31.12.07

Collected Best Of 2007 - 2007'nin En İyileri

Ve sonunda uzun bir uğraşıdan sonra karşınıza bu senenin en iyileriyle geldim. Dürüstçe söylemek gerekirse geçen seneden daha zor oldu. Bunun sebebi de ufak bir çalışma prensibi değişimi. Bu değişimi açıklamak istiyorum öncelikle. Geçen sene 10 kişilik bir kadro vardı ve bunların tamamını Türk müzisyenler, eleştirmenler ve dinleyiciler oluşturuyordu. Bu sene Türkiye'den katılım biraz daha azaldı, yabancı sanatçılardan katılım oldu. Listeler farklı türlerde çalışmalar yapan ve dinleyen insanlardan oluştuğundan da daha kapsamlı oldu.

Toplamda 150'den fazla albüm oy aldı. Daha sonra oylamalarla ilgili ilginç detayları da önümüzdeki hafta vereceğim. Ama en ilginç olan şey oylamaya katılan hiçbir sanatçı kendi albümüne oy vermedi. Bu seneki katılımcılar (İsim sırasına göre):

Apparat - Sascha Ring
Ceylan Serhadoğlu
Deadbeat - Scott Monteith
De Phazz - Magnus
Guts - Henry Fabrice
Harun İzer
Metehan Çorumluoğlu - Style-IST
Misak Tunçboyacı
Porn Sword Tobacco - Henrik
Springintgut - Andreas
Sühan Gürer
Tacım Açık
Tufan Demir

Ve liste...

1) Burial - Untrue (Hyperdub)
Burial 2. albümüyle yine geldi başımızın tacı oldu. Toplamda katılanların 6'sından da oy aldı ve hepsinde de yükseklerde yer aldı. Albümde Dubstep'e farklı yaklaşımı ve sanatsal kalitesi dikkat çekici. Birçok türe nağmeler katarak değinmesi Dubstep'in gelecekteki açılımları için önemli bir kaynak oluşturuyor. Mutlaka edinilesi bir çalışma demeye gerek yok artık. Tebrikler Burial.

MP3: Burial - Archangel

2) Justice - Cross (Because)
Yılın en güçlü ve eğlenceli albümlerinden birine imza attı Fransız ikili Justice. Albümün haricinde verdikleri performanslarla da yıl boyunca sürekli mercek altında kaldılar, isimlerini geniş kitlelere ezberlettiler. Daha önce birçok plakla yaptıklarını bu sefer albümle de yaptılar ve sıkı bir şekilde enerji kattılar hayatımıza. Parçalarının gücü etkileyici. Umarım yakında ülkemizde de göreceğiz inanılmaz performanslarıyla kendilerini.

MP3: Justice - Genesis

3) Guts - Le Bienheureux (Wax On)
Geldik listenin sürprizine. Birçok kişinin fark etmediği bir albüm ancak kesinlikle bu yeri hakettiğini söyleyebilirim Henry Fabrice'in. Bunda subjektiflik olabilir azıcık ama olsun. Çıkış albümü için gerçekten çok olgun ve güzel bir çalışma. En yakın arkadaşının Ibiza'dan komşusu DJ Ease aka Nightmares On Wax olduğunu da söylemek lazım. İkili çok iyi ilerliyor. Bu seçimlere de katıldı.

MP3: Guts - Sweet Love

4) Radiohead - In Rainbows (XL/Equinox Music)
Umarsızca bekleniyordu albümleri. Çıkacağı tarih sürekli spekülasyon konusu oldu. Albüm çıktı ama bu sefer piyasaya sürme tarzlarıyla dikkat çektiler. Hatta daha doğrusu ortalığı bir hayli karıştırdılar. Ama sonra dikkat albümdeki müziğe döndü ve tekrar bizi kendilerine hayran bıraktılar. Radiohead her zaman Radiohead. Bu arada Equinox Music albümü 2 Ocak itibariyle Türkiye'de piyasaya sürüyor. Herkese kutlu ve mutlu olsun!

MP3: Radiohead - Nude

5) Deadbeat - Journeyman's Annual (Scape)
Kendine has tarzıyla Kanada'dan dünyaya sürekli mesajlar yağdıran bir yetenek Scott Monteith. Batının ikiyüzlülüğünü tüm çalışmalarıyla vurguluyor ve müzikal yeteneğiyle birleştiğinde bu çalışmalar çok etkili bir hal alıyor. Yakında bir röportajla da kendisini burada daha yakından tanıtma imkanı bulacağım. Bu albüm seçimlerinde o da katılım gösterdi. Kendi albümü yazmadı ama hem seçimleri hem de albümü burada.

MP3: Deadbeat - Gimme A Little (Slack)

6) Battles - Mirrored (Warp)
Albüm ilk çıktığında herkes onların adını anmaya başladı. İngiltere sallandı desek yeridir. Yıllardır gözardı edilen bu yetenekli grup bu sene hakettiği değeri kopararak aldı. Listede bu kadar yukarıda yer alabilmesi mutluluk verici. Konser vermeleri için beklediğimiz bir diğer grup olarak kenara kaydetmekte fayda var. Albümdeki parçalarını şaşırtıcı derecede başarılı çalıyorlar nota dahi atlamadan. Görülmeye değer bir şölen olacağı kesin.

MP3: Battles - Atlas

7) Arcade Fire - Neon Bible (Merge)
Yılın başlarında çıkmış olmasına rağmen albüm birçok listede üst sıralarda yer aldı. Bu listenin katılımcıları da unutamamış albümü belli. Albüm boyunca kaliteli bir müzik, güçlü Rock tınıları ve başarılı sözler. Birçok dergi zaten halihazırda onlarla yapılan röportajları yayınlıyor. Uncut'ın Ocak sayısında var, ilgilenenler okuyabilir. 7 kişilik grubu dünyanın en iyilerinden olarak nitelendirmekten geri kalmamışlar. Konserlerini izlemek için can attığım gruplardan biri. Heyecanla bekliyorum.

MP3: Arcade Fire - Black Mirror

8) Rufus Wainwright - Release The Stars (Geffen)
Hayat hikayesi bile dikkat çekici düzeyde iniş ve çıkışlarla dolu bu adam (?) yaptıklarıyla kendine her daim saygı duyulmasını sağlıyor. Müzisyen bir sülaleden gelmesinin yanında çok genç yaşta kıskandıracak bir yorumla bizleri karşılıyor. Performansı ise albümdeki kadar olmasa da güzel. Yalnız gecelerin prensi olma yolunda ilerliyor. Bu arada yeni de bir cover albüm çıkardı. Albümde Judy Garland'in şarkılarını yorumluyor ve yakında inceleyeceğim.

MP3: Rufus Wainwright - Sanssouci

9) !!! - Myth Takes (Warp)
Konserlerini dinlediğimde ağzım açık kalmıştı. Albümün başarısını zaten söylemenin alemi yok. Çok başarılı, ilk albümün üzerine çıktılar. Out Hud'dan gelen geleneklerini devam ettiriyorlar. Röportajında da Allen bize grup hakkında önemli bilgiler vermişti. Ne yazıkki 2008 programları dolu olduğundan bu sene göremeyeceğiz ama en kısa zamanda Istanbul semalarında kendilerini görmek için baskılarım devam edecek. Boğaza nazır rakı balık sözü bile verdim.

MP3: !!! - Bend Over Beethoven

10) Dave Gahan - Hourglass (Virgin)
Elektronik müziğin endüstriyel kanadının en önemli neferi desek kim alınır? Belki Trent Raznor. Ama o da dostu zaten. Ayıplamaz bizi. Müzikal açıdan Depeche Mode'un çizgisini geliştirerek, çeşitlendirerek devam ediyor albümünde. Thom Yorke benzeri modlara bile giriyor ama en güçlü yönü söz yazma konusuna girdiğimizde dünyada üzerine çok az insan var.

MP3: Dave Gahan - Deeper And Deeper

11) PJ Harvey - White Chalk (Island)
12) The White Stripes - Icky Thump (XL/Equinox Music)
13) Apparat - The Walls (Shitkatapult)
14) Beirut - The Flying Club Cup (Ba Da Bing)
15) LCD Soundsystem - Sound Of Silver (DFA)
16) Susumu Yokota - Love Or Die (Skintone/Lo)
17) Jean-Jacques Perrey & Luke Vibert - Moog Acid (Lo)
18) Uusitalo - Karhunainen (Huume)
19) Mark Knopfler - Kill To Get Crimson (EMI)
20) Manu Chao - La Radiolina (Because)
21) Buckethead - Pepper's Ghost (Bucketheadland)
22) Modeselektor - Happy Birthday (Bpitch Control)
23) Odd Nosdam - Level Live Wires (Anticon)
24) Federico Aubele - Panamericana (Eighteenth Street)
25) Von Südenfed - Traumatic Reflexxions (Domino)
26) Ben Harper & The Innocent Criminals - Lifeline (Virgin)
27) The Field - From Here We Go Sublime (Kompakt)
28) Bloc Party - A Weekend In The City (Wichita)
29) Fedayi Pacha - The 99 Names Of Dub (Hammerbass)
30) Cinematic Orchestra - Ma Fleur (Ninja Tune)

30.12.07

Burial - Untrue (Hyperdub, 2007)

Elektronik müzik çevrelerinde zaman zaman rastladığımız türden bir isim Burial. Bizim açımızdan bir John Doe vakası kendisi. Adını gizli tutmayı tercih eden prodüktörlerden. Bundaki temel amaç Underground kültürünün temellerinden olan "Esas olan müziktir. Gerisi sadece detay. Müzik olduktan sonra isme gerek yoktur." mantalitesi.

Daha önce çıkardığı ilk solo albümü "Burial"'ın ardından Dubstep çevrelerince ilgi odağı haline gelen, kimdir bu diye incik cincik edilen, Hyberdub plak şirketinin sahibi Steve Goodman'ı baskı altında bırakan Burial, yeni albümüyle Elektronik müziğin 2000 yılından beri düzenli yükselişteki bu türünün en ilgi çeken isimlerinden biri haline geldi.

İlk albümünün başarısı bir bakıma kendisiyle savaşması sonucunu doğurmuş. İlk albümünün çoğunu evindeki stüdyosunda hazırlayan ve buna yine sadık kalmak isteyen Burial, bu popülarite sebebiyle beğeni kaygısı içine girdiğini ve bundan sıyrılmanın uzun bir zaman aldığını da iletmiş bir röportajda.

Gelelim "Untrue" adlı yeni albümüne. Bir kere Dubstep'e yaklaşımındaki atmosferik öğeler sebebiyle doğrudan ayrılıyor genelden. Dubstep'in önemli isimleri Benga, Skream, Caspa ve L-Wiz'le karşılaştırdığımızda bu fark ediliyor. Bir taraf Breakbeat kökenli güçlü baslarla ağırlığını ortaya koyarken Burial tamamen farklı bir yönden geliyor. Bir zamanın IDM'deki bölünümünü andırıyor bu gelişme, Aphex Twin vs Boards Of Canada misali.

Albüm müzikal açıdan üst sınıfta. Ses kesiti kullanımı oldukça bol. Bazı noktalarda vokalle birlikte microhouse'u anımsatacak derecede. Aslında hani bir sallama yapma şansım varsa Burial Ambient Dubstep yapıyor diyebilirim. "In McDonalds", "Near Dark" ve "Endorphin" doğrudan bu sallama tanıma uyar.

Albümde vokallerin kullanımı da House ekolünü andıracak yapıda. Sanırım müzikal açıdan bu zenginlik ve Burial'ın tamamen içine kapandığı noktalarda yaptığı prodüksiyonlar ona bu başarıyı getiriyor. 2007'nin dinlemeden geçilmemesi gereken albümlerinden biri. Tavsiyeye hacet yok. Albüm kendini gösteriyor her notasında.

MP3: Burial - Archangel
MP3: Burial - Ghost Hardware
Bonus MP3: Bloc Party - Where Is Home (Burial Remix)

Burial @ MySpace
Albümü satın almak için

29.12.07

Lefties Soul Connection - Skimming The Skum (Melting Pot, 2007)

Orgone'den sonra kulaklarım daha çok Funk arar oldu. Sonunda da karşıma Lefties Soul Connection'ın yeni albümü takıldı. Bir nebze rahatladım.

Lefties Soul Connection, Alvin Bartels, Onno Smit, Bram Bosman ve Cody Vogel'den oluşan bir kuartet. İlginçtir kökenleri Amsterdam. Ama modern Funk konusunda gayet yetkinler buna rağmen. Niye rağmen dediğimi açıklamama gerek yok.

Aslında gruba hakkını vermek lazım, Avrupa'dan çıkan ve yeterli cesarete sahip 3. Funk grubu. Ayrıca bugüne kadarki başarıları konusunda tartışma gerekmiyor.

Albüme gelince modern bir Funk yaklaşımı. Gayet güzel. Dinlerken bazen insanın içinden hareketlenmek gerekiyor "Paul New Man"'de, bazen de Saint-Germain tarzında şöyle oturup bir güzel müziğin tadını çıkarmak geliyor "Skimming The Skum"'da olduğu gibi. Özellikle org kullanımı çok ilgimi çekti. Modernlik anlayışında önemli bir yeri olmasını iyi değerlendirmişler ve bu noktada kaliteli bir çizgiyi de tutturmuşlar. Dinleyin, eğlenin demekten başka çare yok. 12 parça var ve hepsi de güzel.

MP3: Lefties Soul Connection - Paul New Man
MP3: Lefties Soul Connection - Skimming The Skum

Lefties Soul Connection'ın resmi sitesi
Lefties Soul Connection @ MySpace
Albümü satın almak için

25.12.07

To Rococo Rot - ABC123 (Domino, 2007)

Almanya'nın bizi uzun bir süre müzikal açıdan hazza ulaştırmış bir triosu To Rococo Rot. Ismindeki amalgam haricinde bize Post Rock tarzında icra ettikleri müzikleriyle birçok konuda örnek oldular.

Grup üyeleri Robert Lippok, Ronald Lippok ve Stephan Schneider ilginç biçimde birbirlerine bağlılar. İlginçlik aslında ikisinin kardeş olması değil, herhangi biri ayrılsa grubun tamamen dağılacağı gerçeğinden yola çıkıyor. Hepsinin ayrı projelerde eli kolu var (Tarwater, Mapstation vs.) fakat To Rococo Rot bir proje ve profesyonel yaşamlarının onlara göre geçici bir parçası. Günümüzde grup üyelerinin zırt pırt değiştiğini düşünürsek farklı bir yaklaşım.

Grubu Hotel Morgen ve Cosimo albümleri benim için cidden önemli bir yer teşkil ediyor. Bir arkadaşım sayesinde tanıştıktan sonra oldukça içine düşmüştüm bir dönem. Yeni albümleriyle de bu dönemi canlandırmayı umuyordum. Ama olmadı.

Bir kere albüm 20 dakika. Ne olduğumu şaşırdım ilk anda. Ricardo Villalobos'un bir parçası bile bundan uzun diye haykırasım geldi ama sonra onun kafası güzeldi dedim geçtim bu düşünceyi. Ama grubun açıklaması bunun gelecek yıl çıkacak albüm için bir hazırlık olduğu niteliğinde. İlginç ve saçma bir yaklaşım. Single çıkarsaydınız bari, onca zahmete ne gerek vardı.

Bu albüm diğerlerine oranla daha enerjik bunu ilk anda fark ediyorsunuz. Zaten ilk anda fark etmezseniz albüm bitiyor direk. Neyse uzattım süre konusunu. Albümde ses kesitleri kullanımı üçlünün yetenekleriyle orantılı olarak başarılı. Ancak çalışmaların kısalğı herhangi bir fikir edinilmesini zorlaştırıyor. Albümde en çok Enigma dikkatimi çekti. 3 dakika olması belki bunda etkilidir. Ancak 7 dakikaya uzarsa gerçekten güzel bir yapılanma ile özel bir yer edinebilir. Onun haricinde kısa sürelerde bir şey anlamakta zorlanıyor insan.

En iyisi biz 2008'de çıkaracakları yerli yerinde albümlerini bekleyelim. Böyle ağza çalınan bir parmak bal durumu var. Balın çeşidini bile anlamak zor, iyi mi kötü mü.

MP3: To Rococo Rot - Freitag
MP3: To Rococo Rot - Enigma

To Rococo Rot @ MySpace
Albümü satın almak için

21.12.07

Hooverphonic - The President Of The LSD Golf Club (PIAS, 2007)

Karşımızda Belçika'nın gururu olan gruplardan biri Hooverphonic var. Zamanında dönemin (1995) en çok ilgi gören türlerinden biri olan Trip Hop'la hayata başlayan grup daha sonra çehresini daha da genişletti. Ancak köklerine bağlılıkları her zaman dikkat çekiyor.

Rock N Coke'taki o güzel konserleriyle de her zaman andığım grup gerçekten çok başarılı. Belçika'da ise tapılıyor. Bu sene Rock Werchter'de olmamaları için hiçbir sebep göremiyorum. Tek sorun Belçika içinde 21 konser verecek olmaları olabilir. Ama yine de gelirse karşısında büyük bir kitle göreceği kesin.

Grup Ekim ayında yeni bir albüm çıkardı, adı da "The President Of The LSD Golf Club". Aslında bu isim daha önceki "The Magnificent Tree" albümlerinin ismi olarak seçilmiş fakat o dönemde anlaşmalı oldukları Sony bu ismi sakıncalı bulduğundan bugüne nasip olmuş. Bu da bir ön bilgi.

Albüme gelelim. Massive Attack'in sessizleştiği, Trip Hop'un gönlümüzden ırak bir noktada bulunduğu bu günlerde ilaç gibi geldi. İlacın da ötesinde çok güzel geldi. Rahatladım. Hatta biraz da üzerine Massive Attack dinleyeceğim. Çok içmezsem üzerine biraz da Portishead.

Albüm rüyasal bir havada başlıyor "Stranger" ile. Sözleri ile de benzer bir duyguyu aşılıyor zaten. Arkasından gelen ve içimde şiddetle Massive Attack dinleme hissi uyandıran "50 Watt" çok güzel. Gerçekten güzel Trip Hop'u özlemişim çaktırmadan. Sonradan "Espedition Impossible" biraz daha electro pop havasında ve albümden çıkan ilk Single da bu. Eee albümü satmak lazım. Albümün en güzel parçası değil ama en çok sattıracak olanı.

"Circles" geliyor ve Trip Hop'a uzay melodileriyle dönüyoruz. Arkada hafif bir Hindistan ezgisi geliyor. "Gentle Storm" ile yumuşacık bir Rock'a dönüyoruz. Zevkle dinliyorum şu ana kadar gelenleri. Bu arada parçanın alt melodisi "50 Watt" ile aynı. Bu ne yahu aynı parçaya 2 versiyon gibi. Müzik aynı, tarz ve çalınan aletler ile sözler farklı ama yemedim. "The Eclipse Song" Ortaçağ melodisiyle geliyor karşımıza. İlginç bir yaklaşım ve güzel olmuş. "Billie" ise neredeyse akustik sınırlarında dolaşıyor. Trip Hop'a dirsek temasında ama tam değil gibi de. "Black Marble Ties" ile daha da ağırlaşıyor albüm. Trip Hop ekseninde devam ediyoruz tabii. E devam ederken "Strictly Out Of Phase" de benzeri geliyor. Yahu hızlanın diye bağırasım var, nerede albümün başındaki o hava. Parçaların hepsi güzel olunca takacak kulp bulamadım ne yapayım. Albüm "Bohemian Laughter" ile Massive Attackvari bir kapanış yapıyor. Hani vokalden belli olmasa müzikal açıdan birebir uygun bir çizgi. Ve deminki yakarışımı birileri de onlara söylemiş olsa gerek hareketleniyor bir nebze ama depresif sözler ve yapı devam ediyor nedense.

Sonuçta tüm yazdıklarımdan çıkacak şey albüm çok güzel. Söyleyecek söz yok. Güzel müzik, güzel grup, güzel vokal, yaşasın Trip Hop! Edinin, dinleyin, müziğin tadına varın.

MP3: Hooverphonic - 50 Watt
MP3: Hooverphonic - Bohemian Laughter

Hooverphonic'in resmi sitesi
Hooverphonic @ MySpace
Albümü satın almak için

18.12.07

Les Savy Fav - Let's Stay Friends (French Kiss, 2007)

Bazı gruplar vardır, albümleri güzel ama hele bir canlı performanslarını izlesen, süper diye anlatılır durur. Bu gruplardan bir tanesi de Les Savy Fav. Elbette bu anlatımda mesela vokalistleri Tim Harrington'ın bir konserleri başlarken 2 metrelik kukla köpeğin içine girip seyirciler arasında dolaşması ve daha sonra kimse ne olduğunu anlayamadan sahneye çıkıp şarkı söylemeye başlamasının da etkisi olabilir. Ama her şey bir yana, grup her canlı performansında sürekli anlık anekdotlar katıyor ve bunları ellerinde bulunan bir diğer güzellik olan müzikleriyle birleştirip eğlenceli geceler yaşatıyorlar.

Les Savy Fav son dönemde New York'un geleceğe yönelik umutla baktığı gruplardan biri. Ancak kendine has özellikleri de yok değil. Bir kere hayatlarında müziğe öncelik vermedikleri çok açık. Son olarak 2004 yılında Single'larını topladıkları albümle kulaklarımıza konuk olan grup daha sonra bir anda sessizleşti. Grubun bütün üyeleri özel hayatlarına ve kendi deyimleriyle "gerçek işleri"ne döndüler.

Şimdi de yeni albümleri geldi bu Punk Rock grubunun. Hani önceden belirteyim, Punk Rock'ın pek bir hayranı değilim. Ama Les Savy Fav ne yapıyorsa beğendiriyor bir şekilde bana kendini. Bunda parçaların sözlerinde hem geçmişte yazdıkları şarkılara, hem de kendilerine gelen eleştirilere değinmek de yer alıyor. Bu sempatik atışmalar oldukça sıcak bir ortam yaratıyor.

Müzikal açıdan da New York'tan gelmenin belirli etkilerini görmek mümkün. Hani birçok noktada gerek Funk, gerekse Disco kültürünün verdiği o "Haydi eğlenceye" hissiyatı var. Chk Chk Chk ve LCD Soundsystem'da da gördüğümüz bir yaklaşım ve hepsi kendi türlerinde önemli yerlerde. İngiliz pesimizminden uzak. Hah işte bunu seviyorum galiba ben.

Albüm genelinde güzel ve eğlenceli. Dozajını iyi ayarlayarak sunmuşlar ama açık olan nokta canlı performanslarda kesinlikle bu dozajı artırabilecek yapıda parçalar. En iyi albümleri değil bence ama bu iyi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. E albümde nazar boncuğu olmaz mı, tabii var, "Comes & Goes". Apaçık bir gereksiz parça.

Bu New York'lular işini biliyor. Aralıklarla albüm çıkarıyorlar sanki yılı parsellemiş gibi. Sırayla da almak gerekiyor çünkü dinlettiriyorlar, aldırıyorlar. Daha fazla söze ne hacet.

MP3: Les Savy Fav - The Year Before The Year 2000
MP3: Les Savy Fav - Patty Lee

Les Savy Fav'in resmi sitesi
Les Savy Fav @ MySpace
Albümü satın almak için

16.12.07

2007'nin Kayıpları - Losers Of 2007

Herkes gider Mersin'e, biz gidelim tersine. 2007'nin en iyilerinden bahsetmeden önce en büyük hayalkırıklıklarıyla başlıyoruz. Daha sonra önce 2007'nin Parlayan Yetenekleri'yle devam edip en sonunda geçen sene olduğu gibi bu sene de belirli katılımcıların oylarıyla bir 2007'nin En İyileri listesine ulaşacağız. Belirteyim, aşağıdaki sıralamalar tamamen listede yer alan grupların gönlümdeki yerlerine bu seneki çalışmalarıyla vurdukları sekteyle alakalıdır. Yoksa kimseye kıllığım falan yok. Hatta birçoğunun hayranıyım, yeni albümleri çıksa yine alırım (Salak mıyım neyim?).

1) Chris Cornell - Carry On: Be hey sen ki yıllarımızı o güzel sesinle geçirdik, sen ki kızları gerek duruşunla gerek sesinle gerek gözlerinle kendine hayran bıraktın. Sonra da gel onca efsanevi çalışmadan sonra bu albümü çıkar. Üzgünüm ama benim gönlümde de ayrı bir yeri olduğundan bu albüm sonrası 2007'nin en büyük hayal kırıklığı Chris Cornell oldu.

MP3: Chris Cornell - Scar On The Sky

2) Andrea Corr - Ten Feet High: Aşıktım ona bir zamanlar ben. Zaten The Corrs dinleyip ona vurulmamış olan da azdır herhalde. Neyse velhasıl güzelimiz güzidemiz ilk solo albümünü çıkardı. E başarılar dileriz derken o ne? Ona buna benzeme çalışmaları arasında müzik fukarası bir albüm. Kendisine gümüş madalyayı takıyoruz efendim. Başarısızlığının da bu albümle son bulmasını diliyoruz ve eski formuna kavuşmasını bekliyoruz.

MP3: Andrea Corr - Shame On You (Mesaj da var dikkatini çekerim)

3) The Chemical Brothers - We Are The Night: Bu albüm aslında bir önceki albümün devamı olarak bizim zibidi kimyagerlerin döneminin sonunun geldiğini işaret ediyor. Lise ve Üniversite çağımızın bu popüler grubu artık fark etmeli gelinen noktayı. Gittikçe daha çok üzüyor bizleri, gittikçe daha da kayboluyor. Rock Werchter'deki konserlerinde de izleyicilerin diğer sahneyi tercih etmesinden de anlamışlardır diye umuyoruz ve bronz madalyayı takıyoruz. Bu arada daha B-Sides'ı dinlemedim bir gruptan 2 albüm koymayayım buraya diye.

MP3: The Chemical Brothers - The Pills Won't Help You Know

4) Kaiser Chiefs - Yours Truly, Angry Mob: Geldik pohpoh krallarına. Aslında bu listede olmaması da gerekebilirdi. Kaiser Chiefs'ten ne bekliyordun da bulamadın diyenler olabilir. En azından bir şeyler bekliyordum. Ana okulu şarkılarını derleyip önümüze koymuş gibiler. O şarkılarda bile bir mesaj olur. Bunların şarkılarında o da yok. Rezalet. Madalyalar bitti, ilk odunu Kaiser Chiefs alıyor. Tebrikler.

MP3: Kaiser Chiefs - Boxing Champ*
MP3: Kaiser Chiefs - Love's Not A Competition (But I'm Winning)*

5) M.I.A. - Kala: 2 şarkıya 1 albüm. Yer miyiz? Yiyen var valla. Devrimci bir buhranla girdi kardeşimiz müziğe. Devrimcilik çok hızlı yerini bırakmış banalliğe. Hadi abi elini çabuk tut albüm çıkaralım 2 yıl oldu mantalitesi daha böyle birçok potansiyeli yok edeceğe benziyor. Neyse biz devam edelim. 2. odunu da verdik nasılsa.

MP3: M.I.A. - Jimmy

6) Bruce Springsteen - Magic: Şimdi saygısızlık yok. Odun falan da yok. Çimdik atacağım The Boss'a. İncelememde de söylemiştim, ben onu dinleyerek büyüdüm ve albüm beklentilerimi karşılamadı. Yamuk yumuk laf yok, hepsi bu kadar.

MP3: Bruce Springsteen - Terry's Song

7) Jean-Michel Jarre - Teo & Tea: Yaşından başından utan be kardeşim. The Boss'a laf etmedim diye yırtacağını sanıyorsan yanılıyorsun. Bu albüm nasıl maymunluktur anlamadım valla. Hiç yakışıyor mu? Senden Oxygene'i dinleyen bir neslin karşısına böyle bir albümle nasıl çıkarsın? Çıkarsan da böyle odunu sırtına yersin. Çıkarma albüm malbüm, ben Oxygene dinleyeceğim, Mısır'daki konserini izleyeceğim. Lütfen.

MP3: Jean-Michel Jarre - Fresh News

8) Roisin Murphy - Overpowered: Ver gazı, ver gazı. Güzelim Moloko geldi bu hale. Tamam albümde güzel 2 tane parça var. Hakkını yemeyeyim. De 2 parçalık albüm çıkarmadı. 11'de 2 oldukça düşük bir yüzde. Serbest atışlarda %50 atıyoruz diye Milli Basket takımını nasıl eleştiriyoruz unuttun mu Roisin? Sus şimdi otur yerine. Olmadı. Geri dön Moloko'ya, yine gelin konser verin Maslak'ta, başımla beraber geleyim.

MP3: Roisin Murphy - Cry Baby

9) Queens Of The Stone Age - Era Vulgaris: Hani asla küçük görmekle alakası yok ama Rock Werchter'de Qotsa konserinde uyudum dinlenmek için. Sebebi de yeni albümü çalacağız demeleriydi konser başında. Sonra kalktım, sordum nasıldı diye, dinleyen yoktu çevrede. Başka söze gerek var mı bilmiyorum.

MP3: QOTSA - Into The Hollow

10) SuperMayer - Save The World: Bu noktada hayal kırıklığı tamamen bu ikilinin ayrı ayrı yeteneklerinden kaynaklanıyor. Birleşince böyle saçma sapan olacaklarını bilseydim doğrudan giderdim Berlin'e söylerdim. Çocuklar siz ayrı takılın, grup olduğunuzda rezalet oluyorsunuz diye. Roisin gibi albümde 2 parça var sadece. Gerisi çöp. Özentilik ayağına rezil edilmiş bir beklenti silsilesi. Öyle Super Hiper ayaklarıyla müzik olmuyor.

MP3: SuperMayer - The Lonesome King

Not: Bon Jovi, Lost Highway albümüyle ve Marilyn Manson, Eat Me Drink Me albümüyle bu listede yok çünkü kendilerinden zerre kadar umudum kalmadı artık.

* Aralarında seçim yapamadım. Siz seçim yapabilirseniz söyleyin.

15.12.07

Kısa Kısa Albümler... (16)

Klaus Schulze - Kontinuum (Synthetique, 2007)

Klaus Schulze geçirdiği ağır hastalıktan sonra kendine gelmişti. Onunla röportaj yaparken eski sağlığına kavuşmaya yakın olduğunu ve yeniden stüdyoya döneceğini de iletmişti. Sonucu da karşımıza Kontinuum albümü olarak çıktı. Albüm 3 parçadan oluşuyor ama üçü de destansı uzunlukta. Burası şaşırtıcı değil zaten. Albümde minimalizm ve ambient yoğun bir bileşimde. "Sequencer" Ortaçağ'ı andıran melodisiyle minimalizmin doruklarında. "Euro Caravan"'da yine vokal kullanılıyor ancak ses öğesi olarak. Herhangi bir müzik aletinden farklı kullanımı yok Schulze için. The Orb ile dirsek teması var parçada. "Thor" ise biraz daha puslu bir havada. Depresif yönü var. Bir "X" değil ama güzel.

MP3: Klaus Schulze - Euro Caravan

Klaus Schulze resmi sitesi
Albümü satın almak için

Move D - Live At Johanneskirche (Rough Trade, 2007)

Move D'nin aslında 9 Eylül 2001'de düzenlenmesi planlanan ancak İkiz Kuleler saldırısı sebebiyle ertesi güne ertelenen konserinin kaydı olan albüm. Performansta "Twin Towers" adlı bir parça olması da ayrı bir tesadüf. Performans çok başarılı ki zaten Move D'nin canlı performanslarda ve canlı prodüksiyonlarda yeteneği tartışılmaz. Pete Namlook'la birlikte çıkardıkları albümlerin çoğunu da canlı performans olarak kaydediyorlar. Zaman zaman hareketlenen ancak temeline Ambient ekseninde güzel bir dinleti sunuyor albüm.

MP3: Move D - Zone Red
MP3: Move D - Zug

Move D @ MySpace
Albümü satın almak için

Move D & Pete Namlook - Raumland Exploration (Fax, 2007)

Bu projeleri çerçevesinde 13. albümlerinde buluşan ikili yine canlı performans olarak kaydedip sonra üzerinde son dokunuşları yaptıkları yeni bir albümle karşımızda. Ambient ve Acid'in buluştuğu "Exploration I"'den başlayarak pek ısınamadığım "Exploration II"'yle devam eden, ritmi değiştirmeden geçtiği "Exploration III"'le korku filmlerini andıran (Biraz Thriller tadı da aldım vokalden), son olarak da "Exploration IV" ile yine özüne dönen bir albüm. Son parçada minimalizme de göz kırpmışlar.

MP3: Move D & Pete Namlook - Exploration I

Pete Namlook resmi sitesi
Albümü satın almak için

14.12.07

Jean-Jacques Perrey & Luke Vibert - Moog Acid (Lo Recordings, 2007)

Jean-Jacques Perrey elektronik müzik konusunda erken dönem çalışmalarına sahip başarılı bir isim. Özellikle Fransa'da elektronik müziğin bir kültür olarak yerleşmesinde çok değerli katkıları oldu. Luke Vibert ise çeşitli projeleri ile İngiltere'den gelen elektronik müziğin geleceğe dönük yüzünü bize sunuyor. Her zaman yenilikçi çalışmalarıyla dikkat çekiyor.

2001 yılında tanışan elektronik müziğin iki ucundaki yetenekler o zamandan başlayarak birlikte nasıl bir albüm çıkarabilecekleri üzerine çalışmalar yapmışlar. Sonuç ise bu yılın Eylül ayında karşımıza çıktı.

Luke Vibert'in Acid Devrimi'nin 20. yılında bize Acid tarzında sunduğu 3. albüm oldu bu. Albümün adı da zaten doğrudan "Moog Acid" ismini taşıyor. Bunun yanında hem JJP'nin hem de LV'in seslerinin de konuşma babında parçalar içerisinde ses kesiti kıvamında yer alması.

Albüm ikilinin tüm yeteneklerini bir potada eritmesiyle müzikal açıdan dışarı fışkıran bir memba gibi. Tür açısından çok çeşitli bir sentez var. Luke Vibert'in her zaman bize sunduğu Ingiliz kültürü tandanslı elektronik müzik altyapıları JJP'nin Moog ustalığı ile birleşerek farklı bir yapıya bürünmüş. Bunun yanında deneysellik açısından Funk'tan, DnB'e, Oldskool Electro'dan Big Beat'e kadar uzanan bir yapıda.

Albümdeki Moog melodileri inanılmaz derecede güzel bezenmiş. Bir bakıma 60'ların ve 70'lerin Space Music'ini andırsa da hiçbir yabancılık çekilmiyor günümüz şartlarında. Bazı noktalarda Hague konseptini andıran Electro Disco'lar insanı tebessüme yöneltiyor "Analogue Generique"'te olduğu gibi. Legowelt imzası olsa pek şaşırmayacağım bir çalışma.

Albümün her yerinden üretkenlik fışkırıyor. Parçaların bir seferde yapılmadığı da tür de kullanılan aletlerin değişkenliğinden anlaşılıyor. Bu da albümde kısır döngüyü engelleyip zenginliği artırıyor. "Dream 106" çevresindeki tüm parçalardan bu şekilde sıyrılmış.

Her şekilde tavsiye edeceğim bir albüm ve yılın ağırlığını hissettiren çalışmalarından biri. Geçmiş ve geleceğin güzel bir kombinasyonunu sunuyor Monsieur Perrey ve Mr. Vibert.

MP3: Jean-Jacques Perrey & Luke Vibert - Schwing
MP3: Jean-Jacques Perrey & Luke Vibert - Analogue Generique

Jean-Jacques Perrey'nin resmi sitesi
Luke Vibert @ Warp Records
Albümü satın almak için

11.12.07

Karlheinz Stockhausen - 20. Yüzyılın Hocası

Geçtiğimiz hafta hayata gözlerini yuman amansız bir üstad bu yazının konusu. Çoğu kişinin adını bile duymadığı ancak çalışmalarıyla Pop müziğin bile bugün geldiği noktada önemli katkıları bulunan bir müzik adamı kendisi. Böylesine ulvi hangi müzik adamı hayata gözlerini yumsa içim burkuluyor ancak kendisini geç tanıdığım için duyduğum pişmanlıktan ötürü olsa gerek, bu anma yazısını yazma ihtiyacı hissettim.

1. Dünya Savaşının ile 2. Dünya Savaşı'nın tam ortasında dünyaya gelen Karlheinz Stockhausen (KS) genç yaşta önce annesinin akli dengesini kaybetmesi ve hastaneye yatması, sonrasında da 2. Dünya Savaşı sürecinde ciddi travmalar yaşar. Önce gelen savaş, arkasından müttefik kuvvetlerin ağır bombardımanı ve sokakta gördükleri zaten duygusal karşamada olan bu genç adamı çok etkiler. Savaşın bitiminde babasının geri dönmeyişi de son darbeyi vurur. İleriki dönemlerde bir röportajında deneyselliğe bakış açısının bu dönemin travmalarının eseri olduğunu iletecek, müziğe bu kadar bağlanmasının ve eğitime bu kadar önem vermesinin de bu dönemde yaşadığı yalnızlık olduğunu anlatacaktır.

Travmatik ortamdan sonra savaş bittiğinde Almanya'nın yeniden yapılanma sürecinde de kendisini doğrudan farklı bir dünyaya atar ve müziğin içinde bulur. Öncelikle 7 yaşından beri çaldığı piyanoya sarılır. Müzik pedagojisi bölümünü bitirdikten sonra Müzikoloji ve Psikoloji bölümlerini de bitirir ve daha sonra 1950 yılında besteciliğe yönelir. Her ne kadar çok fazla tartışılmadıysa da deneysel çalışmalarının psikolojik etkileri üzerinde de çalışmalar yapar. Ayrıca elektronik müziğin zihinsel hastalıklar üzerindeki etkilerini de ses dalgaları denemeleri yaparak inceler. Ama şimdi konuyu dağıtmayalım.

KS besteciliğe başladığı dönemde Messiaen'den çok etkilenir ve ilk dönem çalışmalarında bu açıkça görülür. Sonraki dönemde besteleri yoğunlaştığında Edgar Varese ve Anton Webern'in etkileri de ortaya çıkar. Ayrıca bu dönemde Varese'nin çalışmalarını inceleyerek teorisyenliğe adım atar. 12 ton tekniğine karşı gelir ve bununla alakalı bazı besteler yapar, adını ise "Noktasal müzik" koyar. Özellikle Klavierstück IV bu konuda örnek sayılabilecek bir eserdir.

1953 yılında Paris'e taşınmasıyla elektronik müziğe adım atar ve daha sonra aletorik üzerinde yoğunlaşarak yeni istatistiksel kriterleri belirler. Bu döneminden doğan türler arasında Musique Concrete ve Electronic Tape Music yer alır. Ancak bu dönemde müziğe yönelik matematiksel bakış açısı yoğun biçimde eleştirilmektedir. Dönemin klasik müzik bestecileri birçok ortamda KS'yi müziğin doğasını bozmakla ve materyalleştirmekle suçlarlar. Ancak o müziğin belirli bir teorik temel üzerinde oturması gerektiğine inanır ve tüm akımlarda da yazılıp çizilmediyse de teori olarak değil ama prensipler olarak birçok noktanın sınırlandırıldığını anlatır.

Velhasıl daha sonra benim çok ilgimi çeken çalışması "Sanatçının performansının ve performansın olduğu yerdeki koşulların genel performans üzerindeki değişken etkisinin besteye yansımaları" ortaya çıkar. Bunun adını "Variable Form" koyan KS, farklı bakış açıları ve deneylerle bu konuyu inceler. Daha sonra akustiğin etkilerini de denklemin içine katar. 1959'da yazdığı "Zyklus" adlı kompozisyonda parçanın herhangi bir sayfasından başlayıp bitirebilir, notaları tersten dahi çalabilirsiniz. Bu eserin temelini de değişkenlik prensibi temelinde "Variable Form" olarak hazırladı. Elbette gerçekten uç bir örnek olsa da aslında Zyklus'un temelinde bugün birçok noktada amatör olarak şahit olduğumuz performans farklışalımını görebiliriz. Konu teorik yaklaşım olduğundaysa KS'in yaklaşımı sınırları çizme açısından önemli bir yer teşkil eder.

1960'lar KS'nin genel olarak vokal temelli kompozisyonlara ağırlık vermesiyle geçti. Bu dönemde ilk canlı elektronik müzik albümü yaparak tarihe geçti. Bunu teyp çalışmaları izledi. 1970'lerde ise teorisyenliğine geri dönüşünü formülalara bağlı kalarak yaptığı bestelerle gösterdi. Tek, çift ve üçlü melodili çalışmaları hazırladı. Günümüzde Susumu Yokota son iki albümünü hala bu üç melodili çalışma prensibi altında hazırladığına göre KS'nin izdüşümlerinin ne denli uzağa yayıldığını anlamak zor olmasa gerek. Ayrıca KS'nin bu dönemde hazırladığı "Tierkreis" ve "In Freundschaft", onun en çok çalınan eserleri olarak dikkati çekti.

80'lerden itibaren çalışmalarını seyrekleştiren ve kendini gittikçe akademisyenliğe ve eğitime adayan üstadın bu dönemdeki en ünlü eseri 7 operalık serisi oldu. Her güne ait bir motifle birlikte opera besteledi ve üç melodi prensibinden yola çıkarak bu besteleri üç kişi, Eve, Lucifer ve Michael karakterleriyle donattı. Özellikle bu opera boyunca insan sesine yaklaşımı dönemin bir diğer dikkat çeken Alman bestecisi Klaus Schulze ile benzerlik taşıyor. İnsan seslerini sadece bir enstrüman olarak kullanan KS, genel kompozisyondaki duruşlarını değiştirdi. Günümüzde bu teknik özellikle Kuzey Amerika'dan yayılan Minimalist Tekno ve Micro House akımlarında ciddi biçimde yer buldu.

Tüm bu çalışmaların ötesinde 1950'lerin ortasından itibaren yeni sanatçıların eğitimine kendini adadı. Deneyselliğe ve sadeliğin karmaşasına verdiği önem onun yetiştirdiği birçok sanatçının daha sonra Minimalizm akımının temellerini atmalarına yol açtı. Öğrencileri arasında bu noktada en çok dikkat çeken isim La Monte Young oldu. Bir diğer öğrencisi Holger Czukay ise Krautrock'ın efsanevi temsilcisi ve birçoğumuzun "Ege Bamyası" albümüyle tanıdığı Can adlı grubu kurdu.

Diğer öğrencileri ise gerek klasik moderne gerekse deneysel klasik müziğe sayısız katkı yaptılar. Bu arada KS ise toplamda 4 tane şeref madalyasına ve 50'den fazla onur ödülüne layık görüldü.

Aşağıda yazıda bahsetmiş olduğum Klavierstück IV adlı çalışmasını, ayrıca farklı albümlerden çeşitli çalışmalarını da bulabilirsiniz.

MP3: Karlheinz Stockhausen - Klavierstück IV
MP3: Karlheinz Stockhausen - Himmelfahrt - Bar 1 Moment 1
MP3: Karlheinz Stockhausen - Himmelfahrt - Bar 119 Moment 8
MP3: Karlheinz Stockhausen - Himmelfahrt - Bar 414 Moment 24
MP3: Karlheinz Stockhausen - Freude - Bar 1
MP3: Karlheinz Stockhausen - Freude - Bar 140
MP3: Karlheinz Stockhausen - Freude - Bar 255

Karlheinz Stockhausen'in albüm ve bazı plaklarını resmi sitesinden satın alabilirsiniz. Ayrıca sitede gerek provalardan gerekse derslerinden çeşitli video kayıtlarını da indirip izleyebilirsiniz.

Karlheinz Stockhausen'in UCLA'de verdiği dersin kayıtlarını da buraya tıklayarak dinleyebilirsiniz.

Karlheinz Stockhausen'in resmi sitesi
Karlheinz Stockhausen'in albümlerini almak için

8.12.07

Karlheinz Stockhausen aramızdan ayrıldı

Ünlü Alman besteci ve teorisyen Karlheinz Stockhausen 79 yaşındayken 5 Aralık günü hayata gözlerini yumdu. Elektronik müziğin bugünkü oluşumunda önemli emeği geçen bir müzik adamıydı kendisi. En kısa zamanda hakkında bir yazı ile kendisi burada da hakettiği gibi anacağım.

Ay Tutulması - Kasım 2007

Kasım ayında incelediğim albümlerden seçtiğim parçalar için buyrunuz. Bu bölümle ilgili olarak da Misak Tunçboyacı'nın Dinamo FM'de Pazartesi akşamları 22:00-23:00 arasında yaptığı Deuss Ex Machina programına konuk oldum ve bu her Ay Tutulması için düzenli olarak devam edecek. Herkese iyi eğlenceler.

1) Dave Gahan - Deeper And Deeper
2) Federico Aubele - La Esquina
3) Mando Diao - If I Don't Live Today,I Might Be Here Tomorrow
4) Jose Gonzalez - Down The Line
5) Daft Punk - Around The World / Harder, Better, Faster, Stronger
6) Dave Gahan - Use You
7) Uusitalo - Korpikansa
8) Orgone - Who Knows Who
9) Federico Aubele - Maria Jose
10) Luke Vibert - Comfycozy
11) Coburn - We Interrupt This Program (Stanton Warriors Remix)
12) Rigmor Gustafsson - Voodoo Skills
13) Roisin Murphy - Primitive
14) Seal - Immaculate
15) The Killers - All The Pretty Faces

Paul Potts - One More Chance (Sony, 2007)

Bir süre önce liseden bir abimin listemize gönderdiği bir e-mailde bir adamın hikayesi vardı. Bu adam 37 yaşında ciddi anlamda özgüven eksikliği yaşayan bir telefon satıcısıydı ve Britain's Got Talent (Bir nevi Popstar) yarışmasında karşısındaki jüri üyeleri ve seyircilerin önünde opera söyleyeceğini iddia ediyordu. Dürüstçe söyleyeyim, kahkaha atmayı beklerken kendimi ağlıyor halde buldum. Özgüveni eksik o adam söylemeye başladığında jüri üyeleri apıştı kaldı, bir tanesi ağladı, seyircilerden salya sümük olanlar oldu. Playback bile zannettim ama değildi.

Müzik bir kültürdür, yaşam biçimidir, hayata bakış açısıdır. Misak'ın söylediği gibi "Müzik asla sadece müzik değildir." Doğrudan aklıma bizim o sesi gür türkücülerimiz, arabesk sanatçılarımız geldi. Popstar yarışması geldi, onun türevleri geldi. Aptal saptal konuşan jürilerimiz geldi. Adam öldüren birine acıyıp söyleyişine değil boynu büküklüğüne oy atan insanımız geldi.

Jüri farkını en rahat şöyle açıklayabilirim, kimse Paul Potts'a her türde şarkı söyleyebilmen lazım demedi bizdeki gibi. Adam dilediğini söyledi. Böyle de olması gerekiyor. Biri arabesk söyleyerek giriyorsa yarışmaya tüm yarışma söyleyebilir. Adam sahneye çıkma eğitimi almıyor. Arabesk'te bile tam düzgün söyleyemeyen Bayhan'ı nasıl maymun ettiklerini hatırlıyorum. Sözlük'te de söylemiştim, adamın tarzı pili biten walkman'e benziyor.

Albüm boyunca Paul Potts adlı yeteneğin içindeki o müzik sevgisiyle ne derece etkileyici olabileceğini dinledim. Daha önce girdiği başka bir yarışmada kazandığı 8 bin Sterlin'i düşünmeden opera derslerine yatıran bu adam idealine doğru hiç şüphe duymadan ilerlemiş.

Albüm, yarışmada elemede ve finalde söylediği Nessun Dorma ile açılıyor. Ayrıca Everybody Hurts, My Way ve Time To Say Goodbye'ın Italyanca versiyonları var. Tabii unutmadan Amapola ve Caruso'yu da atlamamış. Çok güzel bir yorum. İtalya'da aldığı opera eğitiminden sonra Pavarotti'nin onu neden beğendiğini anlamak zor değil albümü dinledikçe.

Ancak albüme sadece müzikal anlamda bakmadığım için çok daha önemli bir yerde benim açımdan. Umarım dinlersiniz ve bir yeteneğin hayalleri için her şeyi göze aldıktan ve hiçbir adımdan geri kalmadıktan sonra nerelere gelebileceğine siz de şahit olursunuz.

MP3: Paul Potts - Nessun Dorma
MP3: Paul Potts - Everybody Hurts (Ognuno Soffre)

Video: Paul Potts Britain's Got Talent elemelerinde

Paul Potts resmi sitesi
Albümü satın almak için

5.12.07

Public Enemy - How You Sell A Soul To Soulless People Who Sold Their Soul (Hip-Hop Records, 2007)

Bring Tha Noiiiiizeeeee!!! Gelmiş geçmiş en efsanevi müzik grupları arasında 44. yer alan PE'den bahsedeceğim. Haliyle en önemli Hip Hop grubu olarak anıldıklarını da söylememe gerek yok bu noktadan sonra.

Aslında yeni albümlerinde bunu iyice ortaya koyuyorlar "Can You Hear Me" adlı parçada. "Hip Hop'u TRL'de keşfedildi zannedenler, utanmanız gerekiyor. Zaten benim adımı da bilmezsiniz." Bu laf geçirmelerin en nazik versiyonu diyebiliriz. Genelde özellikle ırkçılık, politika ve basına boylu boyunca giriştiklerini söylemek mümkün. Explicit Lyrics taşımayan albümleri yoktur herhalde.

Neyse PE hakkında aslında çok şey söylemeye gerek yok. Run DMC ve Beastie Boys'un temel ilham kaynakları desem yeter mi acaba? Yetmediyse A Tribe Called Quest derim, The Jungle Boys derim ve daha birçok efsane sayabilirim. Ama işin daha ilginç bir yönü var. Grubun İslami yönü de pek hafif değil. Hatta Louis Farrakhan PE'nin sözlerini birçok konuşmasında aralara sıkıştırıyor. Küfürsüzleri tabii.

Açıkçası PE'nin son 3 albümüyle aram çok iyi olamamıştı. Ama artık bunların hiçbirinin önemi yok. Yeni albümleri ile bize gerçek Hip Hop'u sunan grup geçmişi tek kalemde silmemi sağladı.

Albüme 3 kültürden şöyle yorumlar gelebilir:

Amerika - That's HUGE!!!
Ingiltere - MASSIVE!!!
Türkiye - Vay be!

Albüm aynı ismi taşıyan parçayla başlıyor ve gelişine vurmaya başlıyorlar. Toplumdaki tüketim çılgınlığından kıçında başında altın taşıyan Rapçilere kadar durmadan vuruyor. "Black Is Back"'te ise 20. yıllarında geri dönüşlerini kutluyorlar. Rock ekseninde gelişen bu Hip Hop parçada aslında PE'nin gerçek özelliğini görüyoruz. Hip Hop'u tanımlayan ve bununla yetinmeyip müzikal açıdan Free Jazz, Hard Funk ve Rock'ı işin içine sokan bir grup.

Albümün neresine değinsem ne yapsam şaşırdım. Ama işin özü uzun zamandır unutulan bazı erdemleri hatırlatmak, hatta insanların kafasına çakmaya çalışmak temeli oluşturuyor. Bu yaşadıkları köklerine dönüş içerisinde sürekli mesaj veren bir yapıdalar. Müzikal anlamda ise son damlasına kadar etkileyici bir hava var. Tüylerin diken diken olmaması imkansız.

Hip Hop'un eline mikrofon alıp otantik bir melodi önünde bıdı bıdı konuşan altın kaplı bir adamdan ibaret olmadığına inananlar için bir kurtuluş bu albüm. Mutlaka dinlenesi.

MP3: Public Enemy - How You Sell A Soul To Soulless People Who Sold Their Soul?
MP3: Public Enemy - Can You Hear Me Now?

PE'nin resmi sitesi
Public Enemy @ MySpace
Albümü satın almak için

3.12.07

Andrea Corr - Ten Feet High (Wea, 2007)

Corr ailesinin bir zamanlar umarsızca hayran olduğum güzel dişisi Andrea Corr var sırada. Zaten The Corrs'u dinleyip 4 kardeşten (Biri erkek) birine hayran olmayan azdır. Kimi baterist kardeşe, kimi kemandaki büyük ablaya, kimi de abiye hayrandı.

Aslında bir The Corrs hayranı olarak Andrea'nın ilk solo albümünü uzun bir süre kaçırmışım. Sonra yeni çıktı zannedip atladım, baktım Mayıs ayında çıkmış. E biz de yaşlanıyoruz. Artık takip edeyim derken aradan kaçanlar oluyor.

The Corrs'un tarzı İrlanda folk musikisiyle pop ve zaman zaman rock'i birleştirmekti. Bu karmaşımdan ortaya çıkardıkları sonuç ise büyük bir dinleyici kitlesiyle sonuçlandı. Andrea Corr'dan da benzerini bekliyordum ben. Albümde birkaç parça hariç bulamadım. Hayal kırıklığı da burada başladı.

Albümde görüldüğü üzere Andrea'mız biraz Kylie Minogue'luğa biraz Roisin Murphy'liğe soyunmuş. Ama hiç olmamış. Yakınından bile geçememiş. Bilmediğin kıyafeti giymeyeceksin. Üstüne oturmayabilir.

Albümün başı rezalet. "Hello Boys" çok ucuz bir pop çalışması. "Shame On You"'yu girmeye bile gerek yok. Aman tanrım. Albümün başında tüm olumsuzluklar ard arda geliyor. 8. parçaya gelene kadar dinlemeye değer hiçbir şey yok. 8'de karşımıza "This Is What It's All About" geliyor akustik gitar eşliğinde. Hani elle tutacağım bir şey çıktı. Bu kız böyle değildi yahu diye düşünürken sakinleştim. Sesinin ve yorumunun güzelliği ortaya çıktı. Ama hemen ardından "Take Me I'm Yours" gelip tüm moralimi bozdu yine. Çöp. "Stupidest Girl In The World" de hani idare ediyor ama genele baktığımda dinlenmese çok daha iyi olur. Gözlerimi kapayıp albümü bir kenara koymaktan başka çare yok. Yazık. Aşkımız burada bitti güzel Corr. Sen gruba geri dön olmayacak böyle. Valla.

MP3: Andrea Corr - This Is What It's All About
MP3: Andrea Corr - Stupidest Girl In The World

Andrea Corr @ MySpace
Albümü satın almak için Ideefixe'e buyurun

2.12.07

Wallis Bird - Spoons (Island, 2007)

İrlanda'nın dünyaya katkıları Bono, Cranberries ve Intel'le sınırlı kalmıyor. Şimdi de karşımıza 24 yaşında geleceğe umutla bakacak bir sanatçı daha çıkardılar, Wallis Bird. Hem de şirin, yumurcak bir tarzla.

Ama yazdığı parçalara ve vokalinin yapısına baktığımızda pek de öyle yumurcak havası yok. Gayet olgun bir yapıda. Hani ilk albüm için beklentilerin kesinlikle üzerine kalıyor. Folk'a biraz daha yeni bir bakış açısı getirerek yerleştirmiş yazdığı parçaları albüme.

Şöyle geriye bir adım atıp dinlediğimde parçalardaki enstrümental zenginliği saygıyla karşıladım. Buna en iyi örnek "6 Ft 8". Prodüktörü kim bilmiyorum ama eğer biri parmak sokmadıysa helal bu kıza.

Açıkçası Folk'a ağırlık verdiği noktalarda benim diyen Amerikalı Folk vokalistlerine taş çıkartıyor. Ha İrlanda'dan bunu yapması daha da dikkat çekici. Ama "Slow Down"'u dinlerken gerçekten bu söylediğimi anlayacaksınız. "You Are Mine" da benzer bir tepki yaratıyor insanda.

Şu ana kadar verdiği konserlerle alakalı edindiğim tepkiler ise çok güzel. 11 parçalık albümünde boş hiçbir çalışma olmamasının verdiği bir performans listesi var ve bunu insanlara çok güzel zaman geçirecek şekilde düzenlemiş. Bu daha da iyi bir haber.

Albümde beni en çok eğlendiren ise "Blossoms In The Street" oldu. Gamzeli bir insan olarak aklıma direk sokakta sırıtarak dolaşan Wallis Bird geldi etrafa neşe saçarken. E yumurcak da zaten. Tam uydu bu. Evet. Diğer eğlence kaynağı ise garip şekilde sempatik "Country Bumpkin". Adı bile komik, kendisi ise buse zorunluluğu getiriyor dinlerken.

Gelecek açısından mutlaka dikkat edilmesi gereken bir isim. Şu an söz konusu olduğunda ise albümünün dinlenilmesi gerektiğini tüm gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Island Records'a da böyle güzel bir yeteneği bize sundukları için teşekkür etmek kalıyor.

MP3: Wallis Bird - Slow Down
MP3: Wallis Bird - Blossoms In The Street

Wallis Bird'ün resmi sitesi
Wallis Bird @ MySpace
Albümü satın almak için

30.11.07

Mando Diao - Never Seen The Light Of The Day (EMI, 2007)

Mando Diao adından anlaşılamayacağı üzere İsveç'li bir grup. Aslında 1995'e dayanan geçmişlerinde ilk albümlerini 2003 yılında çıkardılar. Ancak ilk albümleri "Bring 'Em In"'in arkasından herşeyin hızla gelişeceği kesindi. 2004'te "Hurricane Bar" albümlerini de koydular masaya. Tamam dedik sustuk. Oluyor bunlar.

Çok güzel. Oh. Indie Rock açısından genelinde eskiye oranla daha zayıf olarak nitelendireceğim bir yılda yüzümü güldüren birkaç albümden biri. Eğlenceli, hareketli, enerji veren bir yapısı var. Her şeyden öte güler yüzlü. Müzik hem böyle, hem de güzel olunca bundan daha güzel keyif olur mu? Olmaz. Ha o Oasis kopyası diyenlere de buradan selamımı iletiyorum. Hadi len!

Albüm hareketli ancak birçok Indie Rock özentisi grup gibi fotokopi parça yapıları yok. Her parça başka bir grubu ya da başka bir duyguyu akla getiriyor. Ama tabii bunda gerek müzikal yapı, gerekse vokalin etkisi var. Vokal beni ciddi anlamda memnun etti. Zaten parçaların hepsi de Björn Olsson'a ait.

Albümün ilk üç parçası dakika bir gol üç yaptı. Çok başarılı ve hepsi de Single olarak çıkmayı hakediyor. Ha sonrası nasıl. Çok farklı diyemem. Zaman zaman Beatles'ı andıran bir moda giriyorlar, sonra dönüp Kaiser Chiefs'in 3 gömlek üstü bir hale bürünüyorlar, sonra klasik Rock havasını kokluyorlar. Folk Rock'a bile uzanıp Bob Dylan'cılık bile oynuyorlar. Delirmiş bunlar.

Albüm arada birkaç nazar boncuğu hariç baştan sona büyük zevkle dinleniyor. En büyük nazar boncuğu da ne işe yaramadığını anlamadığım "Macadam Cowboy". Onun haricindekiler ya güzel ya da çok güzel. Yok düzelteyim, çoğu çok güzel. Mutlaka dinlenesi bir albüm. Hadi Indie Rock kurtardın yine paçayı.

MP3: Mando Diao - If I Don't Live Today, I Might Be Here Tomorrow
MP3: Mando Diao - Mexican Hardcore

Mando Diao'nun resmi sitesi
Mando Diao @ MySpace
Albümü satın almak için (Amazon.com Aralık'ta satışa sunuyor, salak mıdır nedir / EMI umarım TR'ye getirir albümü)

28.11.07

Uusitalo - Karhunainen (Huume, 2007)

Üstad Sasu Ripatti yine boş durmadı. Uyuşturucudan kendini arındırdığından beri Vladislav Delay, Luomo ve Uusitalo takma adlarıyla bizi bombalamaya devam ediyor. Berlin'e yerleştiği günden itibaren minimalizmi daha farklı bir şekilde kucaklamasının yanında hala etkileyici orjinalliğinden ödün vermiyor.

Aslında albümü tee ne zamandır inceleyecektim. Ancak bir türlü fırsat olmadı. Bahane de yok hani. Misak'la da albüm üzerinde tonlarca kelam etmemize rağmen bir türlü dikkatimi toplayıp albüme hakettiği değeri veremedim sanırım burada. Neyse artık zamanı.

Uusitalo aslında Sasu Ripatti'nin canlı kayıt projesi olarak karşımıza çıktı ilk. Şimdi de 3. albümünde. Üvey babasının ünlü tiyatro oyunundan esinlenerek albüme bu adı koymuş. Anlamı da "Ayı Kadın".

Albümde minimalizmin dorukları bulunuyor ancak eski dönem minimalist çalışmalardan (Özellikle Ricardo Villalobos'un Dexter'ı desem anlayan anlar) alınan duygusal hazzı tekrar canlandırmayı başarmış. Günümüzün basitleşen çakma minimalizminden alabildiğine uzak durmuş. Basit vuruş yapıları üzerine tekrarlanagelen melodik dokunuşlarla yapılandırmış çalışmaları. Minimalizmin köküne saygı duruşu bir nevi.

Hani bu adama neresinden saygı duysam azdır. 1.5 aydır yapmayı kabul ettiği röportaj için soru göndermediğim için (Ki benim açımdan anormal bir durum, genelde dakiğimdir) "Nasılsın, iyi misin?" diye meraklanacak kadar düşünceli bir adam. Onca işinin arasında. Ben de anlattım işsel durumları ve güldü. Heyhat hayat. Albüm incelemesinin ortasında cort diye bunu niye yazdım ben de bilmiyorum.

Albümün 2. parçası "Korpikansa" ve 3. çalışması "Tohtori Kuka" minimalizm dersinde okutulması gereken iki şaheser. Arkalarından gelen "Konevitsa" da hiç geri kalmıyor. Bu albüm sonradan zıbıtan Gui Boratto'ya ise tez elden ulaştırılmalı. Minimal Tech House'muş. Yemeyin beni. Minimal budur.

Minimalizmi anlayış olarak belirleyen son dönemde elle avuçla tutulacak yegane albümdür kanımca. Muhteşem bir yapısallık, çok güzel kompozisyonlar ve Maradona'yı kıskandıracak ölçüde Tanrının Eli!

MP3: Uusitalo - Korpikansa
MP3: Uusitalo - Tohtori Kuka

Uusitalo'nun (Vladislav Delay) resmi sitesi
Uusitalo @ MySpace
Albümü satın almak için
Luomo - Paper Tigers'ın incelemesi

27.11.07

Daft Punk - Alive 2007 (Virgin, 2007)

Daft Punk elektronik müzik seven herkesin bildiği bir isimdir herhalde. Fransız Electro House ekolünü pop dünyasına taşıyan mihenk taşı tadında bir ikili. Bugüne kadar parçalarıyla bizleri coşturdular. Klipleriyle de hayran bıraktılar.

Ama her şey FG'nin Kuruçeşme Arena'da düzenlemiş olduğu Daft Punk konseriyle daha da bir anlam kazandı. Alive 2007 turnesi kapsamında ülkemize de gelen, bana en az 2 litre su kaybettirip ışık gösterileri sebebiyle apıştıran ikili bana göre Kraftwerk'ten sonra en güzel gecemi yaşattılar Türkiye sınırlarında. Parçaların düzenlenişi, insanların tepkileri ve gösteriler mükemmeldi. Herkesin bir ağızdan Technology diye bağırdığını hala dün gibi hatırlıyorum. Videosunu çekmiş olmam da bu açıdan faydalı tabii.

Ama Daft Punk bununla kalmadı. Paris Bercy'de verdikleri konseri hem Audio hem de Video olarak karşımıza çıkardılar. Kuruçeşme'deki konsere gidenler için söyleyeyim, Setlist aynısı. Ama dinlemekten sıkılamayacağınız için sorun yok.

DVD'yi zaten geçtim. Seyrederken kendinizden geçiyorsunuz. Hiç abartı yok. Son yılların en güzel şovlarından biri Dünya çapında. O görseller, görsellerin müzikle muhteşem birleşimi. Ayran ayran seyretmek kalıyor bizlere de.

İkili performans için Ableton Live'ı kullanmış. Kullandıkları Minimoog Voyager'lar ise yaklaşık 30 yıllık bir sistem ve Thomas Bangalter tarafından halen eşsiz olduğu düşünülerek yerleştirilmiş.

Daft Punk'ın albümlerinde yer alan parçalar iç içe geçmiş bir şekilde dinleniyor. "Around The World" 2 kere karşımıza çıkıyor albümde ama "Technologic"'in ses kesitleri orda burda şurda her yerde.

Konseri kaçıranlar için 2. kez eşşeklik etmeme şansı bu albüm. Konseri seyredenler için de anıları canlandırıp evde yine kendinden geçme fırsatı. Mutlaka ama mutlaka edinilmesi gerekiyor.

MP3: Daft Punk - Around The World / Harder, Better, Faster, Stronger
MP3: Daft Punk - One More Time / Aerodynamic

Video: Daft Punk - Around The World / Harder, Better, Faster, Stronger @ Istanbul Kurucesme Arena (23.06.2007)
Video: Daft Punk - Da Funk @ Istanbul Kurucesme Arena (23.06.2007)

Daft Punk'ın resmi sitesi
Daft Punk @ MySpace
Albümü/DVD'yi satın almak için (Henüz Türkiye'ye gelmedi)

Not: Videoları cep telefonumla çektim. Tüm parçaları kapsamıyor çünkü bir yere kadar dans etmeden dayanabildim. En azından DVD için bir fikir verebilir.

25.11.07

Equinox Günleri - Rigmor Gustafsson - Alone With You (ACT, 2007)

Isveçli caz vokalisti Rigmor Gustafsson ACT'ten yeni bir albüm çıkardı. Ancak albüm çıkmadan önce 7 Eylül'de Akbank'ın düzenlediği özel bir gece için Türkiye'ye geldi. Göremedik ama en azından gelmesine sevindik diyebilirim. Yeni çıkan albümündeki parçaları da seslendirmiş. Tabii daha önce 2004 yılında da gelmişti ancak o zamanlar henüz kendisiyle tanışmıyorduk, böyle samimi değildik.

2001 yılından beri Caz dünyasının gözünü üzerine çeken Rigmor, giderek yükselen bir kaliteyle çalışmalarına devam ediyor. "I Will Wait For You" adlı ilk albümüyle Almanya'da ödüle boğuldu, İsveç'te listelerde tepeye oturdu. Daha sonra ünlü Fransız besteci Michel Legrand'ın film müziklerine vokal yaptığı bir albüm çıkardı.

Yeni albümü Ekim ayının başında çıkan Rigmor Gustafsson yumuşak ama güçlü sesiyle dikkat çekiyor. Parça içerisinde Bülent Ersoy'un tabiriyle yürek isteyen nameler yapıyor. Yaptıkça da dinleyen kendinden geçiyor.

Albümde bazen sakince Caz, bazen Nu-Caz, bazen Funk eşlik ediyor güzel vokale. Eşlik ediyor çünkü her zaman önde Rigmor'un güzel sesi var. Şöyle akşam işten sonra yemekten önce elimize bir içki alıp dinlemek için ziyadesiyle uygun bir albüm. Günün yorgunluğunu alır hiç acımadan.

MP3: Rigmor Gustafsson - Voodoo Skills
MP3: Rigmor Gustafsson - Don't Do It Here

Rigmor Gustafsson'un resmi sitesi
Albümü satın almak için

24.11.07

Orgone - The Killion Floor (Ubiquity, 2007)

Funk. Bana göre sevmeyen ölsün denecek müzik tarzlarından biri. Orgone da yeni gruplar arasında bu 70'lerin kokusunu taşıyan müzik türünde başarılı işler çıkarıyor. Grubun adı da Funk hissiyatına uygun bir anlam içeriyor, "Evrensel Hayat Enerjisi". Funk da hayat veren, canlandıran, insana yaşadığını hissettiren bir tür.

Grup 70'lerdeki Funk'ın kökenine duyduğu saygıyı ve bağımlılığı albüm boyunca ortaya koyuyor. Bunun yanında Afro Funk ve Soul'dan aldıkları destekle de oldukça güzel bir tarz ortaya koyuyorlar. Dinlerken dönemin Disko'sunu hatırlatmayı unutmamışlar. Şöyle bazı anlarda "Soul Train" efsanesi akla geliyor. Parça yapıları da elle tutulur cinsten. Bazı noktalarda şapkam olsa çıkaracaktım hatta.

Albümün introsunu ve outrosunu saymazsak 15 parçalık cennetten kopma bir müzik bizi bekliyor. "Do Your Thing" gibi klasik parçaların yorumlaması da bu 15'in içinde hediye. Ama buna karşılık Alicia Keys'in yeni çıkan albümüne de 2 parça vermişler. Al gülüm ver gülüm, dinleyen mutlu.

Ya bir zamanlar Shaft diye bir dizi vardı, müzikleri ne güzeldi diyen insanlar! Alın size Shaft. Alın size Funk. Dinleyenleri mutlu etme garantisi. Garanti süresi 1 sonraki albüme kadar.

MP3: Orgone - Who Knows Who
MP3: Orgone - Funky Nassau

Orgone @ MySpace
Albümü satın almak için

22.11.07

Seal - System (Warner/Atlantic/Elektra, 2007)

Dünyanın en güzel kadınlarından biriyle evli olan ancak erkeklere gayet çirkin gelen 2 adamdan biri Seal (Seal Henry Olusegun Olumide Adeola Samuel) (Peh peh isme bak, Türkiye'de 10 kişiye isim çıkar bundan). Diğer zibidi de Christian Karembeu. Ama bize ne? Heidi Klum diye düşününce insan öyle diyemiyor. Yine de müzikal açıdan bugüne kadar bize verdiği mutluluklar sebebiyle Seal'i ayrı kefeye koyalım. Karembeu'nun oyunculuğunu da sevmezdim zaten. Onun kaçarı yok.

Seal denildiğinde ilk akla gelen parçaların başında "Kiss From A Rose" geliyor. Heidi Klum da bu parçaya düşmüş herhalde. Amma taktım. Neyse.

Baştan dürüstçe söyleyeyim. Seal'in öyle hayranı falan değilim. Evet gerçekten çok güzel parçalara ve yorumlamalara imza attı ama öyle takipçisi falan olmadım. Yine de "System" albümünün ilk solo albümü benzeri olacağını açıkladığında merak ettim.

Albüm kesinlikle Soul dünyasından biraz daha dans dünyasına geri dönüşünü işaret ediyor. Elbette hala Soul var gerek parça yapılarında gerek sirayet ettiği Seal'in vokalinde. Ancak özünde zamanının Lighthouse Family benzeri bir yaklaşım var. O grubu ve çalışmalarını çok sevdiğimden albüme ısındım.

Albümde 10 yeni parçanın yanında albümdeki "Amazing" adlı parçanın This White Duke düzenlemesi de yer alıyor. Kesinlikle orjinal albüm versiyonuna 10 basar. Albümün bütünlüğüne bile daha çok uyuyor.

Parçaların yapısı genel olarak basit ve rahatsız etmeyen bir vuruş yapısının üzerinde dingin bir melodiyle geliyor. Düzenlemeleri ya Tech House'a geçecek ya da Deep House'a dönecek gibi görünüyor. Tabii biri coşup tamamen parça yapısıyla oynamazsa.

"Wedding Day" ve "Immaculate" elektroniğin yoğunlaştığı Trip Hop yapısıyla farklılaşıyor albümde. "Rolling" ise akustik havasıyla ve elektroniğe kaymayan yapısıyla bir "Kiss From A Rose" denemesi ilk albümde olduğu gibi. Resmen teorik açıdan kopyalama yapmış.

Albüm istisnalar haricinde aynı yapıda başlıyor ve bitiyor. Seal'in o güzel ve sisli vokaliyle parçalar güzel bütünleşiyor. Lighthouse Family yokken iyi bir alternatif olarak dinlenebilir.

Seal - Amazing (Thin White Duke Edit)
Seal - Immaculate

Seal'in resmi sitesi
Albümü satın almak için

20.11.07

Federico Aubele - Panamericana (Eigteenth Street, 2007)

Gotan Project'i özleyenler için dönemsel olarak ilaç olan isimlerden biri Federico Aubele. Tarz olarak Tango, Dub Reggae ve Bolero'yu karıştırıyor. Amerika'ların göbeğinde ve alt tarafında kalmayı seviyor ama üst tarafında beğeniliyor.

Arjantin asıllı sanatçı müzik hayatına Tango'yla başlayıp daha sonra diğer müzik türlerinin etkisinde kalıyor. Zaman geçtikçe de kendine has bir yaklaşımla Tango'ya yorumlamalar getirmeye başlıyor. Ayrıca destek de pek esirgenmiyor kendisinden. İlk albümü "Gran Hotel Buenos Aires"'in prodüktörü çoğumuzun bildiği Thievery Corporation. Aslında Thievery Corporation'ın eli 2. albümde de var ama ilkinde olduğu kadar değil.

Panamericana'da ilk albümüne oranla daha fazla müzik tarzına kucak açmış durumda. Zaten albümün adında da bu izlenimi vermeyi amaçlıyor. Başta saydığım tüm müzik türlerine dokundurmadan geçmiyor. Hatta "En Cada Lugar" gibi çalışmalarda elektronik altyapıdan da faydalanmış çekinmeden ki bunda sanırım Thievery Corporation'ın eli var.

Albümün açılış parçası "La Esquina" Gotan Project'in albümünde yer alsa bir saniye düşünmem, yadırgamam. Çok güzel bir çalışma. Ruhu okşayıcı bir etkisi var. "Maria Jose"'de ise hafif Dub havasıyla birlikte güzelim bir Karayip yeli var. Bende benzer hissiyatı albümün ilerleyen dakikalarında "Pena" yarattı ama bu sefer esen meltemdi. Biraz daha hareket açısından "Corazon" da ilaç gibi geliyor.

Dinlenesi çok güzel bir albüm yapmış Federico Aubele. Vokal seçimleri de yaptığı parçalara tam anlamıyla oturmuş diyebilirim. Mutlaka dinlenilesi bir albüm. Özellikle Güney Amerika'nın müzikal anlayışını takdir edenler için kaçırılmaması gerekiyor.

MP3: Federico Aubele - La Esquina
MP3: Federico Aubele - Maria Jose

Federico Aubele'nin resmi sitesi
Federico Aubele @ MySpace
Albümü satın almak için

19.11.07

The Killers - Sawdust (Island, 2007)

1 yıl 1 ay 7 gün. The Killers'ın Sam's Town albümünün üzerinden geçen zaman bu. Geçen yazı muhteşem bir şekilde geçiren, Amerika ve Avrupa turnelerinde dinleyicilerin gönüllerine bir kere daha taht kuran grup Ağustos ayında çalışmaların hızla devam ettiğini açıklamıştı ama dürüstçe söylemek gerekirse Kasım'da beklemiyordum albümü.

The Killers'ın pop tandanslı Indie Rock havası aslında genel olarak genç nesilde çok iyi bir tepki yarattı. Benim gibi orta yaşa girmeye hazırlananlarda ise daha seyrek oldu bu ilgi ancak Rock Werchter'de performanslarını izledikten sonra sorgusuz sualsiz beğeni listeme aldım kendilerini. Festivalin onca isminin arasında en pozitif performanslardan biriydi.

The Killers'ın yeni albümü Sawdust, 13 Kasım'da piyasaya çıktı. Her şeyden önce ustalara saygı köşesinde belirtmek gerekir ki albümde Lou Reed'in desteğiyle Tanquilize adlı parça yer alıyor, hem de açılışta. Bunu gördükten sonra bir anda oturuşum değişti. Albümde diğer özellikler B-Sides'lar, daha önce yaptıkları ama sadece bazı canlı performanslarda çaldıkları gizli parçaları ve yorumlamaları var.

2004'teki Hot Fuss'tan bu yana adım adım değişime ve olgunlaşmaya çalışan grup bu albümde bir adım daha ileri gidiyor. Evet hala Hot Fuss izleri taşıyan parçalar yok değil ama genelinde daha yapılı bir havası var, hafif kilo almış, artık zıp zıp zıplamıyor. Göbek de var sanırım biraz.

"Under The Gun", "Where The White Boys Dance" ve "The Ballad Of Michael Valentine" eski havada gidiyorlar. "Sam's Town"'ın Abbey Road versiyonu gerçekten güzel bir tad olmuş. Dire Straits'ten gidip "Romeo & Juliet"'i yorumlamak biraz ilginç olmuş. Vokal olarak daha birkaç fırın ekmek yemesi lazım. Joy Division'in "Shadowplay"'ine yaptıkları yorum ise daha başarılı diyebilirim.

Mr. Brightside'ın Jacques Lucont düzenlemesi bana göre burada olmamalıydı. Sonuçta albümün belirli bir yapısı var. Tam oturtamadım albüme.

Albümde bir de ekstra "Change Your Mind" adlı çalışma var. Güzel bir sürpriz oldu açıkçası. Neden ekstraya konulmuş bilemedim. Hakeden edinsin diye herhalde.

Albüm bir Hot Fuss değil bunu söylemek gerekir. Ama zaten üzerinden 3 yıl geçti ve değişimin olması doğal. Elbette yeni parçaların azlığının da bu beklentileri yukarı çıkaramamasında etkisi var. Çalışmaların çoğu güzel ve bu da albümü dinlenebilir sınıfından saklanabilir sınıfına geçiriyor. Dinlenesi ve dikkat edilesi bir albüm. 2007 güzel bitecek anlaşılan.

MP3: The Killers - Shadowplay
MP3: The Killers - All The Pretty Faces
MP3: The Killers - Change Your Mind (Bonus)

The Killers'ın resmi sitesi
The Killers @ MySpace
Albümü satın almak için

17.11.07

Jose Gonzalez - In Our Nature (Mute, 2007)

Pek bir İspanyol duruyor ismen. Hatta pek kelimesi fazla. Ama kazın ayağı öyle değil. İsveçli bu adam. Garip ama gerçek. Ama bu adamla alakalı tek gariplik bu. Bundan sonrası gayet güzel geliyor.

Akustik gitara karşı eskiden beri bir zayıflığım var. Bana göre gerçekten sade ve müziğin kendisini dinletmek için kullanılan bir çalgı. Bunun yanında sıcak, içten ve romantik geliyor. Eğer iyi bir eldeyse o zaman harikalar yaratılabiliyor.

Jose Gonzalez de albümlerindeki müzikal yapıyı bu düşüncenin üzerine inşa eden bir isim. Ülkemize bu sene IKSV Caz Festivali kapsamında geldi ve Antony & The Johnsons konseri öncesi dinleyenlere güzel bir ziyafet çektirdi.

Parçaların yapısındaki basitlik dikkat çekici. İddialılığa yer yok albümde. "Benim işim müzik ve işte yapıyorum" derecesinde kararlı ama popüler kültüre baş eğmeden yumuşak bir duruş sergiliyor. Bu arada basitlik demişken, bu Jose Gonzalez'in vermek istediği duyguları basit bir dille anlatabilme kabiliyetinden ileri geliyor, yoksa becerememiş parçaların yapısını doldurmayı anlamında değil. Kimisi 100 fırça darbesiyle anlatır resimdeki bir dokuyu, kimisi 10 fırça darbesiyle. Jose Gonzalez de 10'culardan.

Albümdeki yoğun folk yapısı akustik gitarın kanının son damlasına kadar destekleniyor. Ancak akustik gitarda denemelerin de sıkça yapıldığını söylemek lazım. Zaman zaman sertleşen, sesini yükselten, vurgudan kaçınmayan gitar rifleriyle dolu albüm.

Gelelim "Teardrop"'ın yorumuna. Daha önce Patti Smith'te de söylediğim gibi ben efsaneleşmiş parçaların tekrar yorumlanmasına sıcak bakmayan muhafazakar bir adamım. Evet bazen beklenmeyecek derecede güzel sonuçlar çıkabiliyor ama %75 oranda başarısızlıkla sonuçlanan bir deneme bu nezdimde. Tori Amos'u hala affetmiş değilim "Losing My Religion"'ı piç ettiği için, dayanamadım küfrettim yine. Jose Gonzalez'e gelince, küfretmeyeceğim ama yorumunu dinlemeyeceğim herhalde bir daha. Gidip bir modern ozanın çalışmasını ya da Amerikan folk rock benzeri bir sanatçının çalışmasını ele alsaydı daha iyiydi. Nereden çıktı be kardeşim Massive Attack'in "Teardrop"'ı. Otur, 1.

Bu kazanın haricinde albüm gerçekten güzel. Rahatça dinlediğimi ve ciddi anlamda zevk aldığımı söyleyeyim de hakkını yiyormuşum gibi görünmesin. Jose Gonzalez'e de verdiği huzur için teşekkür etmek düşüyor bana. Eline sağlık.

MP3: Jose Gonzalez - Down The Line
MP3: Jose Gonzalez - In Our Nature

Jose Gonzalez'in resmi sitesi
Jose Gonzalez @ MySpace
Albümü satın almak için

Buddha Lounge - Renditions Of Metallica - The Black Lounge

Geçen yazıda bahsetmiştim efsanevi parçaların yeniden yorumlanmasına sıcak bakmıyorum diye. Hazır lafı etmişken bunun başka bir örneği var karşımızda. Buddha Lounge serisi Metallica'ya adadığı bir albüm çıkardı.

Daha önce Metallica'ya adanan birçok albüm dinledim. Apocalyptica'nnı üst düzey başarısından tutun da Dubballica adıyla Dub yorumlarına kadar. Elbette bazısı iyi olacak bazısı kötü, bazısı rezalet. Ama Metallica'nın bir özelliğinden midir bilmiyorum, daha önce sözünü ettiğim %75 kuralı bu noktada bir istisnayla karşılaşıyor ve %50 civarına yerleşiyor.

Hani albüm hakkında söyleyecek şeyler ne dersek, yeni bir parça yok :) Genel olarak World Music yorumları var. Hatta birçoğunda Türk ezgileri de var. Darbuka büyük bir yer tutuyor. Bunun yanında Hindistan'a uzanıp Tabla ve Sitar'dan da yararlanılmış. Otantik ritmlerin bir o yana bir bu yana sallandığı bir tablo var karşımızda. Derinlerden de yıllardır ezbere bildiğimiz o tanıdık melodiler yansıyor yüzümüze arada bir.

Parçalar arasında güzel olanlar, dinlenebilir olanlar ve salla gitsinler var. Mesela bir "The Thing That Should Not Be" oldukça güzel. "Enter Sandman" yorumu dinleniyor gayet. Albümün açılışını yapan "The Four Horsemen"'deki sipsi benzeri çalgı her ne haltsa nefret ettim. Yine de genelinde ilginç valla. Hani dinlenmezse ölünmez ama kaçırılmasa da hiç fena olmaz.

MP3: Buddha Lounge - Metallica - The Thing That Should Not Be
MP3: Buddha Lounge - Metallica - Fade To Black