis
MP3: Justice - Phantom

Justice @ MySpace

23.6.07

Tanıtım Diskleri ...(1) M_nus Tour Promo CD

Richie Hawtin'in artık efsanevileşmeye yönelen minimal tekno plak şirketi M_nus'ın kendini tanıtmaya ihtiyacı yok denilebilir. Ancak var olduğunu düşünüyorlar ki Beatport'tan özel olarak 320 kbps olarak böyle bir albüm yayınlamayı uygun görmüşler.

Albümde M_nus'ın eski ve yeni ağır toplarının çalıimaları bulunuyor. Buradaki çalışmaların hepsi yeni değil elbette ancak son 2 yılı kapsadığını söylemek mümkün. Daha yeni yayınlanan çalışmalar da mevcut. Bu açıdan da faydalı.

Albümde dikkat edilesi sanatçılar demeye gerek yok çünkü seçki olduğu için tüm sanatçıların en iyi çalışmaları yer alıyor. Yani M_nus bunu toplama albüm olarak satsa bayağı güzel bir satış rakamına ulaşırdı. Ancak Beatport'a üye olup albümü indirebilmeniz büyük bir imkan. Albüm ayrıca özel olarak da dağıtıldı.

Minimal teknoyu en özgün halinde dinlemek için ideal bir albüm. Şimdi beğendiğim parçaları ayırmak da haksızlık gibi geldi. O yüzden parça listesi aşağıda.

01. Marc Houle - Black Jack 13 (Original Mix)
02. Magda - Panna Cotta Eyes (Original Mix)
03. Heartthrob - Baby Kate (Troy Pierce's First Day Of Rehab Mix)
04. JPLS - Twilite 7 (Original Mix)
05. Gaiser - Half Life (Original Mix)
06. Troy Pierce - GRVL (Original Mix)
07. Tractile - Ardorant (Marc Houle Remix)
08. Plastikman - Snark (Ricardo Villalobos Edit)
09. Ambivalent - Nugget (Original Mix)
10. Niederflur - Isv (Original Mix)

Bu arada Beatport için de birkaç not düşmek gerekiyor. Kompakt'ın MP3 sitesini kurmasının ardından elektronik müzik satışındaki tahtını tehlikeye sokmak istemediler ve inanılmaz bir atağa giriştiler. Yakında Trendsetter'da yayınlamış olduğum bir yazımı da 2 parça halinde yayınlayacağım bu sitelerle alakalı ve karşılaştırma imkanı bulacaksınız eğer hepsini tanımıyorsanız.

M_nus
Beatport

20.6.07

Proodos Özel ... (1) - I'm From Barcelona Röportajı


Proodos Özel serisinin ilk ayağında I'm From Barcelona röportajı var. Röportajı grubun mimarı, söz ve beste yazarı Emmanuel Ludgren ile yaptım. Umarım bu yeni seriyi beğenirsiniz.

SG - Emmanuel öncelikle merhaba. Blog için röportaj isteğimi kabul ettiğin için teşekkür ederim. Lafı uzatmadan ilk soruya geçiyorum. I'm From Barcelona karakteristik ve yapısal olarak diğer gruplardan oldukça farklı. Müziğiniz arkadaşça ama zaten duruşunuz da öyle. Bu his dinleyicilerinize de geçiyor. Bu fikir nereden çıktı?

Emmanuel – Albümümüzü incelediğin ve beğendiğin için grup adına ben teşekkür ederim. Şimdi de ben cevaba geçeyim.

Sürekli birilerinin bir şeylerden şikayet ettiği gruplarda yer almaktan sıkılmıştım. Bu içinizdeki heyecanı da baltalayan bir durum. Bir konserden sonra tavrınızı belirleyebilirsiniz. Her zaman illa ki rahatsız olunabilecek bir şeyler olur. Biz sadece insanların neşeli bir zaman geçirmelerine odaklanıyoruz. Kafamızdaki tek şey bu.

Bu arkadaş yanlısı his de zaten orjinal fikirden geliyor. Bu projeyi başarılı olmak için yaratmadım. Bu tamamen ben ve arkadaşlarım arasında bir tatil sırasında ortaya çıktı. Hiçbir ön hazırlık ya da düşünce alt yapısı yoktu. Bir akşam konuşurken ortaya bu fikir çıktı ve çok heyecanlandık. Daha sonra şans eseri aşık oldum ve ondan sonra da şarkıları yazmaya başladım. Grubumuz aslında bir arkadaş tatili ve yaz aşkından doğdu.

SG – İlk albümünüzle tüm dünyada ciddi bir başarıya ulaştınız. Bu sizi ve tüm grubu nasıl etkiledi?

Emmanuel – Süper! Birçok inanılmaz şehir görme fırsatımız oldu. Hiç beklemediğimiz şeylerdi bunlar. Ben ve grubun tüm üyeleri şok geçirdik. Ama sonucu güzel oldu. Grup içindeki arkadaşlık bağları çok daha sıkılaştı.

SG – Böylesine çok sayıda üyesi olan bir grubun avantajları ve dezavantajları neler? 29 kişiyle tura çıkmak biraz zor olsa gerek.

Emmanuel – Aslında dezavantajlarını biz görmek istemiyoruz. 4 kişi bir karavana doluşup tur yapmaktansa 29 kişi otobüsle tur yapmak çok daha zevkli ve eğlenceli. Her zaman konuşacak ve farklı bir şeyler paylaşacak birini bulabiliyorsunuz. Üstelik siz kötü gününüzde olsanız bile neşeli gününde olan ve sizi güldüren birileri mutlaka çıkıyor. İlla dezavantaj istiyorsanız da planlama ve lojistik konusu başa bela. Tabii bununla ben uğraşmadığım için fazla başım ağrımıyor. En çok karışıklık da bir şehre gittiğimizde nereleri gezeceğimizi planlarken oluyor. Çok zor durumlarda acil planı devreye sokup çöp çekiyoruz.

SG – Şarkıları hepiniz toplanmadan mı hazırlamıştın yoksa toplandıktan sonra mı ortaya çıktılar?

Emmanuel – Aşık olduktan sonra kendime geldiğim an fazla zamanım yoktu. Yeniden o sele kapılacaktım. Bu yüzden hazırladığım çalışmaların kaba demolarını bir siteye koydum ve tüm grup üyelerine bunu gönderdim. Daha sonra toplandığımızda herkesin kafasında bir fikir vardı. Stüdyoya girmeden önce birkaç çalışma yaptık ve insanlar eteklerindeki taşları döktü. Sonra da kayda girdik ve ortaya çalışmaların son halleri çıktı.

SG – Bu çalışmaları nasıl kaydettiniz? 29 kişiyi bir stüdyoya tıkmak kolay olmamıştır.

Emmanuel - Aslında geleneksel anlamdaki stüdyolarda fazla kayıt yapmadık. Genel olarak evlerde ve prova odalarında kaydettik. Herkesin aynı anda kayda girmesi mümkün olmadığından daha küçük gruplara bölündük. Ama 20 kişiden fazla toplandığımız da oldu. İnan öyle durumlarda inanılmaz bir gürültü oluyor. Ne yaptığını ve yapacağını bile unutabiliyorsun.

SG – Şu ana kadar birkaç festivalde çaldınız. Partiyi andıran performanslarınıza gelen tepkiler nasıl oldu?

Emmanuel - Aslında ben festivalleri pek sevmiyorum. Çok büyük sahneler, insanlardan oldukça uzak olmak. Bunlar bana soğukluk hissi veriyor. Ben insanların gözlerine bakmayı, onlara dokunabilmeyi ve hatta insanları sahneye çekmeyi seviyorum. Bu yüzden festivallerde kendime başka ilgi çekici yönler arıyorum. Tabii büyük sahne olması 29 kişi için bir avantaj. Barda çaldığımızı düşünsene bir. Bu yüzden festivaller bir bakıma iyi. Çok fazla insanla aynı anda buluşabiliyorsunuz. İşin ilginci festivallerde grup olarak çok daha iyi motive oluyoruz.

SG – Bu yaz çıkacağınız festivaller var mı?

Emmanuel – Görüşmelerimiz sürüyor. Henüz kesinleşmedi. O yüzden söyleyemem. Ama kesinlikle birkaç festivalde yer alacağız.

SG – Peki ya Türkiye?

Emmanuel – Aslında Türkiye hakkında birçok şey duydum. Hatta genelin aksine duyduğum şeylerin neredeyse hepsi olumlu. Sadece biraz fazla sıcak olabilir. Öğrendiğim kadarıyla bizi takip eden insanlar da varmış. Bunu duymak çok güzel. Belki bir gün İstanbul’da da bir parti veririz. 29 kişilik bir otobüs ayarlaman kaydıyla tabii. Şaka bir yana yeni şehirler görmeyi çok seviyoruz. Umarım uygun koşullar olur ve bir gün yolumuz İstanbul’a da düşer.

19.6.07

The Chemical Brothers - We Are The Night (Astralwerks, 2007)

Tom Rowlands ve Ed Simons'dan oluşan İngiliz ikili The Chemical Brothers 1995 yılından beri bizi sürekli takipçisi yaptı. Prodigy ile birlikte bir dönem tüm dünyayı etkisi altına almıştı.

Manchester Üniversitesi'nde Ortaçağ Tarihi bölümünde arkadaş olan ikili o dönemlerde elektronik müziğin farklı dallarına ilgi duyuyorlardı. Birlikte çalışana dek farklı türlerde prodüksiyon çalışmaları yaptılar ancak birleştikten sonra bu değişik etkileşimleri tek potada eritmeye çalıştılar. Aslında ilk önce The Dust Brothers olarak başladıkları müzik hayatları, tanınmaya başladıktan sonra bu ismin asıl sahibi grup tarafından dava açılmakla tehdit edilince isimlerini The Chemical Brothers olarak değiştirdiler.

1995 yılında "Exit Planet Dust" ile başlayan The Chemical Brothers maceraları hızlı bir giriş oldu. İngiltere'de 9. sıraya kadar yükselen albüm büyük ilgi topladı ama bu daha sadece buz dağının görünen kısmıydı. Bundan sonraki tüm albümleri İngiltere'de ilk sıraya tırmanacaktı. İkinci albümleri İngiltere'yi yıkan ve Amerika'yı da sallayan "Dig Your Own Hole" albümüydü. Bunu 1999'da "Surrender", 2002'de "Come With Us" ve 2005'te "Push The Button" izledi. Tüm bu albümler beraberinde 4 tane Grammy ödülünü ve 10 milyondan fazla satış rakamını getirdi.

2006 yılının Nisan ayında "Chemical 6" adlı yeni albümleri üzerinde çalıştıklarını açıkladılar. Albüm ise bugün piyasaya sürülüyor. Albümden çıkan ilk çalışma Ali Lov vokalli "Do It Again"'in klibi ise şimdiden tüm kanalları şenlendirmeye başladı. Fatboy Slim'in klibini andırması ise ayrı bir konu tabii.

Albümü ilk dinlediğimde aklıma gelen şey diğer albümlere göre çok daha sakin olduğuydu. Yaşlandıkları için mi bilmiyorum ama albümün genelini dans etmeye gerek duymadan dinledim ki bu ilk defa oldu. Bunun yanında tüm dünyada etkisini gösteren minimalizm akımından da ufak yollarla etkilenmeler olduğu da ortada. "Saturate"'in giriş bölümünde bu oldukça açık.

Albümde gerçekten eski The Chemical Brothers'ı bana hatırlatan çalışma "Do It Again" oldu. Güçlü vuruşlar, etkileyici bir melodi ve buna çok uygun seçilen bir vokal. Elbette "Setting Sun"'daki Noel Gallagher vokali kadar olmasa da yine de çok iyi.

Açıkçası 6 albüm arasında en zayıfı bu görünüyor. Şimdi kimsenin hevesini kırmak istemem ama "Dig Your Own Hole" ve "Surrender"'ın yakınından bile geçmiyor. Buna Fatboy Slim ve Daft Punk'ın da genel anlamda suskunluğunu ekleyince ortalık bu sene LCD Soundsystem'a ve Justice'e kalmış görünüyor ki Justice'in albümünü de bilahare inceleyeceğim. Ancak şunu da söylemek lazım, albüm kötü değil. Sadece The Chemical Brothers'dan beklediğim standardın altında.

Albümde dikkatimi çeken çalışmalar:

4) Saturate
5) Do It Again (Vokal Ali Love)
10) Battle Scars (Vokal Willy Mason)

MP3: The Chemical Brothers - Saturate
MP3: The Chemical Brothers - Do It Again (Ft Ali Love)

The Chemical Brothers resmi sitesi
The Chemical Brothers @ MySpace

Videolar @ YouTube:
Do It Again
Galvanize
Star Guitar
Hey Boy Hey Girl
Setting Sun
Let Forever Be
Block Rockin Beats

18.6.07

Buckethead - Pepper's Ghost (Bucketheadland, 2007)

Kafasında KFC paketi ve yüzünde maskeyle sahnede bir gitarist var. Deli midir nedir? Hayır o Buckethead!


Brian Carroll 1969 doğumlu umarsız bir gitarist. Aslında dünya onu derinden tanıyordu, ta ki Guns N Roses'da ortaokul yıllarımızda hastası olduğumuz Slash'in yerini alana kadar. Bir anda tüm kamuoyu ona dikkat etmeye ve bu garip adamı izlemeye başladı. Ama tüm bu izlemeye rağmen sadece bir tane maskesiz fotoğrafı çekilebildi ve onu da henüz görebilmiş değilim. Yani Buckethead yanınızdan geçse fark etmeyebilirsiniz.

Ancak sahneye çıktığında veya albümlerinde fark edilecek bir yeteneğe sahip olduğu kesin. 1988 yılında girdiği bir yarışmada inanılmaz yeteneği sayesinde keşfedilen Buckethead ilk albümünü 1 yıl sonra kendisini keşfeden "Guitar Player" dergisi editörü Jas Obrecht sayesinde çıkardı. Daha sonra birkaç albüm daha çıkardı ve 1992 yılında Avant Records'dan ilk resmi albümünü çıkardı. Bu albüm Bill Laswell'in dikkatini çekti o günden itibaren Buckethead'in neredeyse tüm albümlerine emek verdi.

Buckethead Ozzy Ozbourne tarafından turneye alınmak istenen, ancak maskesini çıkarması istendiği için iptal eden garip bir adam. Ama bu Ozzy'nin hayranlığını hiç engellememiş. Açıkçası 1991 yılından beri 37 albüm çıkaran bir gitariste şapka çıkarmayıp da ne yapacaksınız ben de bilemiyorum.

Bu arada Guns N Roses'a gelmesi Axel Rose tarafından teklif edildi Slash'in ayrılmasından sonra ve yaklaşık 6 ay dayanabildi. Daha sonra yapılan müziğin kendisine göre olmadığına karar verip hadi bana eyvallah dedi.

Albüm Buckethead'in inanılmaz gitarının etkisi altında. Muhteşem bir enerji var albüm boyunca. Aslında albümdeki çalışmalar eskilere göre çok daha uygun biçimde yapılandırılmış. Albümün her yerinde hızına yetişmesi zor olan gitar soloları var. Birçoğunu dinlerken tüylerim diken diken oldu diyebilirim.

Albümü Buckethead'in en sevdiğim albümleri "Bermuda Triangle" ve "Population Override"'la aynı kefeye koyacağım kesinleşti. Ancak bu iki albüme göre çok daha güçlü olduğu kesin. Eski hard rock ve metal günlerini özleyenler veya nerede eski Metallica diyenler için mutlaka dinlenesi bir çalışma. Magua's Scalp'ı da bunu kanıtlamak için koyacağım MP3'ler arasına seçtim.

Beğendiğim çalışmalar:

1) Pepper's Ghost
2) Carpal Tunnel Slug
3) Magua's Scalp
6) Brewer In The Air
7) Exit 209
8) Plankton
11) Towel In The Kitchen

MP3: Buckethead - Magua's Scalp
MP3: Buckethead - Pepper's Ghost

YouTube'dan Buckethead'in payına düşenler:

Buckethead - Whitewash canlı performansı
Buckethead - Night Of The Slunk canlı performansı
Bucketheadland parkının müziği

Buckethead resmi sitesi
Buckethead & Friends @ MySpace

17.6.07

Paul McCartney - Memory Almost Full (Hear Music, 2007)

Sir James Paul McCartney. Şimdi bu adamı burada tanıtmam tamamen abesle iştigal olur. O yüzden Liverpool doğumlu The Beatles'ın yakışıklı prensi hakkında fazla bir şey söylemeyeceğim.

1970'te grubun resmen dağılmasından sonra solo kariyerine başlayan McCartney'nin 13 stüdyo albümü ve 4 "en iyiler" albümü geride kaldı. 13 albümden tonlarca ödül aldı, milyonlarca sattı ve birçok çalışması dünyada listelerin en tepesinde yer aldı uzun süre boyunca. Ayrıca 29 kereyle en çok 1 numara besteleyen pop müzik bestecisi ünvanını taşıyarak Guinness rekorlar kitabında yer alıyor.

Sırada ise 14. albümü vardı. Aslında bu albümden ne beklemek gerektiği konusunda ufak bir karmaşa yaşadım. Albümün çıkacağının açıklanmasından sonra Paul McCartney'nin büyük bir değişim geçirmeyeceğini yine de tahmin etmeme rağmen modern rock unsurlarına kaymasından endişeleniyordum.

Paul McCartney albümde yine eski kimliğinde. Farklı, inanılmaz, tabuları yıkan hiçbir şey yok albümde ama güzel bir müzik var. Bunun yanında albümün tanıtımı ise gerçekten orjinal. Starbucks'larda satılan ilk albüm olmasının yanı sıra EMusic'e üye olanların albümü bedavaya indirme imkanları oldu. Albüm de zaten Starbucks'ın kurduğu Hear Music'ten yayınlandı.

Albümde The Beatles'ı ve hatta 1960'ları genel olarak hatırlatan çalışmaların yanında bunlara göre daha modern bakış açıları olan akustik çalışmalar var. Ancak hepsinden önemlisi Paul McCartney'in eski havasından bir şey kaybetmemiş olması. Bunda "Driving Rain" albümünde çalıştığı prodüktör David Kahne ile tekrar çalışmasının etkisi var.

Eski defterleri hatırlatan, hatta eskilere göz atma hissi doğuran bir albüm. O yüzden dinlemeden önce The Beatles albümlerini yakında bulundurmakta fayda var. Ne olur ne olmaz.

Albümde beğendiğim çalışmalar:

2) Ever Present Past
3) See Your Sunshine
5) You Tell Me
6) Mister Bellamy
9) That Was Me
11) House Of Wax

MP3: Paul McCartney - Mister Bellamy
MP3: Paul McCartney - House Of Wax

Paul McCartney'in resmi sitesi

16.6.07

Tanıtım Diskleri Serisi

Yeni bir köşe. Bu köşede de çeşitli plak şirketlerinin sanatçılarını ve kendi bakış açılarını tanıtmak amacıyla dağıttığı promo albümleri incelemeyeceğim. Zaten birçok plağı incelediğim için incelemeler ziyadesiyle kısa kısa olacak ama bir faydası olabileceğini umuyorum plak şirketleri hakkında bilgi vermek açısından. Serinin ilki haftaya M_nus, Mutek ve Wax On tanıtım diskleriyle başlayacak.

Notasız gününüz geçmesin.

Deadbeat - Journeyman's Annual (Scape, 2007)

Scott Monteith'in bir projesi olan Deadbeat 1998 yılından beri kulaklarımızın pasını silmeye kendini adamış önemli bir yetenek. Dub merkezli elektronik müzik çalışmalarına imza atıyor ve bu alanda en önemli isim. Ayrıca Stephen Beaupree ile birlikte Crackhaus projeleri de var. Bu projeden çıkardıkları "Blame Canada" plağının açılış parçası "Blow Brotha Blow" ise benim en sevdiğim çalışmalardan biridir.

Deadbeat karşımıza ilk plaklarıyla çıktığı 2000 yılında açıkçası Kanada ve Amerika haricinde fazla insanın haberi yoktu herhalde. Ancak 2001'de çıkan "Primordia" albümüyle tanınmaya başladı. Sonraki sene "Wild Life Documentaries" albümü ile takip edilesi isimler arasına girdi ve 2004'teki "Something Borrowed, Something Blue" albümüyle kaçırılmaması gerekenlerden biri oldu. "New World Observer" albümü 2005'te çıktığında ise çoktan hazır halde bekliyordum.

Ayrıca Deatbeat daha önce buraya "Version Immersion" plağıyla konuk olmuştu "Kısa Kısa Plaklar" serisi kapsamında.

Bu albümde keza aynı kaderi paylaşıyor. 2007 yılına benim açımdan renk kattığı kesin. Öncelikle Deadbeat'in şu ana kadar albüm kalitesinde fire vermemiş olması albüm çıkmadan önceki en büyük güvencemdi. Tüm albümleri ciddi anlamda yüksek bir kalite sınırında.

Albüme gelince diyecek ilk şey dub. Dub da ba dub. Elektronik altyapılı dub konusunda çok başarılı örnekler var. Bunlardan bazıları çok başarılı vokallerle birleştirilmiş. Bu arada dub'ın da farklı türlerine dalmış albüm boyunca. Çok zevkle dinleniyor. Bu yılın dikkat edilmesi gereken albümlerinden biri.

Albümde eğlencelik şeyler de yok değil yoğun dub havasının yanında. Örneğin "Gimme A Little (Slack)" bunlardan biri. Aşağıda MP3 olarak da bulabilirsiniz. Mutlaka dinlemenizi öneririm eğer Deadbeat'le tanışmadıysanız. Güzel bir birliktelik yaratabilir bu çalışma.

Albümde beğendiğim çalışmalar:

2) Melbourne Round Midnight
3) Night Train To Paris
6) Deep In Country
7) Turbolence
8) Gimme A Little (Slack)
10) Loneliness And Reverly

Mp3: Deadbeat - Gimme A Little (Slack)
MP3: Deadbeat - Deep In Country

Deadbeat'in resmi sitesi

15.6.07

Kısa Kısa Albümler... (15)

Anders Ilar - Ludwijka Extended Visit (Shitkatapult, 2007)

İsveçli yetenekli prodüktör Anders Ilar'ın albümü Nisan ayında T.Raumschmiere'nin sahibi olduğu Shitkatapult'tan yayınlandı. Bugüne kadar çalışmalarıyla dikkat çeken Anders'in 2003 yılından beri 4. albümü olması da önemli bir nokta.

Anders Ilar genel olarak minimalizm temelinde tekno, dub ve deneysel çalışmalar yapıyor. Yeni albümünde de bu yön oldukça ağır basmış durumda. Albümde isim açısından kolaya kaçıp tüm parçaları Ambient prodüktörlerin yaptığı gibi Ludwijka 1, 2, 3 gibi numaralandırmış. Sakin bir şekilde gerçekten güzel müzik dinlemek isteyenler için önereceğim bir albüm.

MP3: Anders Ilar - Ludwijka II

Anders Ilar'ın resmi sitesi

Dub Pistols - Speakers And Tweeters (Sunday Best, 2007)

Barry Ashworth, Jason O'Bryan ve William Burroz'dan oluşan özgün üçlü, house ve breakbeat'i birleştirerek uzun zamandır elektronik müzik çevrelerinde ilgiyle izleniyorlar. 1996'dan beri profesyonel olarak devam eden müzik hayatları 1998 yılında çıkardıkları "Point Blank" albümüyle uyandı ve 2003 yılındaki "Six Million Way To Live" ile tepe noktasına ulaştı.

Nisan ayında çıkardıkları 3. albümleri "Speakers And Tweeters" ise bir önceki albümleri kadar iyi olmasa da güzel bir dinleti sunuyor. Aksak vuruşların ağırlığındaki albümde hip hop etkisi açıkça hissediliyor. Açıkçası belki de albümde çok ısınamadığım nokta bu oldu. Hispanik melodiler biraz fazla kaçmış. Tres Delinquentes dinler gibiyim ve beklediğim bu değildi. Yine de Dub Pistols'dır, dinlemekte yarar vardır.

MP3: Dub Pistols - Speakers And Tweeters

Dub Pistols resmi sitesi

Aerial - The Sentinel (Nomethod, 2007)

İsveçli post "Post rock" grubu Aerial ilk albümüyle kazandığı takdiri 2. albümüyle de devam ettirmek istiyor. Ancak yeni albümlerinde tarzlarında ufak birkaç değişikliğe gitmişler. Tabii melankolinin ağırlığı bu albümde de var önceden onu söylemek lazım.

Aerial yoğun temponun ardından albüm hazırlığına girişti fakat yorgunluğu albümde hissedemiyorsunuz. Aksine daha senfonik bir rock havası var. Müzikal anlamda benim açımdan daha doyurucu olduğunu söylemek istiyorum. Melankoli senfonik haliyle biraz ağır gelebiliyor, hatta yer yer "46th Street"'te olduğu gibi yoğun depresif bir hale bürünebiliyor. Yine de bu değişim Aerial'ın sesini çok daha etkin duyurmasını sağlamış. Henüz grupla tanışmamış olanlar için bence önemli bir fırsat. Biraz Sonic Youth, biraz Mono diyeyim hatta. Gitarlara hayran kalma imkanınız var şimdiden söyleyeyim.

Mp3: Aerial - 46th Street

Nomethod'ın resmi sitesi

14.6.07

Anthony Rother - We Are Punks (Datapunk, 2007)

Artık Anthony Rother'a olan hayranlığımı bilmeyen kalmamıştır herhalde. İlla kalmıştır da az önce öğrendi bilmeyenler de. Velhasıl prodüktör olarak tek başına bi türün yeniden canlanmasında bunca etkin bir rol oynayan sanatçılar her zaman takdir kazanır.

Aslında Anthony Rother hayranlığım tamamen duygusal anlamda çünkü profesyonel açıdan hiçbir şekilde elle tutulacak biri değil. Türkiye'ye 2 kere gelme sözü verdi (biri bana olmak üzere, diğeri de Indigo'ya) ve her seferinde bir sebep bulup ekti. Başka bir sanatçı olsa yarattığı maddi zararı karşılamak için bir iyi niyet gösterisi yapar ancak kendisinden böyle bir anlayış göremedik. Adını Tiga'yla birlikte kara listeye aldırmasını bildi. Yazık diyorum sadece.

Neyse biz albüme dönelim. Albüm 3 CD'lik bir çalışma. 38 parça var ve bunların içinde daha önce Datapunk'tan sadece plakta yayınlanan çalışmaların yanı sıra hiç yayınlanmamış çalışmalar da var. Mixleme ise Matthias Gutske'ye ait. Gutske Almanya'da radyo programı olan ünlü bir isim ve en çok 10 saatlik efsanevi setleriyle tanınıyor.

Albümde Anthony Rother, Sven Vath, DJ Hell, Kiko, Gregor Tresher, Terence Fixmer, Johannes Heil, Xenia Beliayeva, Boys Noize, Elektrodrei, Frank Kusserow, Stefan Bodzin, Olivier Huntemann ve yeni albümü çıkan Artist Unknown'un çalışmaları yer alıyor.

Oldukça iddialı bir liste olmasının yanında old skool elektro, elektro house ve elektro tekno'nun çok önemli örnekleri yer alıyor. Açıkçası 1990'ların 2. yarısında başlayan ve 2000'lere uzanan dönemde elektro türünü çeşitli kollarından canlı tutmak adına en etkin işleri yapan plak şirketlerinden biri olarak bu toplama albüm çok önemli. Elektro türüne Kraftwerk'ten başlayıp bugüne kadar delicesine seven biri olarak benim için apayrı bir yeri var bunun.

Görünüşe göre Anthony Rother kendisi için yapılan "Kraftwerk'in varisi" tanımlamalarını hiç boşa çıkarmayı düşünmüyor. Bu derleme albümün yanında Anthony Rother'ın yeni çalışmaları da devam ediyor. Moderntronic plağını daha önce incelemiştim ve albümün geleceği yönünde de bilgiler geldi. Haydi hayırlısı diyerek albümü dinlemeye devam ediyorum.

Anthony Rother resmi sitesi
Anthony Rother @ MySpace
Datapunk resmi sitesi (Ama pek yenilendiğini söyleyemem)

12.6.07

Chris Cornell - Carry On (Interscope, 2007)

O bir yakışıklı. O bir karizmatik. O bir deli vokalist. O bir grunge. O bir Soundgarden, o bir Temple Of The Dog, o bir Audioslave, o Chris Cornell.

Müzik kariyerine baterist olarak başlayan, sonradan gitar tutkusu ağır basan ama en sonunda sesim güzel, karizmatik ve yakışıklıyım bari vokal yapayım diyen Cornell Rock tarihinin en etkileyici seslerinden birine sahip. E Seattle'da doğan bir İrlandalı'dan daha başka bir şey çıkması da düşünülemezdi.

Soundgarden'la başlayan kariyeri, bu grupla çıkardıkları "Ultramega OK", "Badmotorfinger" ve efsanevi "Superunknown" albümleriyle bir anda göklere fırladı. Albümler 3 grammy aldı ve toplamda 10 milyondan fazla sattı. Bu arada Soundgarden da kendini "Grunge" olarak adlandırılan türün önde gelen isimlerinden biri haline getirdi. Ancak son albümleri "Down On The Upside" hayal kırıklığı yarattı ve grup bunu kaldıramayarak dağıldı.

Rage Against The Machine'in dağılmasından sonra vokal arayan grubun kalan elemanları ilacı buldu. 2001'de başlayan Audioslave macerası 2002'de grubun kendi ismiyle çıkardığı ve büyük başarıya ulaşan ilk albümleriyle devam etti. Turneleri ise Chris Cornell'in alkol hevesi yüzünden biraz sekteye uğradı ama başarıyla tamamlandı. 2. albümlerinde sigara ve alkolü bırakmış Chris Cornell vokalde efsaneler yaratarak geri döndü. Tom Morello'nun gazıyla Küba'da konser veren ilk Amerikan grup olma şansını da elde etti. Grup 3. albümleri "Revelations"'ı 2006 Eylül'ünde yayınladı ancak grup elemanlarının solo kariyer tripleri yüzünden turneye çıkmadı. Tom Morello "The Nightwatchman" projesi üzerinde çalışırken Chris Cornell de 2. solo albümünün peşinden koştu. Derken Şubat 2007'de Chris Cornell resmi olarak gruptan ayrıldığını açıkladı ve sebep olarak da müzikal beklentilerdeki farklılıkları gösterdi.

Chris Cornell'in 2. solo albümü "Carry On" 5 Haziran'da piyasaya çıktı. Albümdeki bazı çalışmalarda ünlü Gary Lucas'ın akustik gitarını dinleme imkanı da buluyoruz. Bunun dışında ne var ne yok hepsi Chris'in vokali. Bu arada albümde Michael Jackson'ın ünlü "Billy Jean" adlı parçasına Chris'in getirdiği yorum da var. Benim özellikle dikkatimi çeken çalışmalardan biri oldu bu.

Aslında albüm Chris Cornell gibi bir yetenekten beklenenden daha düşük bir müzikal altyapı kalitesine sahip. Albüm derinden etkilemiyor. Evet vokal olarak her zaman belli bir kalitede kendisi ama müzikal anlamda bunu desteklemeyince ne yazık ki üzüyor insanı.

Albümdeki bir diğer nokta da hem Soundgarden, hem de Audioslave'e göre çok daha yumuşak bir yaklaşımda olması. Hatta bazı çalışmaların popa yakın olduğunu bile söylemek mümkün. Grunge'ına alıştığımız bir insandan böyle çalışmalar dinlemek biraz bünyeye ters geliyor. Bon Jovi havası görmek iyi gelmedi bana.

Ama şu da var. Rock N Coke'taki performansı konusunda hiçbir çekincem yok. Bunun sebebi de konserlerinde her zaman Soundgarden ve Audioslave çalışmalarına ağırlık vermesi. Böylece aslında Chris Cornell'i dinlerken 3 konsere gitmiş gibi olacağız. Bu da beni delicesine heyecanlandırıyor.

Albümde dikkat çeken çalışmalar:

1) No Such Thing
3) Arms Around Your Love
7) Killing Birds
8) Billy Jean
10) Your Soul Today

Mp3: Chris Cornell - No Such Thing
MP3: Chris Cornell - Billy Jean

Chris Cornell'in resmi sitesi

Videoları (YouTube):

Chris Cornell - No Such Thing
Chris Cornell - Billy Jean (Akustik ve canlı)
Chris Cornell - Arms Around Your Love

11.6.07

Proodos Özel!

Artık yeni bir köşeye başlıyorum. Bu köşede çeşitli sanatçılarla yapacağım Proodos'a özel röportajları bulacaksınız. İnternet çağının getirdiği bir avantajı kullanıp Pete Namlook'un da dediği gibi bir şekilde merak ettiğim ve edebileceğiniz sanatçılarla konuşup röportaj yapacağım. Bunları da elden geldiği kadar düzenli aralıklarla sizinle paylaşacağım. Umarım bu yeni köşeyi beğenirsiniz. Bu köşenin ilk konuğu da yakında sizlerle olacak. İsim yok, sürpriz.

Notasız gününüz geçmesin.

10.6.07

Björk - Volta (One Little Indian, 2007)

Rock N Roll tarihinin gelmiş geçmiş en önemli 36. ismi VH1'a göre. 1965 doğumlu Björk için söylenecek bundan güzel söz olamaz. 2003 yılına kadar 15 milyondan fazla albüm satan bir isim. 12 Grammy adaylığının yanında bir de Oscar heykelciği adaylığı bile var. Gönüllerimizin aykırı prensesi bir de tabii.

Aslında her şey 11 yaşında piyano hocasının Björk'ün söylediği bir çalışmayı radyoya yollaması, radyoda çalınması ve o yaşta albüm teklifleri almasıyla başladı. Ama erken diyerek bu teklifi çeviren Björk önce Spit And Snot adlı bir punk rock grubu kurdu. Arkasından Exodus adlı bir fusion jazz grubu geldi. Daha sonra Jam-80 var, gotik rock grubu Kukl var. Bu grubun dağılmasıyla da Björk'ün geniş kesime ulaşmasına bir adım olan The Sugarcubes kuruldu. İlk plaklarıyla da "One Little Indian" adlı Derek Birkett'in evinde kurduğu plak şirketiyle anlaştılar. İlk çalışmalarının çok dikkat çekmesinden sonra büyük plak şirketlerinden teklifler yağmasına rağmen bu plak şirketinde kalıp yaratıcılıklarının engellenmesini önlediler bir bakıma. İşin ilginci Björk'ümüz hala bu şirketten albümlerini yayınlıyor.

1992 yılında bölünen gruptan Björk'ün solo kariyeri çıktı. Bir yıl sonra çıkan "Debut" albümü dünyaya yeni bir yıldız verdi. NME tarafından yılın albümü seçildi, en iyi video klip ödülleri aldı. Albümden tam 7 single çıktı ve tüm dünya bu İzlandalı kızdan bahsediyordu bir anda.

"Post", "Telegram", "Homogenic", "Selmasongs", "Vespertine", "Medulla", "Drawing Restraint 9" albümleri takip etti ve Björk adım adım kendini alternatif müziğin efsaneleri arasına yerleştirdi.

Volta Mayıs ayının 7'sinde Avrupa'da piyasaya sürüldü. Tüm dünyada çıktığının ilk haftasında ilk 10'a girdi. Bu alternatif bir sanatçı açısından inanılmaz derecede büyük bir başarı. En basiti bizden 1 üst jenerasyona dinlettiğinizde "Ne biçim şey bu" diyebilecekleri bir müziği böylesine kabul ettirebilmesi her türlü takdiri hak ediyor.

Gelelim albüme. Björk Björk'tür. Ne beklesek yeridir. Ama o güzel vokalini her zamanki gibi önümüze halı gibi seriyor. Farklı müzik altyapıları ise sadece bir detay olarak kalıyor. Tüm parçaları kendi yazmış olması da ayrı bir güzellik her zamanki gibi. Albümde Timbaland'la çalışmış olması sebebiyle bazı çalışmalarda hip hop etkisi var. Özellikle "Innocence"'ta bu çok açık. Yaptıkları birkaç çalışma albüme girmemiş ve korkarım asla dinleyemeyeceğiz.

Albümde bu yaz IKSV Caz Festivali kapsamında ülkemizde de konser verecek olan Antony & The Johnsons'ın vokalisti Antony Hegarty de 2 çalışmada ("Dull Flame Of Desire" ve "My Juvenile") konuk olarak yer alıyor.

Albümde elektronik altyapıların her zamanki gibi ağırlığını hissedebiliyoruz. Ancak bunun yanında çok değişik enstrümanlar kullanılmış. "I See Who You Are", "Hope" ve "My Juvenile"'da Mali Kora'sının çok güzel melodilerini dinliyorsunuz. "Hope"'da bir darbuka türevi dinlemek de mümkün. "Vertabrae By Vertabrae" ("Energy adlı çalışmasının yeni versiyonu) ve "Pneumonia"'da ise fonda senfoni orkestrası var. Bir dakikası diğerini tutmuyor bu kadının.

Albümde beğendiğim çalışmalar:

1) Earth Intruders
3) Dull Flame Of Desire
5) I See Who You Are
6) Vertabrae By Vertabrae
8) Hope

MP3: Björk - Earth Intruders
Mp3: Björk - I See Who You Are

Björk'ün resmi sitesi
Björk @ MySpace
"Björk - Earth Intruders" video klibi @ YouTube

Diğer video klipleri @ YouTube:

Björk - All Is Full Of Love
Björk - Army Of Me
Björk - Big Time Sensuality
Björk - Human Behavior
Björk - It's Oh So Quiet
Björk - Pagan Poetry
Björk - Possibly Maybe
Björk - Violently Happy

Konser goruntuleri @ YouTube:
Björk - Bachelorette (Fusion Rocks)
Björk - Hunter (Fuji Rock)
Björk - Pagan Poetry (Coachella 2007)
Björk - Possibly Maybe (Royal Opera House)

9.6.07

Anna Nygren - In A Sentimental Mood (Ladybird, 2007)

Normalde bildiğiniz gibi sanatçı hakkında bir nebze bilgi vererek başlıyorum incelemelerime. Bunun sebebi de müziği anlamak için o çalışmayı yapan kişi ya da grup ile alakalı bir şeyler bilmenin faydası olduğuna inanıyorum. Ancak ilk defa hakkında en ufak bir bilgi ulaşamadığım bir sanatçıyla karşı karşıyayım. Durum Kraftwerk ya da Drexciya'dan da beter.

O zaman kendi bildiklerimizle yetinelim. Anna Nygren bir caz vokalisti. Kadife bir ses sahip. Klasik caz vokali konusunda büyük bir yeteneğe ve kulağa sahip olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Adından da İsveçli olduğunu çıkarabiliyoruz. Bunu 14. çalışma "Ack Varmeland Du Skona"'dan da çıkardım tabii. Şimdilik iyi gidiyor sanırım.

Albüm boyunca Anna'nın yumuşacık sesiyle romantizm ve melankoli arasında gidip geliyorsunuz. Dinledikçe hakkında hiçbir bilgi olmamasını da anlayamıyorum. Bir insan yoktan böyle bir caz vokalisti olamaz. Ayrıca albüm kitapçığından piyanonun başında da kendisinin olduğunu öğreniyorum. Ama o kadar.

Albüm o kadar rahat dinleniyor ki anlatamam. Verve Jazz Masters serisinden birini dinler gibiyim. Hatta bu albümü alıp o seriye katabiliriz. Gerçekten dinlemek gerekiyor. İşin komik noktası da albüme nasıl ulaşabileceğiniz konusunda en ufak fikrim bile yok. Bir şekilde bu bilgiye ulaşırsam daha sonra "Yorumlar (Comments)" bölümünde bunu ileteceğim.

Albümde klasik caz altyapısı var. Efsanevi caz vokalistlerinin çalışmalarına da yer verilmiş albümde. Bu bakımdan da yeni bir sesle eskilere getirilmiş güzel bir yorum dinleyebiliyoruz. Birçok açıdan güzel bir albüm. Bulunabilirse dinlenmesi mutlak çalışmalardan biri.

Beğendiğim çalışmalar:

2) A Night In Tunisia
3) Crazy
5) I Wanna Be With You
7) Caravan
9) Just Wanna Say I'm Sorry
10) In A Sentimental Mood
11) How Insensitive
12) I Wanna Be Loved By You

MP3: Anna Nygren - A Night In Tunisia
MP3: Anna Nygren - Wanna Be With You

8.6.07

Aman tanrim anket sonuclandi!

E ne olacaktı zaten. Bir hafta su gibi geçti ve anketimiz de tarihte yerini aldı. Bilebileceğiniz üzere anketimiz albümdeki çalışmalardan örnekleri nasıl sunacağım yönündeydi. Anket sonucuna göre eski sistemim olan her çalışmadan düşük kalitede ses kesiti sunma dönemi kapandı 28 oyun sadece 5'ini alarak. Daha sonra son birkaç albümde örneği görülen site içinde dinlenebilen 2 örnek çalışma sunma dönemi de rüzgar gibi geçti tabiri caizse ve o da gitti 28 oyun 7'sini alarak. Elimizde kaldı indirilebilir MP3 dönemi. 28 oyun 16'sını alarak bu anketimizin şampiyonu MP3 oldu.

Bundan sonra her albümden beğendiğim 2 parçayı sizlerle paylaşacağım aksi benden rica edilmediği sürece. Bu iki parça normal kalitede ve MP3 formatında olacak. Bunlar tanıtım amaçlı olduğu için hukuki bir sorun da yok. Merak edenlere söyleyeyim.

Bu parçaların amacı da bildiğiniz sanatçıların henüz edinmediğiniz albümleri veya hiç bilmediğiniz ve edinmekle de an itibariyle alakanız olmayan albümleri size tanıtma amaçlı. Size yeni bir şey sunabilirsem ne mutlu bana. Bakalım Mp3 sistemi faydalı olabilecek mi? Yorumlarınızı beklerim.

7.6.07

Kısa Kısa Plaklar... (15)

Maximo Park - Our Velocity (Warp, 2007)

Maximo Park bu sene içinde Radarlive etkinlikleri kapsamında Ratatat ile birlikte Yeni Melek'te bir konser verdi ve büyük ilgi gördü. Bunun sebebi de son dönemde Warp'a farklı bir bakış açısı getiren grubun enerjik ve insanı çeken bir indie rock tarzı olması. Birçok yönden The Killers'a rakip gösterilecek kadar dikkat çekiyorlar.

Maximo Park'ın yeni albümünden çıkan ilk promo single'ı "Our Velocity" oldu. Hareketli, enerjinin alabildiğine yoğun olduğu güzel bir çalışma. Albümü de genelinde inceleyeceğim ancak edinilmesi gereken bir çalışma bu single.

John Dahlback - Power 2 (Giant Wheel, 2007)

John Dahlback daha önce bu sayfalara albümüyle de konuk olmuştu. Çok genç yaşta müzikle profesyonel anlamda tanışan ve genç yaşına rağmen en çok saygı duyulan prodüktörler arasında yer alan John, yeni plağıyla karşımızda şimdi de.

Plakta elektro, elektro house ve tekno türlerine ağırlık vermiş. Plakta iki tane yeni çalışma var ve bunlardan birinin Extrawelt düzenlemesi de yer alıyor. İlk çalışma "Vitamin" doğrudan elektro house bir yapıda karşılıyor. Dans pistlerine yönelik demek hata olmaz. İkinci çalışma "Multipower" ilkinin benzeri bir melodiye sahip ancak üst yapısı teknoya yakın ve bana daha güzel geldi. İkinci yüzde ise "Vitamin (Extrawelt Remix)" var. "Vitamin"'in biraz daha minimalistik bir bakış açısına sahip versiyonu diyebiliriz. Hatta minimal teknoya göz kırpıyor.

Dartriix - Dartriix Ep 1 (OpDisc, 2007)

OpDisc'in sahipleri Fumiya Tanaka ve Radiq'in bir projesi olarak başlayan Dartriix'in ilk plağı Nisan sonunda Japonya'da, Mayıs başında da Avrupa'da piyasaya çıktı. Yakında albümleri de piyasaya çıkacak.

Müzikal açıdan keskin yapıda güçlü bir minimal tekno olarak adlandırılabilir. Zaten Fumiya Tanaka'nın ünlü bir tekno prodüktörü olmasından yola çıkarak bu sonuç da çok şaşırtıcı değil. "Awareness" hareketli bir ritme sahip. Melodi kesik bir halde karşımızda parça boyunca ve güçlü vuruşlarla destekleniyor. "Solidification"'da ise güçlü vuruşlar yine var ancak bu sefer tempo biraz daha düşük. Metronom benzeri bir ses kesiti parça boyunca devam ediyor. "Pendulum" ise yine güçlü vuruşlar ve biraz daha sakin bir melodik yapıya sahip. Ses kesitleri genel olarak vuruş gibi kullanılmış.

Ses kesitleri Juno Records'dan alınmıştır.

6.6.07

Digitalism - Idealism (Kitsune, 2007)

Jens Moelle & İsmail Tüfekçi'den oluşan Digitalism, 2004 yılında çıkardıkları ve daha sonra 2005 yılında Kitsune plak şirketinden de yayınlanan "Idealistic" adlı plaklarıyla müzik dünyamıza girdiler. O günden beri de çıkmak bilmediler. Şimdi ilk albümleri olan "Idealism" ile yine başımızı belaya sokmaya çalışıyorlar.

Enerjik çalışmaları insanları dans etmeye yöneltiyor. Elektro house türüne oldukça bağlı kalıyorlar ve son 3 senedir elektro house türünün yükselişinden de faydalanıyorlar. Ancak bu yükselişte payları olduğunu da unutmamak gerek. Daha önce Türkiye geldiler ve performansları çok beğenildi genel olarak. Ben seyredemedim o yüzden 2. elden bilgileri aldık.

Digitalism 23 Haziran akşamı FG tarafından Kuruçeşme Arena'da gerçekleştirilecek Daft Punk konseri öncesi performans sergileyecekler. Şu kesin insanları Daft Punk'a çok iyi şekilde hazırlayacaklar. Digitalism'den önce de Türkiye'yi minimalist dünyada başarıyla temsil eden Onur Özer pikapların başında olacak.

Neyse lafı uzatmadan albüme geçelim. Albümde Digitalism'in elektro house konusunda ne kadar etkin olduğunu gösteren çalışmalar var. Bunun yanında "I Want, I Want" gibi çalışmalarla biraz elektro rock'a da el uzatmışlar. Ancak bu konuda gelişmeye ihtiyaçları var. Birkaç doz !!! veya Sid Le Rock önermek lazım.

Digitalism aslında eski Gigolo Records ve Disko B synth hastalığından bolca etkilenmiş. Terence Fixxmer ve David Caretta'ya özgün yoğun synth kullanımı albüm genelinde var. Yoğun kullanım içinde oldukça güçlü bir tavır da sergilemişler. Bu sebeple parçaları her sette rahatça dinleme imkanı olmayabilir. Ancak bu çalışmaların çoğu dinlediğinizde sizi koltuktan kaldırıp sağa sola fırlatacak nitelikte.

Açıkçası yılın beklenilen elektronik müzik albümlerinden biriydi ve buna güzel karşılık verdi. Albümde Daft Punk'la ortak özellikler taşıyan "The Pulse" gibi bir parça da olduğundan konser açısından da doğru bir seçim kesinlikle. Dans pistlerinin Chemical Brothers hayal kırıklığından sonra ilaç gibi gelecek bir albüm.

Beğendiğim çalışmalar:

1) Magnets
2) Zdarlight
4) Idealistic
5) Digitalism In Cairo
10) The Pulse
14) Jupiter Room
15) Echoes




Digitalism'in resmi sitesi
Digitalism @ MySpace

5.6.07

Late Night Tales by Nouvelle Vague (Azuli, 2007)

Nouvelle Vague'ı artık çoğumuz yakından tanıyoruz. Olivier Libaux ve Marc Collin ikilisinin temelini oluşturduğu Nouvelle Vague, konserleri sırasında farklı vokalistlerle çalışıyor. Bossa Nova ve 80'lerin punk akımından yoğun etki altındalar. Konser performanslarında da güçlü etkileri sebebiyle insanları dünyevi dertlerden ve düşüncelerden iki saatliğine uzaklaştırıyorlar.

2003 yılında kurulan grup ilk albümlerini kendi isimleriyle 2004 yılında çıkardılar ve 2 yıl sonra "Bande à Part" adlı albümleri bunu takip etti. Bu iki albüm de Peacefrog'dan yayınlandı.

Nouvelle Vague'ın bir diğer özelliği de şu ana kadar 2 kere Türkiye'de konser vermiş olmaları ve 3.'nün de eli kulağında. Şu ana kadar Radarlive etkinlikleri kapsamında geldiler ve bu sefer Radarlive 2007 festivalinde yer alacaklar. Özellikle Solar Beach'in kendine has havası sebebiyle konser çok güzel olacaktır. Hele bir de güneş batışı sırasında çalarlarsa aşık olmanın vaktidir derim.

Late Night Tales, Azuli Records'ın bizlere sunduğu ünlü ve başarılı bir seri. Şu ana kadar Nightmares On Wax, Four Tet, Jamiroquai, AIR, Fila Brazilia, Groove Armada, Zero 7, Kid Loco, Belle & Sebastian ve Turin Brakes gibi seçkin konukları oldu. Son konuğu ise Nouvelle Vague haliyle, boşuna dil dökmedik bu kadar.

Albüm Bossa Nova ağırlığında elbette. Ayrıca caz da kendini gösteriyor. Nouvelle Vague cömert davranıp 21 çalışma arasına sadece tek çalışmasını (Come On Eileen) koymuş. Diğer önemli isimler arasında David Sylvian (A Fire In The Forest), Anja Garbarek (The Last Trick), Julie London (Lonely Girl) ve Shirley Horn (And I Love Him) var. Gerçekten yaklaşık 80 dakikalık bir müzik ziyafeti. Şöyle Karayip sahillerinde akşamüstü yürürken hafif bir rüzgar eser ya. Eğer gitmiş olsaydım ve o rüzgar çıksaydı bunu dinlemek isteyebilirdim. Ama dinlemek için illa Karayiplere gitmeye gerek yok. Evde dinledim ben ve çok beğendim.

Nouvelle Vague'ın resmi sitesi
Nouvelle Vague @ MySpace

4.6.07

Urban Tribe - Acceptable Side Effects (Rephlex, 2007)

Urban Tribe aslen Sherard Ingram'dan oluşuyor ancak projeye destek verenler arasında Detroit efsanesi Carl Craig ve Kenny Dixon Jr'ın yanında Gigolo Records'ın eski güllerinden Anthony Shakir (Anthony "Shake" Shakir) var. Urban Tribe projesi 1996'dan beri aralıklarla da olsa devam diyor ve şu ana kadar 2 albüm çıkardılar. Bu arada Sherard'ı da es geçmeyelim. Kendisi Drexciya'dan DJ Stingray. Zaten albümdeki müzikal altyapılardaki oldskool elektro ağırlığı kendisine ait.

1998'de çıkardıkları "The Collapse Of Modern Culture" Mo Wax Records etiketiyle yayınlanmıştı. Craig ve Shakir ikilisinin etkisi oldukça yoğundu o zaman ve albüm oldukça beğeni toplamıştı. Arkasından 2006'da Rephlex'ten yayınlanan "Authorized Clinical Trials" ise uzun aranın ardından değişim göstermiş haliyle karşımıza çıkarmıştı kendilerini. İlk albümdeki elektro ve tekno deneysellik bu sefer yerini doğrudan elektroya bırakmıştı ve başarılı bir albüm ile sonuçlanmıştı.

2007'ye geldiğimizde yine Rephlex'ten Mart ayı sonunda çıkan "Acceptable Side Effects" ile birlikteyiz. Albümdeki çalışmaların Rephlex'e uygunluğu su götürmez. Ancak inceleme açısından oldukça farklı şekillerde bakmak gerekiyor. Temel vuruş yapıları Detroit Tekno'ya göz kırpıyor. Aksaklık ortadan kalkıp 4*4 gitseler elimizde Detroit Tekno bir albüm olur kesinlikle. Tizler ise doğrudan Rephlex ailesine ait.

Albüm aslında doğrudan prodüktörler hakkında bize tahmin imkanı veriyor. Rephlex'e uygun dediğimiz tizler oldskool elektro havasında ve bir köşeye ayırıp ayrı dinlediğniizde Drexciya tarzına benzerlikler içeriyor. Keza vuruş altyapıları da eskiden alıştığımız Detroit klasikleriyle benzerlikler içinde ve Craig, Shakir ve Dixon Jr. burada devreye giriyor. Bu bakımdan incelendiğinde ortaya çıkan sonuç ise Rephlex'i memnun eden cinsten. Albümde "Fraquency Scan" hip hop altyapısıyla, "Night Scope" da dub yapısıyla farklı bir duruşa sahip sadece.

Rephlex tarzını sevenler için ilgi çekecek bir albüm kesinlikle. Drexciya sevenler de mutlaka eskilerden anılar bulacaklar albümde.

Dikkat çeken çalışmalar:

2) Discrete Waveform
3) ECM
4) Fractional
5) EEG
9) Orbitals
12) Tangent

Albümden iki adet MP3:





Not: Grup Detroit kültürünün temelini kendine baz alıp yer altında kalmayı tercih ediyor. Ne bir siteleri var, ne de kendileri hakkında geniş bilgi bulunabilecek bir yer. Grup üyelerinden yola çıkmak gerekiyor sadece grup hakkında bilgi bulamayınca.

3.6.07

Equinox Günleri - Dolores O'Riordan - Are You Listening? (Sanctuary, 2007)

Dolores O'Riordan'ı hepimiz aslında The Cranberries'in vokalisti olarak tanıyoruz. Güzel ama bir nebze soğuk ve sert bakışlı minyon kız. 2003 yılında The Cranberries'in nekahat dönemine girmesini fırsat bilerek solo çalışmalar yapacağını açıkladı ve bunu da stüdyo dönemi izledi. Şimdi uzun bir çalışmanın ardından albümünü çıkardı. Albüm çıktıktan hemen sonra da The Cranberries'le tekrar toplanacaklarını açıkladı. Bir bakıma tatil gibi bir solo kariyeri olmuş oldu.

Dolores aslında The Cranberries'e seçmeyle girdi. Vokalist seçmelerinde beğenilince gruba girdi ve grubun o zamanki adı "The Cranberry Saw Us"tı. Seçmelerden sonra eline bir parçanın melodisi verilen Dolores, melodiye bir gecede söz yazdı ve ortaya "Linger" çıktı. Gerçekten güzel bir başlangıç. Hazırladıkları demo albüm ise İngiltere'de ortalığı karıştırdı ve büyük plak şirketleri arasında bir teklif savaşı başladı.

İlk albümleri "Everybody Else Is Doing It, So Why Can't We" çıktığında hiç olumlu havayla karşılanmadı ancak MTV'nin desteği ve yapılan düzenlemelerle albüm çıktıktan 6 ay sonra listelerde tepeye oturdu. 1994'te çıkan ikinci albümleri "No Need To Argue" ile dünyayı sarsmalarının ve yaklaşık 17 milyonluk bir satışın ardından "To The Faithful Departed" albümleri geldi. Bundan sonra çıkardıkları iki albüm "Bury The Hatchet" ve "Wake Up And Smell The Coffee" hiçbir şekilde başarılarını devam ettiremedi. Derken Dolores ayrılma kararını açıkladı ve The Cranberries yoğun tempodan sonra ara verdi.

Dolores 5 yıl boyunca birçok sanatçıya albümlerinde vokaliyle destek verdi. Ancak kendi albümü bekleniyordu ve 2006'nın ortasında stüdyoya gireceğini açıkladı. 2007'ye gelmeden de albümün neredeyse tamamlandığı haberi geldi. Albüm şu anda karşımızda. Türkiye'ye Equinox müzik tarafından getirilen albüm ilk adımda tükendi.

Albüm aslında The Cranberries'in eski havalarını anımsatıyor. Parçaların hepsi Dolores imzalı. Bana göre son iki The Cranberries albümünden fersah fersah başarılı. Hatta "To The Faithful Departed" ile boy ölçüşebilecek güçte.

Dolores vokalde bugüne kadar kazandığı tüm tecrübeyi sergiliyor. Kendine özgün vokaline güç katan temel olarak sakin melodilerle başarılı çalışmalar yapmış. Melodilerin geri planda kalmasını hem bunun solo bir albüm olmasına, hem de albümde illaki en güçlü noktanın Dolores'in vokali olmasına bağlıyorum. Ancak gitarlar The Cranberries'e oranla daha farklı bir tarzda yazılmış. Tabii şöyle bir gerçek de var ki "Ordinary Day"'i bilmeden dinleseniz solo değil de The Cranberries olduğuna her şeyinize bahse girersiniz.

Albümde beğendiğim çalışmalar:

1) Ordinary Day
2) When We Were Young
3) In The Garden
5) Loser
6) Stay With Me
12) Ecstacy




Dolores O'Riordan'ın resmi sitesi
Dolores O'Riordan @ MySpace
"Ordinary Day"'in video klibi @ YouTube
"Ordinary Day" canlı performansı @ YouTube

2.6.07

Uzun aradan sonra yeni bir anket

En son anket sitenin daha düzgün bir şekilde amatör ruhtan sıyrılıp daha ciddi bir yapılanmaya girmesi hakkındaydı ve gelen tepkiler sitenin daha edepli bir yapıda olması yönünde. Şimdi yeni bir anket var karşımızda. Bundan sonra her albüm incelemesinde o albümden en beğendiğim 2 parçayı tam olarak size sunacağım. Hukuki açıdan da böyle bir hak var zaten. Ancak bunu nasıl sunacağım yönünde gelen tepkilere göre değerlendirme yapacağım.

Şu an itibariyle Wilco'nun albümünün altında 2 adet direk indirme imkanı olan MP3 var. Yarın koyacağım Urban Tribe'ın yeni albümünde de farklı olarak "bas konuş" sisteminin internetteki karşılığı olan "bas dinle" sistemi var. Bir de eskiden yaptığım Juno, Phonica gibi sitelerden ses kesitlerini koyduğum sistem vardı. Bunlar arasında bir seçim yaparsanız ben de o seçime göre bundan sonra sizlerle albümden parçalar paylaşmaya ve incelemelerimde anlatmak istediklerimi biraz da sanatçının kendi dilinden size iletmeye çalışırım.

Ankete oylarınızı bekliyorum.


Notasız gününüz geçmesin.

Sühan Gürer

Wilco - Sky Blue Sky (Nonesuch, 2007)

Jeff Tweedy, John Stirratt, Nels Cline, Glenn Kotche, Pat Sansone ve Mikael Jorgensen'den oluşan Wilco 1994 yılında Jeff ve John tarafından kuruldu. Kuruluşa yol açan olay ise alternatif country grubu "Uncle Tupelo" adlı grubun dağılmasıydı. Grup bugüne kadar altı albüm çıkardı. Bunun yanında country efsanesi Woody Guthrie'ye adadıkları 2 albüm de var.

Wilco aslında çok uzun zamandır Amerika'yı gönülden fethetmiş bir grup. İlk albümleri "A.M." haricinde tüm albümleri Amerika'da listelerde ilk 100'e girdi. 2004 yılında çıkardıkları "A Ghost Is Born" albümü ise 8. sıraya kadar yükseldi ve 2 Grammy ödülünü de beraberinde getirdi.

Getirdi de bu kesinlikle en iyi başarıları olmayacak. 15 Mayıs'ta çıkardıkları yeni albümleri "Sky Blue Sky" daha şimdiden Amerikada 4., İngiltere'de de 39. sıraya yükseldi. Tutana aşkolsun. Haklarında 3 tane kitap yazılması boşuna değil herhalde.

Şimdi ben de 1 haftadır sabah işe giderken ve akşam dönerken MP3çalarımda albümü dinleyen biri olarak aldım elime nane likörlü nescafemi, niyet ettim incelemeye. Ama baştan söyleyeyim. Yılın ortasında bu albüm listelere girecek demeyi fazla tercih etmem özel durumlar dışında. Bu da özel bir durum şimdiden söyleyeyim.

Albümde Wilco'nun klasik özelliği yine ön planda ve kulağı okşuyor. Rock'ın ruhu yumuşatan, hatta boyuna masaj yapan bir türündeler. Doğuş noktaları itibariyle country esinlenmeleri yoğun (Shake It Off, Walken) . Bunun yanında zaman zaman blues (Sky Blue Sky, Hate It Here) ve hatta Scissor Sisters tarzı modern folk rock (You Are My Face) etkileri de görülebiliyor albümde. Birçok yönden albümde Eric Clapton benzerliği dikkat çekici eğer illa benzetmek gerekirse. Veya Chris Rea'nın daha modern versiyonu da diyebiliriz.

Albümdeki gitar soloları blues etkisinde. Bu noktada durup Nels Kline'ı tebrik etmek gerekiyor. Ancak olayın özünde tebrik çalışmaları yazan ve besteleyen Jeff Tweedy'e ait elbette. "On And On And On"'da Travis'ten Fracis Healy'le aşık atacak cinsten. O derece.

Albümde beğendiğim çalışmaları saymakla uğraşmayacağım. Tüm albümü zevkle dinledim. Cidden şiddetle tavsiye ediyorum. Eğer Wilco ile tanışmadıysanız şöyle yatmadan önce kitap ya da dergi okurken açın, dinleyin, ondan sonra yorum yapın.

Wilco'nun resmi sitesi
Wilco'nun "Shake It Off" DVD'sindeki "What Light" performansı @ YouTube

MP3 - "Hate In Here"
MP3 - "Walken"